6 Aralık 2022 Salı

MUSTAFA KOÇOĞLU

            
           -Bir Aile Dostu / Candan Bir Ağabey / Bir Hukuk Adamı Ardından-

1951 Kayseri Gesi/Darsiyak (Kayabağ) doğumlu, 5 çocuklu bir çiftçi ailesinin 3. çocuğu olarak 1975 yılında Ankara Hukuk Fakültesinden mezuniyeti sonrası zorunlu stajını tamamlayıp Hakim olarak atanacak, yine kendisi gibi hukukçu/hakim olacak olan Gökten hanımla 1978’de yaşamını birleştirecektir. Adalet ordusuna hakim olarak hizmet verirken Türkiye’nin farklı bölge/il/ilçelerinde (Ağrı/Eleşkirt, Afyon/Sinanpaşa, Erzurum/Oltu, Yozgat/Yerköy, Elazığ, Konya, Ankara) görev yapacaktır. 1980 yılında kız babası, 1986 yılında oğul babası olurken, kızı Banu’dan 3 torun, oğlu Sinan’dan 1 torun olmak üzere 4 oğlan dedesi olacaktır. 2016 yılında Ankara Adliyesinden Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimliğinden yaş haddinden emekli olsada, bu kez oğlu Avukat Sinan’ın “Koçoğlu Hukuk Bürosu”nda Avukat olarak hukuk mücadelesine devam edecektir.

          Emeklilik sonrası Burhaniye/Pelitköy’de aldığı zeytin bahçesi onun toprağa olan tutkusuna moral olurken, fırsat buldukça doğduğu topraklara Darsiyak’a giderek çocukluk anılarını yadederek dostlarıyla paylaşarak; Darsiyak’ta buluşalım diyecekti! Bu buluşma; -2000’li yıllardaki kanserle mücadelesinde galip gelsede 20 yıl sonrasındaki mücadelesinde 4 Aralık pazar günü yoğun bakımda yenik düşmesi sonucu- 5 Aralık 2022 günü vasiyeti olarak gerçekleşecekti.

      Ve bu amansız vedalaşma beni 33 yıl öncesine bir film şeridi olarak dostlukların başlangıcına götürecekti:

1989 yazında Urfa/Bozova’da şark görevi bitimi ardından Yozgat iline atanıyor, 1 ay il merkezinde görev sonrası Yerköy ilçesinde devam eden görev sürecimde karı-koca hakimler Mustafa-Gökten Koçoğlu çiftiyle başlayan dostluğumuz farklı bir mecraya taşınıyor. O tarihlerde evlilik aşamasında olduğum ve savcı olarak görev yapan Şükran hanımın Gökten hanımla okul/staj arkadaşlıkları dostluğumuzun başlangıcını oluşturur. Hakim Mustafa bey bana abi olarak Yerköy’de akşamları ve hafta izinli günlerimde beni yalnız bırakmıyor. Garın yanındaki kıraathanede başlayan tavla müsabakalarımız “hapis” oyunu şeklinde sonraki yıllara taşacaktır. Kış mevsimine girerken akşamları birlikteliğimiz ev davetine dönüşünce sonradan 2’side hukukçu olacak olan kızları Banu (ilkokul) ve oğulları Sinan (3 yaşlarında) ile tanışırız.

1990 Şubatında evlilik/eş durumu nedeniyle (ben onlara damat olarak) Yerköy’den ayrılsam da dostluklar devam edecek, 2005 yılında yollarımız Ankara’da yeniden kesişecektir. Ev görüşmeleri dışında haftasonları yürüyüşlerimiz/sohbetlerimiz, tavla ve bilardo (Barolar Birliği, Kayserililer Derneği, Polisevi) müsabakalarımız, yazlık yakınlığımız nedeniyle Ankara dışında da (Burhaniye/Gömeç) kıyasıya devam eder. Aramızdaki bir başka çekişme ise O’nun BJK’li benimde GS’li olmam olacaktır.

Adliyeye ziyarete gidişlerimden birinde (2009); “senin mesleki bilgin/birikimin/ deneyimin/okuman-yazman var” diyerek beni zorla bilirkişi yapacaktır. (Sonrasında 2010-2020 yılları arası yaklaşık 10 yıl kadar Ankara Adli Yargı bölgesinde bilirkişi olarak listelerde yer alacaktım.)

Müziğe olan tutkusu onu udi yapacak, Kayserililer Derneğindeki sosyal faaliyetler çerçevesinde ud çalarak konser veren ekibe dahil olacaktır. Zaman zaman Ankara Radyoevinde canlı konserleri ailece kaçırmayacaktık. Hanımların Hukuk Fakültesi staj arkadaşlarınca dönem buluşmalarına eş durumundan ikimizde katılacak, birlikte uzun uzadıya sohbetlerle hoşça vakit geçirecektik.

Ailesel tüm hukuksal sorunlarımızda ilk etapta bilgi alabildiğimiz, bize yol gösterici bir danışman, hukuki yardım/destek olacaktır.

Hayat tek düze ilerlemiyor. İnişler-çıkışlar, sevinçler-hüzünler size eşlik ediyor. Bazen güne isteksiz başlıyor, değermi diyorsunuz. En çok da sevdikleriniz ile sınanıyorsunuz. En çok onlara kızıyorsunuz. Neden/niçin dikkat etmedi! Kendine iyi bakmadı! Şeklinde sorgulamalar süregider.

Aslında, akıp giden hayat yakınlarımızı/sevdiklerimizi/dostlarımızı alıp sonsuzluğa götürürken, son yolculuğunda yanında olarak vefa görevini ifa etmeye çalışıyoruz.

Sevgili Ağabeyimiz, adalet ilkelerine bağlı hukuk adamı ve Kayseri/Darsiyak sevdalısı Mustafa KOÇOĞLU’na;

Allah'tan rahmet dilerken, Ailesi/yakınları/sevenleri/dostları/meslektaşları ve de Hukuk camiasına başsağlığı/sabırlar diliyorum.

Toprağın bol, ışıklar yoldaşın olsun Değerli Ağabey...

(Kayseri/Darsiyak - 05 Aralık 2022)

Remzi KOÇÖZ







27 Kasım 2022 Pazar

TARİHTEN -Tarih Sayfalarından- NOTLAR – 27

           1950 sonrasi çok partili yaşamla birlikte emperyalizmin Türk siyasasına müdahalesi, feodal yapının (ağalık/şeyhlik) desteklenmesi, demokrasinin/özgürlüğün bir gereği olarak sunulur. 12 Eylül 1980 darbesi ile birlikte ülke tamamen emperyalizmin kuşatmasında küreselleşmeye hizmet edecektir. Sovyetlerin/Sosyalizmin çözülmesi sonrası boşluğa düşen kimi Türk solcuları, (Atatürkçülükle özdeşleştirdikleri) askeri cuntaya karşı çıkarken aslında (Cumhuriyet karşıtları ile birlikte 2.Cumhuriyetçi olarak saf tutarak) küreselleşmenin hizmetine gireceklerdir.” (Prof. Sina AKŞİN)

       ATATÜRKÜN DEMOKRASİ ANLAYIŞI / DENEMELERİ ve KARŞIT TEZLER

Atatürk/Kemalizm karşıtlığı ile siyasal İslamcıların gözdesi olmuş, övgüsünü kazanmış, referans/kaynak olarak başvurdukları Türk solunun tarihini yazan sol tandanslı Prof. Mete Tunçay; “Serbest Fırkayı güdümlü bir demokrasi deneyi olarak sunan Atatürk’ün siyasi hürriyete değer vermediği, sonuçta demokrasiye ve hürriyete inanmadığı, laiklik ve halkçılık ilkesinin demokratikliğini kösteklediği şeklindeki tezlerini; Muhafazakarlık konusunda ilk akademik araştırma yapan Prof.Berat Bekir Özipek’te; Tunçay’dan etkilenerek Atatürk/Cumhuriyet dönemine ilişkin, “CHP’yi batılı ve tepeden inme, TCP’yi ise tabandan gelen muhafazakar ve demokratik bir siyasi kuruluş” olarak tanımlarken, buna muhafazakar çevreden katılımlar olacaktır.

(Siyaset bilimci/tarihçi olarak hocaların hocası olarak da anılan Prof. Mete Tunçay; Abant platformu kurullarında eşbaşkan olarak görev üstlenmiş, Hoca Efendi dediği Fetö’nün Afrika’daki okullarını gezerken etkilenmiş, 15 Temmuz darbe girişimine inanmakta zorluk çektiğini, hükümete bu kadar nüfuz ettiklerine çok şaşırdığını, Fetö için “Terör örgütü olamaz” demesinin ardından, yanıldığını/şaşırdığını beyan etsede geriye tek şey kalıyor: Aydınlanmaya karşı aydın ihaneti!)

Büyük bir yanılsama içerisinde, -sadece liberallerin veya liberalizme yakınlaşan sosyal demokratların savunabileceği düşünüldüğünden olsa gerek- liberal olmayan Atatürk’e, demokrasi düşüncesi -gerçek anlamda demokrasiyi savunduğunu defalarca ifade etmiş olmasına rağmen- yakıştırılmamış, bilakis Atatürk, genellikle demokrasi dışı düşünce şekilleri içerisinde gösterilmiştir. -Ulus ötesi cemaatçi/neo-liberal demokrasi teorilerini doğrular şekilde- Kemalist laiklik ile halkçılık, dolayısıyla demokrasi ilkelerinin arasına ciddi sınırlar çizmişler, özellikle Atatürk’ün laiklik-halkçılık özdeşliği şeklinde tezahür eden bütüncül demokrasi anlayışını dikkate almamışlardır. Laiklikle halkçılık (halk hükümeti/iktidarı) arasında bir “karşıtlık” olabileceğini kabul eden bu algılama biçimi, laikliğin demokrasinin ön şartı (hatta şartı) olmadığı tezini de zımnen kabul etmekte ve bu anlamda laik olmadan gerçek bir “halk demokrasisi” inşa edilebileceği savunulmuştur.

Atatürk’teki ve Kemalizm’deki demokrasi fikrini başka açıdan devrim süreciyle birlikte oluşan “medeni ilerleme” çerçevesinde hukukçu/tarihçi/ akademisyen/araştırmacı/yazarlar, beyinsel/yüreksel sağduyulu bir bilim adamı titizliğiyle bu alanda çok sayıda eser ortaya koyarlar.

Fransız anayasa hukukçusu/siyaset bilimcisi Maurice Duverger’in belirttiği gibi, denemelerin istenilen sonucu vermemiş olmasına rağmen, bu denemelerin yapılmış olması bile “tek başına derin bir anlam taşımaktadır. Hitler Almanyasında ya da Mussolini İtalyasında böyle bir şey düşünülemezdi. Bunlar, her şeye rağmen, Kemal rejiminin plüralizme üstün bir değer tanıdığını ve pluralist bir devlet felsefesi çerçevesinde faaliyet gösterdiğini ifade etmektedir.”

Atatürk’ün ulusal egemenlik anlayışı, soyut ve demokrasiden uzak bir anlayış değildir. Atatürkçülük, sadece saltanatı yıkmayı değil, yerine halk egemenliğini/demokrasiyi geçirmeyi amaçlamıştır. Atatürkçü düşünce sisteminde ulusal egemenliğin halkçılık ilkesiyle tamamlanması, ona demokratik içeriğini kazandırmıştır.

Aynı düşünceyi Atatürk Nutuk’ta şu şekilde dile getirmiştir: “Takriri Sükûn Kanununu ve İstiklâl Mahkemelerini, istibdat vasıtası olarak kullanacağımız fikrini ortaya atanlar ve bu fikri telkine çalışanlar oldu... Biz, fevkalâde ittihaz olunan ve fakat kanunî olan tedbirleri, hiçbir vakit ve hiçbir surette, kanunun üzerine çıkmak için, vasıta olarak kullanmadık; aksine, memlekette sükûn ve asayiş tesisi için tatbik ettik; devletin hayat ve bağımsızlığını temin için kullandık. Biz, o tedbirleri, milletin medenî ve sosyal gelişmesinde faydalı kıldık... Aldığımız fevkalâde tedbirlerin tatbikine lüzum kalmadığı görüldükçe, onların tatbikinden vazgeçmekte tereddüt gösterilmemiştir.

Atatürk, cumhuriyetçi ve demokrat bir önder olmakla birlikte, damgasını vurduğu dönemde Türk devleti demokratik bir yapıya bürünememiştir. Ancak Atatürk, toplumu demokratik kurum ve kavramlara yöneltmiştir.

Demokrasiyi belleklere kazırken kendisinden sonra geleceklere cumhuriyet kadrolarına demokrasi fikrini aşılayıp zamanı/zemini oluşunca demokrasiye geçmeleri konusunda cesaret vermiştir. Nitekim kurucu kadroların 1950 seçimleri sonrası iktidarı teslimi onun demokrasi kültürünün yeşermesidir

Sonraki yıllarda Türkiye'deki demokratikleşmeyle ilgili adımlarda onun düşüncelerinin izleri görülmüştür. Atatürkçü düşünce sisteminde yer alan ulusal egemenlik, eşitlik, parlamenter rejim ve toplumsal refah gibi idealler günümüz çağdaş demokrasilerini ayakta tutan temel ilkelerdir.

Atatürk’e göre; “Demokrasi prensibi, hakimiyete istismak eden vasıta ne olursa olsun esas olarak milletin hakimiyete sahip olmasını ve sahip kalmasını icap ettirir.”

TCP sonrası Serbest Parti ile çok partili rejim denemesi yaparken, bu sistemin cumhuriyetin içeriğini aksettireceğine inanmıştı. Ancak toplumsal koşullar/davranışlar olgunlaşmadığı için deneme tutmaz, demokrasi biraz daha ertelenirken, her fırsatta ideolojik rejimi düşünmeden, çok partili rejimin dönüşüne kapıyı açık tutma yoluna gitmiştir.

1930 sonrası Atatürk’ün dış politikası, içpolitikada tek parti uygulaması diktatörlüğü yerleştirmek yerine çok partili sisteme geçişe açık kapı bırakarak ergeç demokrasiye geçileceği inancının göstergesi sayılabilir. 1938’de ölümünün ardından -1945 sonrası uzun çabalardan sonra- yeniden çok partili sisteme geçiş sadece o dönemin milli şefi İsmet İnönü’ye değil cumhuriyetin kuruluşundan itibaren çok partili sistem ve hürriyet rejiminin zeminini hazırlayan Atatürk’e borçluyuz.

Remzi KOÇÖZ




24 Kasım 2022 Perşembe

ÖĞRETMEN

 

            "Öğretmenler, yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır... Hiç bir zaman hatırlarınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister."

            "Cehaletle savaş düşmanla savaştan az önemli değildir" diyerek, irfan ordusunun neferleri olan öğretmenleri gelecekteki kurtuluşun öncüleri olarak yücelten Başöğretmen Atatürk ve O'nun yolunda yürüyen tüm Öğretmenlerimizin günü kutlu olsun...  (24 Kasım 2022)










20 Kasım 2022 Pazar

KARANTİNA GÜN(LÜK)LERİ - 15

 Anomi; Birey ile toplum arasında çatışma yaşanması ve toplumsal normların geçerliliğini yitirmesidir. (Sosyoloji)

Özgürlük, eşitlik, adalet yoksunluğu; usulsüzlüklerin, haksızlıkların ve eşitsizliğin yoğun olarak yaşandığı toplumlarda anomi kaçınılmaz bir sonuçtur.’

KURALSIZLIK / SULANDIRILAN DEĞERLER...

Kuralsızlık, bir toplumsal sorun, sosyolojik bir vaka. Bilimsel açıdan ‘anomi’ olarak tanımlanıyor.

Yasaların hükmünü kaybetmesi durumu; kuralsızlık ve kaos anlamına gelir. Şiddet/ karmaşa/ çatışma yanında suç oranlarının artışıyla sonuçlanır. Eğitim ve liyakat yerine kayırmacılık/ adamcılık/ sübjektiflik öne çıkarken, toplumsal/ kültürel yozlaşmayı da beraberinde getirir. Değerlere yabancılaşma ile ahlaki çöküş de kaçınılmazdır. İdealizmin yerini umutsuzluk ve eylemsizlik alır.

Günümüz Türkiye’sinde toplumsal değerler amiyane tabirle adeta sulandırılıyor. Geleneksel değerlerin içi boşaltılırken yerine yenilenen modern değerlerin yerleşmediği bir boşluk bir karmaşa yaratılıyor.

Kuralsızlık/ Kural tanımazlık, toplumun neredeyse geneline sirayet etmiş. Kuralsızlık, -trafikten eğlenmesine, çöpünden atığına, gürültüsünden rahatsızlık verilmesine- (% 85’i aşan bir oranda) davranış ve anlayış bağlamında yaygın bir aşamada.

Toplumun tüm katmanları bu sarmalın içerisinde;

En üst yöneticisinden en alt kademedeki personele,

Parti başkanından üyesine,

Milletvekilinden muhtarına,

Seçilmişinden atanmışına,

Tüm toplumun kılcal damarlarına işlemiş.

Adeta domino etkisiyle,

Sağcısından solcusuna,

Milliyetçisinden muhafazakarına,

Hacısından hocasına, 

Okumuşundan cahiline,

Hangi inanç/siyaset anlayışında olursa olsun,

Değerlerin içini boşaltıp değersizleştiriyor.

Aslında kendini ve inandığı şeyleri inkar ediyor.

Herkes herşeyi kendine göre yontuyor.

Bencillik/egoizm öne çıkıyor.

Kendisi uygulamıyor, karşısındakinden bekliyor.

Saygı göstermiyor, saygı bekliyor.

Sevgi göstermiyor, sevgi bekliyor.

Sonuçta; Değerler sulandırılırken, Kuralsızlık had safhada!

(11. 11. 2022)

Remzi KOÇÖZ







13 Kasım 2022 Pazar

GEZELİM / GÖRELİM (Kula)

'Gezmek/görmek ufku açar, dinginlik/zindelik oluşturur,  insana sağlık/farklılık katar.'

Jeoparklar; Yerkabuğunun oluşumunu açıklayan jeolojik miraslar olarak Yeryüzünün şekillenmesinin 200 milyon yıllık çok uzun bir geçmişinin delilleri olarak nitelendirilir. 1 milyon yıl öncesinde başlayan volkanik faaliyetler günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce son patlamalarıyla Manisa/Kula-Salihli özelinde Anadolu’nun en genç/geniş ölçekli volkan topoğrafyalarından birini oluşturmuşlardır.

Salihli-Kula Jeoparkı / Peri Bacaları

İzmir-Ankara karayolu üzerinde Kula ilçesinin kuzeyine doğru 10 km kadar anayoldan içeri girdiğinizde kendinizi tarih öncesi farklı bir coğrafya da bulursunuz. Türkiye’nin ilk ve tek jeoparkı (yaklaşık 300 km²) olarak 10 yıl öncesinde UNESCO korumasına alınan jeolojik bir miras: Kula-Salihli Jeoparkı.

Kula’yı 15 km geçtikten sonra ise Gediz Nehri/Burgaz Mevkiinde karayolu üzerinden bile görülebilen bir başka doğal oluşum ‘Kula Peri Bacaları’ bulunmaktadır.

Gezmeniz/görmeniz dileğiyle...

(Kula / 01. 09. 22)

Remzi KOÇÖZ




10 Kasım 2022 Perşembe

TARİHTE BUGÜN (10 Kasım 193∞)

 

10 Kasım 2002 Pazar / Erzurum: 

'Havuzbaşındaki Atatürk Anıtına sağanak yağmur altında çelenk sunumu ardından Atatürk Üniversitesi Oditoryum salonundaki anma programına ıslanmamıza aldırış etmeden katılıyoruz. İlköğretim öğrencilerinin “Oratoryo/ koro/ şiir” görseli bizi ısıtırken, sonrasında, Tarih Enstitüsü yöneticisinin; “Atatürk’ün eserlerini, söylemini, sözlerini iyi okuyup, çok iyi anlayıp, hayata uygulamamız gerektiğini; 80 yıl öncesi sezilerinin bugünler ötesine, yarınlara ışık tutabilecek bir yol gösterici, önder olduğunu vurguluyor. Dehasının yüzyıl ötesine damgasını vurduğunu, toplumu yönetmek ötesinde aydınlatma görevini yerine getirdiğini” tarihçi sorumluluğu çerçevesinde açıklarken; bu özel günün anısına ajandama aşağıdaki satırları karalayacaktım.'


GEÇMİŞ ZAMAN GÜNLÜKLERİ

(Arşivden / Ajandamdan Notlar)

10 Kasım Anmaları ve Atatürk

Bugünlerde moda olan Atatürk düşmanlığının Türkiye Cumhuriyetiyle tarihi hesaplaşma daha doğrusu Atatürk’ün kurmuş olduğu vede onun ilkeleriyle yönetilen ülkeyi; ilkelerini yozlaştırarak, değiştirerek, yok ederek hedeflerine ulaşabilmek için çok yönlü, sistemli, programlı çalışmalar yürüttükleri aşikardır. Bunlar 5.kol dediğimiz iç dinamiklerini de beraber yaratıyorlar. Bunlarda 2.Cumhuriyetçiler/Bölücüler/Şeriatçiler/ Saltanatçılar vb. hepsi elbirliğiyle yıkım ekibi olarak çalışıyorlar. Atatürk’ün Türk Dünyası üzerindeki gücünü yok etmek için onun özel yaşamı ile ilgili yazılar, kitaplar yayınlıyorlar. Özellikle birlikte yaşadığı kadınlar, evliliği, alkol düşkünlüğü ve daha neler neler.. 80 yıl öncesinin savaş şartlarında ve devamında kurulan İstiklal Mahkemelerinin infazlarını, kararlarını yargılıyorlar. Diktatörlükle, keyfilikle, zorbalıkla hatta faşistlikle suçluyorlar.

Bu yıkım ekibinin Cumhuriyet öncesi işgal döneminde olduğu gibi, Cumhuriyetin ilk yıllarında ve sonrasında çalışmaları devam ediyor. Atatürk’ün ölümü sonrası bunlar Atatürk’ün mirasını ve eserini yiyen, onun aydınlanma sürecini devam ettiremeyip, yönetme dışında gelişim kat edemeyen kadroların keyfilikleri, bakış açıları; Yıkım ekibini tek partiden çok partili hayata Demokrasiye geçiş aşamasında ve sonrasında etkin kılıyor. DP ile bunlar iktidar oluyor ve Cumhuriyet Devrimleri ile hesaplaşma yoluna gidiyorlar. Ülkeyi bağımsız dış politika kulvarından ABD’nin kucağına itip, karşılığında Ekonomik yardım adıyla o dışa bağımlı bir yapıya kavuşturuyorlar. Toplumu cephelere bölüp 7’den 70’e politize ediyorlar.

İşte bu süreçte 1960 ihtilali sonucu, gelişen bu hareket sekteye uğruyor, ağır bir darbe alıyor. Yeni oluşturulan Anayasa kendi insanımıza geniş özgürlükler tanıyan, değer veren bir yapıda çok partili hayatın, Demokratik Cumhuriyetin güvencesi oluyor. Dünyada gelişen gençlik olayları Üniversite olayları, 68 kuşağının istemleri, 1971 Muhtırası ile Anayasal Özgürlükleri kırparak 1961 Anayasasını tırpanlıyor. 1961 yılının Yassıada mahkemelerinin duygusal, tepki sonucu oluşan ağır kararları sonucu infazın o dönemdeki Cunta Zihniyeti ile yerine getirilmesi, Demokrasi adına bir kan davasını getiriyor. Bu kan davasının sonucunda 68 kuşağı gençliği ve liderleri 1961’in rövanşı olarak infaz ediliyorlar. Bu süreçte kan davası toplumun tüm katmanlarını sarıyor. İç savaş yaşanıyor.

1980 ihtilali bu süreci balyoz gibi eziyor. Bundan sonra oluşturulan Anayasa daha temkinli ve özgürlükleri kısıtlayıcıydı. Yasakçı bir felsefesi, bakış açısı vardı. Bu Anayasa sonrası Seçimler sonucu ‘Cemaat-Tarikat-Ticaret zihniyeti’ Türk Siyasi arenasında, Merkezi Yönetimde, Yerel Yönetimlerde kökleşerek Cumhuriyet kazanımlarına, devrimlerine karşı içten-içe çalışarak kadrolaşma sürecini başardılar. Her kurumun alt yapısını istekleri-özlemleri doğrultusunda değiştirdiler. 1997 yılının 28 Şubatında kimilerinin postmodern darbe olarak nitelediği Askerin “Demokrasiye Balans Ayarı” yaşanır. Siyasiler uzlaşamayıp, Rejim tehlikeye girince Asker öne çıkıyordu. Bir yandan kendilerini Demokrat, Askeri ise Anti-Demokrat olarak lanse etmeye, yıpratmaya çalıştılar. Tıpkı iktidarın zafiyetlerine kalkan ve baskı unsuru olarak kullanmaya çalıştığı kolluk kuvveti polisin yıpranması gibi.

21.yy’a girilirken, yenilenen seçimler ardından siyaset uzlaşısı 3’lü bir koalisyonla olumlu başlangıç yapıp, sonradan ters düşüp/çatışacakları ‘Demokrat, Hukuk Adamı, Siyasi olmayan’ bir Cumhurbaşkanı seçerler. Sonrası yine kısır çekişmeler, ihtiraslar, adam kayırmalar, yolsuzluklar sonucu ekonomik bunalım kendini gösterir. 1,5 yıla yakın güven tazelemekten kaçan, halkın gözünde güvenini kaybeden, sayısal çoğunlukla ülkeyi yönetmeye devam etmekte ısrar edince kendi aralarında bu kez ayak oyunlarına başladılar. Blöf olarak seçime karar verdiler. Seçim sonucunda da hepsi sandığa gömüldüler. İşte bugün Atatürk’ün 80 yıl öncesinden gelen sözleri kulaklarımızı çınlatmaya devam ediyor:

Gaflet ve Delalet Hatta Hıyanet İçersinde” bir yaşanmışlık tekerrürü, bir tehlikeli gidişat sözkonusu!

O’nun en çok değer verdiği; Tam Bağımsızlık / Ulusal Devlet / Ulusal Egemenlik:

Çok ama çok önemli olup, değerini sürdürüyor, daha da önem kazanıyor, Tarih tekerrür ediyor.

Atatürk’ün Bilime, Aydınlığa, Çağdaş Uygarlığa yönlendirdiği Türkiye;

-İlk olarak en yakın arkadaşları tarafından istismar edilerek, yalnız bırakıldı. Dehasına ulaşamayanlar Popülizm ile zamanı geçiştirdiler.

-Demokrasi denemesi sonrası oy avcılığı ‘Din Bezirganlığı ve Siyaseti’ üzerine kurularak; Atatürk döneminin hurafelere ve cehalete karşı mücadelesi, “Kuran/Ezan/Hutbe”nin kendi öz dilinde Türkçe okunması, Müslümanlığı halkın anlayabileceği bir hale getirme çabası dinsizlik/din karşıtlığı şeklinde çarpıtılarak; Arapça’ya dönüş “Milleti, Ezan-ı Muhammedî’ye ye kavuşturduk” olmuştur.

-Bu çığır açılınca, arkası devam etti. Atatürk ilkeleri/cumhuriyet devrimleri vede Kemalizm ideolojisi ‘Açık Eksiltmeye’ konuldu. Olumsuz seleksiyon boy atarak kötü olan iyiyi, geri olan ileriyi kulvardan çıkardı.

-Bu süreç çağdaş uygarlık ideali yerine, geçmişin karanlıklarını özlem halinde kitlelere sundu.

Bugün ise geldiğimiz noktada neleri tartışıyoruz:

Kadınlar özelinde kılık kıyafet/kapanma/türban, Eğitimde ise İmam Hatipler.. Asıl tartışmamız, yakalamamız gereken konular bu ise o zaman; “Dinde reformu” demokrasi ortamında tartışarak insanları 21.yüzyılda rahatlatmalıyız ki! Din, Devletin yönetim zihniyetinden, müdahale ve istismar alanından çıkarak doğal mecrasına -din/inanç/vicdan özgürlüğü olarak- “Kişi ile Tanrı” arasına dönsün. O zaman toplum istenilen ideali “Aklı-Bilimi-Çağdaş Uygarlığı” yakalamak için yola koyulur. Yoksa ‘İleri-Geri’ yerine bu kez Asansör olgusu ‘İn-Çık’ şeklinde yerinde sayma başlar vede uzun yıllara sirayet edecek bir kısır döngü devam eder. (Erzurum / 10.11.2002)


10 KASIM (YÜCELEŞEN BİR DEV)

 “Bazı insanlar nereye gitse mutluluk getirir,

Bazılarıysa ne zaman gitse.” Oscar WİLDE

YÜCELEŞEN BİR DEV

Nereden baksa,

Nereye baksa güzel,

Işık saçan,

Yürekleri çırpan,

Gözleri çakmak çakmak,

Bir gülüşü yeter,

Duruşuyla /bakışıyla,

Özel mi özel,

Asalet özünde,

Saygı uyandıran,

Sevgi duyulan,

Dünyada;

Yok böyle bir lider!

Ülkeme;

Böylesine bir lütuf,

Gelmiş/geçmiş,

Bir kahraman,

Bir devrimci,

Bir bilge / deha,

Bir öncü / önder,

Karanlığa aydınlık,

Tarihin sinesinde,

Yüceleşen bir dev!

(10 Kasım 2022)

Remzi KOÇÖZ



6 Kasım 2022 Pazar

KARANTİNA GÜN(LÜK)LERİ - 14

         “Türkiye’nin yüksek nüfus ve okuryazar oranı ve eşsiz bir coğrafi konumu vede 11 bin yıllık tarihi bir miras gibi avantajları var. Modern dünyanın motoru olan bilim/teknolojiye vereceği destek, Türkiye’yi dünyanın güç merkezlerinden birine dönüştürebilir.” Jared DIAMOND

BİLGİ, TEKNOLOJİ VE ÖRGÜTLÜLÜK...

Biyocoğrafyacı bilim adamı Jared DIAMOND’a göre (“Tüfek, Mikrop ve Çelik”); İnsan topluluklarının yazgısı bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi ile farklı bir sürece evrilecektir. Son buzul çağının sonu olan 11.000 yıl öncesi dünyanın (9 bölge) bazı bölgelerinde değişim başlar. İnsanlık 5 milyon yıldır avcı/toplayıcı kabileler olarak (yabani hayvan avlayıp yabani bitki toplayarak) yaşamlarını idame ettirirlerken, yiyecek üretimlerini bitki/hayvanları evcilleştirerek sağlamaları sonucu göçebelikten yerleşik düzene çiftçiliğe geçiş yaparlar. Tarım sayesinde yiyecek bollaşıp yararlı işler için bolca zaman oluşunca metal aletlerin, yazının icadı gibi birkaçbin yıl içinde inanılmaz değişikler yaşanır. Bu buluşlar İnsanlık tarihi açısından büyük bir gelişmedir.

      Dünya karasında Yakındoğu ile Güneybatı Asya arası yarım ay şeklinde Kuzeyde Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesini de içine alan ve “Bereketli Hilal” olarak nitelenen bu coğrafya, insanlık için gelişim ve değişimin ilk bu bölgede oluşması nedeniyle; ‘Medeniyet Beşiği’ olarak da nitelenir. Bereketli Hilal bölgesinde, buğday/bezelye/zeytin gibi bitkiler ile keçi/koyun gibi hayvanlar MÖ. 8500 ilk evcilleştirmeler olarak yerleşik kültüre geçişin göstergeleri olurken; Yerleşikler, avcı/toplayıcıların önüne geçeceklerdir. Bundan sonrasında tarihsel süreçte güçlüler/varlıklılar ile güçsüzler/varlıksızların arasında çatışmalar süregelecektir.

İnsan yaratıcılığının yönü neredeyse 10 bin yıldır Doğu’dan Asya’dan (Bereketli Hilal’den) Batı’ya Avrupa’ya doğrudur. (Ortaçağda Avrupa’da su değirmenleri icadına kadar Avrupa dünyadaki teknolojik gelişime esaslı olarak yeni bir katkıda bulunamamıştır.)  

      Tarihsel süreçte; Doğu’nun Batıyla birleşimindeki Anadolu, Hititler döneminde güçlüydü. Romalılar tarafından fethedildi. Roma varisi Bizans önce Selçuklu ardından Osmanlı’ya yenilince güç -Batı’dan Doğu’ya Türkiye’den yönetilen- Osmanlı’ya yani Türklere evrildi. Ancak coğrafi keşifler, bilimsel gelişmeler/buluşlar ve sanayi devrimi  sonucu Avrupa imparatorlukları Osmanlı imparatorluğuna üstünlük sağlayarak güç bu kez ‘Bilim, Teknoloji ve Örgütlenme’ öncülüğünde yeniden Batı’ya evrildi.

     Türkiye’nin, uluslararası arenada uluslar yarışında var olmak adına, kurucu önderi Atatürk’ün hedef olarak gösterdiği çağdaş uygarlık vizyonu ve geleceği konusunda, sonrasındaki siyasetçilerin devlet adamlığından öte popülist yaklaşımları ülkeyi kısır bir döngü bir sarmal içerisine hapsederken, Türkiye’nin çıkış yolunun; Cumhuriyet’in  ayarlarına dönerek, gerçekleştirilen atılımları/kazanımları; ‘Bilim, Teknoloji ve Örgütlenme’ çerçevesinde kuruluş döneminin dinamizmi ile örtüştürebilmektir.  (05. 11. 2022)

            


4 Kasım 2022 Cuma

TARİHTE BUGÜN (AKP RÜZGARI)

                AKP RÜZGARI

      Adalet ve Kalkınma Partisi, Refah Partisinin kapatılma süreci sonrası oluşturulan Saadet Partisinde genç jenerasyona liderlik tanınmaması sonucu, yasaklı Erbakan’ın yerine -İstanbul Belediyesinde başkanlığa %25'le gelip 4 yıllık başarı grafiği çizen- R.Tayyip Erdoğan’ın Milli Görüş liderinden icazet almayarak, Belediye Başkanlığından cezaevine, oradan da siyasi yasaklıya dönüşmesi ve mağduriyet sarmalı sonrası; Türkiye siyasi konjonktürünün ekonomik buhranı yaşayarak, yolsuzlukların had safhaya çıkarak yoksulluğu, işsizliği artırarak 20 milyonlara (7 milyondan) ulaşan alt direk 15 ay önce kurulan partiyi mağdur edilgenliğiyle iktidar yapar.

      Merkez sağ ve solun %20’lerin altına düştüğü, merkez sağın yerine radikal sağ olarak çıkış yapan AKP’yi %35’lere çıkararak iktidara taşımıştır. Kitleler Türkiye’deki siyasi konjonktürü farklı bir iradeye dönüştürerek, mağdurlara, radikal söylemlere yol vererek, tek başına iktidar sunmuştur. 2’li, 3’lü koalisyonların demokratik olduğu ancak Türkiye’nin önünü açacak süratli kararlar alarak, uygulamaya koyamadığı; bu nedenle Türkiye’nin önünü açması için koalisyonlara ceza vererek (3 partiyi sandığa gömerek) tek başına AKP’yi getiriyor. (Mevcut Uygulanan Ekonomik Programlara Toplumsal Tepki!)

      Şimdi AKP’nin oluşturacağı kabine ve uygulayacağı program kaygıyla bekleniyor. Genel başkanlarının yasaklı olduğu, genel başkanın tek başına seçim çalışmalarını sürüklediği, Partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma aşamasında, yeni genel başkan ve başbakan adayının belirsizliği önümüzdeki gündemi oluşturacak.

      AKP kendi yapmış olduğu anketlerde zirve olarak %25-27’leri bulurken, siyasi yasaklı olması, polemikler %33’lere tırmandırıyor. Parti %40’ları yakalayarak 366 ile Anayasayı değiştirme mesajını veriyor. AKP, DYP’nin girmesi durumunda Bağımsızları da yanına alarak Anayasal değişikliği öne çıkaracak. Refah Partisinin çizmiş olduğu radikal söylemleri ve uygulamaları (Cami/Türban vb.) yeniden gündeme getirirlerse Ülkeyi yeniden gererek, kendi iplerini çekerler. Yapacakları radikal çıkışlar yerine toplumun suyuna giderek, popülizm uygulayarak, Amerika ve AB ülkeleri ile diyalog kurarak bir sonraki seçimleri için yatırım yapmak en akılcısı...

      Yeni genel başkan ve Başbakan emanetçi çizgide olacağı için geçmişteki Y. Akbulut örneği trendi düşürecektir. Verilen beyanatlarda seçim söylem ve propagandalarının 2 Kasımda kaldığı, 4 Kasımda yeni bir Ak sayfa açılacağı, Türkiye’nin Anayasal çizgide, devlet ciddiyeti ile yönetilerek, insanına değer verilerek AB sürecine hız verileceği, taşkınlık ve kamu huzurunu bozucu davranışlara pey verilmeyeceği Genel Başkan ve Parti Kurmaylarınca seslendiriliyor.

      Türkiye yepyeni bir çizgiye kayıyor. Seçim sonuçları sonrası MHP Genel Başkanı Bahçeli siyasi ahlak açısından istifasını açıklayarak erdemlilik örneği gösteriyor. Ecevit ise beliren sonucun sürpriz olmadığını beyan ederek istifa ötesi siyasetten ayrılarak son vereceği mesajı veriyor. ANAP’tan ses seda yok. Belki onlarda istifa yolunu seçerek doğrusunu gerçekleştirirler.

      Ekonomik buhran sonrası iktidarda kalmak için direnen hükümet üyeleri süreyi uzattıkça, yakaladıkları trendi barajın altına düşürerek, sandıktan kaçamadılar. Toplum acısını kötü çıkarmış oldu. (Erzurum / 03.11.2002)


 

 

3 Kasım 2022 Perşembe

TARİHTE BUGÜN (3 Kasım 2002)

             "Yükselmenin iki türlüsü vardır; birisi, kendi değerine dayanmak, Diğeri başkalarının                            değersizliğine dayanmaktır." (La Bruyere)

GEÇMİŞ ZAMAN GÜNLÜKLERİ

(Arşivden / Ajandamdan Notlar)

3 Kasım 2002 Pazar / Erzurum: Bugün Türkiye’nin 21.yy’daki ilk seçimleri yapılıyor. Bu seçimler Türkiye için farklı bir tablo gösterecek gibi. Bizde göreve çok erkenden 04.00 gibi başlıyoruz. 06.00 gibi oy kullanma başlıyor. Bende 06.25 gibi oyumu kullanıp görevli olduğum 1.Bölgeyi (Yenişehir Bölgesi) dolaşıp, Müdüriyetteki Karargaha intikal ediyorum.

      İl Müdürümüz ve diğer Müdür Yardımcıları ile genel durum değerlendirmesi yapıyoruz. Seçim genelde sakin geçiyor. Tek oy kullanıldığı için izdiham yok, saat 15.00 gibi oy kullanma sonrası tüm sandıklar sayılarak 17.30 gibi İlçe Seçim Kuruluna İntikal ediyor. İlk sonuçlara göre Erzurum’da AKP %60 ile seçimi önde götürürken onu MHP ve DYP izliyor.

      Türkiye geneli açıklamaları ise 19.30 itibariyle TV ekranlarından yansıyor. İlk açıklamalar ışığında R. Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AKP tek başına iktidara geliyor. AKP’yi Deniz Baykal’lı CHP, onu da Tansu Çiller’li DYP izliyor. Diğer partiler barajın altında görünüyor. Oranlara gelince; AKP %33,5- CHP %19,5 - DYP %10,5 bu sonuçlar kesin olmayan sonuçlar. Bu sonuçlar saat 21.00 sıralarının %65 sandık sonucuna göre yapılan yorumlar. AKP ve CHP tamam, DYP, MHP, GP, DEHAP %10 barajını zorluyor. Bunlardan en şanslısı olarak DYP görülüyor. Seçim sonuçları Tüm Türkiye de 3 aşağı 5 yukarı anketlerle bu sonuca yakın seslendirilmişti.

      Gelelim Seçimin ilginçliklerine... DSP’den ve onun genel Başkanı Bülent Ecevit’e gelelim... 1973 yılında % 40’larla seçim kazanan, 1977 seçimlerinde de oranını %42’lere yükselten parti 1979 ara seçimlerinde 5/0 kaybeder, 1980 sonrası da yasaklı dönem sonrası parlamentoya giremeyip, istifa ve siyaseti bırakma eşiğine gelir. Daha sonraki seçimlerde parlamentoya giren, 1999 seçimlerinde de %22’lere ulaşan parti bugün 2002’de %1.5’lere geriliyor. Ondan türeyen İsmail Cem’li YTP’de %1.25 ile onu tamamlıyor. Bu hazin bir sonuç 3 yıllık yapılanlar gelişmeler hiçe sayılıyor. İnsanlar vefayı bırakıp tepki olarak farklılık istiyorlar. Sorun ne? Sorun işsizlik, açlık noktasında insanlar yeni umutlar arıyor. Bunun içinde ekonomik bunalımı toparlamaya çalışan iktidar ve ortaklarını sandığa gömüyor.

      Hükümetin 2. ortağı Devlet Bahçeli’li MHP ise %18’lik oy oranını %9’lara düşürüyor. 3. ortak Mesut Yılmaz’lı ANAP ise 1983’lerdeki %40’lardan %4.5‘lara kadar geri geliyor.

      DYP’ye gelince geçtiğimiz seçimlerdeki yakalamış olduğu orana yakın oran yakalama peşinde, baraja takılabilirde, çıkabilirde!

      Refah çizgisine gelince yeni bir parti doğurarak onu tek başına iktidar yaparken Erbakan’ın eski çizgisini sürdüren Saadet Partisi %2,5’lerde kalakalıyor. Diğer gelişmeler HADEP’in devamı olan DEHAP  %7’lerde geziniyor.

      En ilginci ise Cem Uzan’lı Genç Partinin de 3 ay önce kurularak %7’leri yakalaması. Belki bu seçimlerin en ilginç gelişmesi diyebilirim. Diğer partilere gelince onların varlığı toplam %10’ları buluyor. Sonuç olarak Türkiye seçimlerle farklı bir kulvara giriyor.

Bugüne değin yapılan seçimlerin 14.sü olup tek başına kazanılan seçimlerinde 7.sini oluşturuyor. Menderes’li DP’nin 1950-60 arası 3 kez, 1960 sonrası Demirel’li AP’nin 1 kez, 1980 sonrası Özal’lı ANAP’ın 2 kez tek başına iktidara gelmeleri.

      Bu gece %55’lik bir çoğunluğun yanına DYP’nin de barajı geçmesi halinde %65’lik bir olgunun mecliste temsil edileceği ortaya çıkıyor. AKP-CHP’nin girmesi durumunda %45, 3. partinin girmesi durumunda %35’lik irade mecliste temsil edilmeyecek. Bu gece DYP için biraz zor geçecek eğer bu şekilde gerçekleşirse 3/2 çoğunluk 270 olduğundan AKP 300’lerde CHP 150, DYP de 70 milletvekili çıkarabilecek yoksa AKP 350 CHP 190 milletvekili çıkaracak.

      Seçimin ikinci partisi CHP geçtiğimiz seçimlerde baraja çok yakın takılmış. Bir önceki seçimlerde ise kıl payı geçmişti. Bu seçimlerde ise Merkez solu temsilen %19’ları yakalıyor, eski CHP çizgisine kısmen yaklaşarak merkez sol adresi gösteriyor… (-/--)


 

 

29 Ekim 2022 Cumartesi

TARİHTE BUGÜN (29 Ekim 1923)

           "Cumhuriyet, düşünceli, bilgili, kültürlü, sağlam vücutlu ve karakterli koruyucular ister."  Mustafa Kemal ATATÜRK

20 Yıl Öncesinden;

29 Ekim’e, Cumhuriyet’e ve Türkiye’ye Bakış

(Gürcistan Gezi Notlarından)

Bugünkü 29 Ekim cumhuriyet kutlaması törenlerine katılamıyorum. Ancak bir yabancı ülkede, bizim almış olduğumuz mesafeyi kazanımlarımızı iyi değerlendirebiliyorum. Bizim ülkemizdeki Demokratik ortam, sistemi beğenmeyenleri Atatürk ve O’nun devrimlerini eleştirip, yok etmek, ülkeyi bölmek isteyenleri, doğusundan-batısına, güneyinden-kuzeyine buralara getirip göstermek gerekiyor. O zaman ülkenin ve kurulan Cumhuriyetin değerini anlayabilirler.

Çok fazlasına gerek yok: Cumhuriyet bir erdemlilik/fazilettir. Onun değerini çok iyi bilmemiz yeterli olacaktır. O zaman O’nu korur ve de geliştirebiliriz. Ve tekrar Büyük önder ve Arkadaşlarının bu en büyük eserleri için yürekten minnet, saygı duyuyorum. Onlar kendileri için yaşamayarak, servet sahibi, Diktatörlük peşinde koşmayarak ülkelerinin geleceği için Cumhuriyeti yaşatmak için sağlam temeller oluşturup kendilerinden sonra gelecek nesiller, bizler ve bizlerden sonrakiler için nesil olarak yaşamlarını feda ettiler. Bu çok büyük bir ülkü! Onun için Cumhuriyete yönelik özellikle aydın/entel takımının yıkıcı, 2.Cumhuriyet özlemleri, Demokratik ortam olmadığı, İstiklal Mahkemelerini ortaya çıkarıp/ısıtıp koymaları, Sevr özlemleri insanı kahrediyor. Gençliğe Hitabe bunun hepsini vurguluyor. İç ve dış düşmanlar, yöneticilerin gaflet ve delaleti...!

Var olan değeri geliştirmek, yerine; birşeyler üretmek yerine, birşeyler yaratmak yerine, kalemlerini/yüreklerini hep olumsuz şekilde kullanıp iğne gibi batırıyorlar. Dönüp baktığınızda onlar gibi Kuruluş yıllarında çok gazeteci/yazar/aydınlar, hep kenar köşede saklanarak Amerika, İngiliz, Fransız hegemonyasını savunuyorlar. İstiklal Mücadelesine inanmıyorlardı. Yaptıkları tek şey konuşmak. Zoru görünce kaçmak, saklanmak ve de teslim olmaktı. Onlar bilmiyorlar, bilmek istemiyorlardı.

Buradan Türkiye’ye, 80 yıl öncesine gidiyoruz. Atatürk’ün Cumhuriyeti bu tür yöneterek, diktatör olabilir, rant elde ederek, sülalesine yakın arkadaşlarına peşkeş çekebilirdi. İşte fark burada, O hala dünyanın 20. yüzyılın en büyük lideri. O’nun çağdaşları hepsi fikirleri/eserleri/ heykelleri ile birlikte yok oldular, yok edildiler. Leninler, Stalinler, Titolar, Maolar, Hitlerler, Mussoliniler ve niceleri... Biz bu lideri yarın 29 Ekim’de yürekten anacağız. Anmalıyız da. Resepsiyonlarda törenlerde değil sadece. Halkın gönlünde, eserlerine sahip çıkarak, yaşatarak!

           (Gürcistan/ Batum - 29 Ekim 2002)

Remzi KOÇÖZ




Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz