24 Aralık 2019 Salı

CEVAT YURDAKUL


Şehit Edilen İlk İl Emniyet Müdürü: CEVAT YURDAKUL…

“Barış içinde esenlik ve başarı önce halkımın sonra benim olsun.”

1979 yılı Zonguldak ilindeki yaz stajımızın son günleri Ankara’ya dönüş hazırlığında iken 28 Eylül 1979 Cuma günü Adana’da görevi başında şehit edilen ilk İl Emniyet Müdürü olan Cevat YURDAKUL’un (65’li) cenaze töreni için Adana’ya gidiyoruz. Adana Emniyet Müdürlüğü önü ana-baba günü, şehirde bir yandan gerginlik bir yandan da ölüm sessizliği gözlemlerken, Adana Emniyet Müdürlüğü kadrosu ise müdürlerini kaybetmenin şokunu yaşıyor. (Adana kadrosunun bir kısmı 200 civarında amir/memur emniyet müdürlerinin öldürülme olayını pretosto ederek “müdürümüzün katillerini çalışmalarımızı engelleyen sıkıyönetim yakalasın” söylemiyle oturma eylemi şeklinde boykota girişmesinin sonrasındaki süreçte –Adana’ya intikal eden İçişleri Bakanının şimdi görev zamanı şeklinde uyarısına rağmen yanlış zamanda ve doğrultudaki eylemlerine son vermeyerek- Sıkıyönetim Komutanlığınca amir/memur çok sayıda personel açığa alınır, gözaltı ve tutuklamalar yanında bir kısmı da başka illere tayinen gönderilirler. Polis teşkilatı sıkıyönetim emrine girerken geçici olarak emniyet müdürlüğüne bir albay vekalet eder.) 
Ölüm olayına halkın tepkisi demokratik kitle örgütleri/üniversite öğrencileri çerçevesinde yüksektir. Adana Sıkıyönetim Komutanlığının polise yönelik olumsuz tavrı ve cenaze töreninin Adana’da güvenlik nedeniyle yapılmama kararı üzerine o gece caddelerinde askeri zırhlı birliklerin konuşlandığı kasvetli bir Adana’dan Ankara’ya dönüyoruz. Ertesi gün Ankara’da TBMM karşısı Bakanlık yanı Emniyet Genel Müdürlüğü binası önünde/yanında yapılan (Başbakan, Bakanlar, Genel Kurmay Başkanının ve emniyet teşkilatı personelinin üst düzeyde katıldığı, 64’li Turan GENÇ’in bir üst devre olarak, 76’lı Cemalettin ÇAĞDAŞ’ın İPA Der. Bşk. olarak konuşma yaptığı) cenaze törenine katılarak –Başkomiser Ülker hanım ve çocuklarının dimdik/vakur bir şekilde duruşları bizleri duygu seline boğarken- şehit emniyet müdürümüzü son yolculuğuna uğurluyoruz. Değerli Müdürümüz, Ankara’daki törenin ardından  memleketi Ordu/Ulubey’in Durak köyünde geniş bir katılımla toprağa verilir. 

Cevat YURDAKUL*
Mustafa-Emine oğlu Cevat YURDAKUL, 1942’de Ordu/Ulubey’in Durak köyünde doğar, 1959 yılında girdiği polis kolejini 1962’de bitirir, 1965’te Polis Enstitüsünden (16701 sicil sayılı) Komiser yardımcısı olarak mezun olmasının ardından Ankara Emniyet Müdürlüğünde göreve başlar. 1966’da vatani görevi için ayrı kaldığı mesleğine yeniden Ankara’da Trafik şubesinde başlamasının ardından 1968 yılında polis memuru olan Ülker Hanım ile evliliklerinden Acar ve Ayçil isimli ikiz çocukları olur. O aslında 6 aylık mesleki eğitim için Fransa/Paris’te bulunmasının 15. gününde, yani ailesinden uzakta gurbet ellerde hem oğul hemde kız babasıdır. 1970-1972 yıllarında Kars ilinde şark görevinin ardından yeniden Ankara’ya döner. 1972-1977 yıllarında Polis Eğitim Merkezi (PEM) görev sürecinde Trafik ve meslek derslerine girer. Sürekli kendini geliştirme peşindedir. TODAİE’yi bitirerek kamu yönetimi uzmanı olur. (Bu O’nun erken terfisine de katkı sunar. O yıllarda 2 yıl erken terfi alınırdı.) Diğer yandan Hacettepe Üniversitesi Fransız Filolojisi bölümüne devam eder.
1970’lerin sonlarına gelindiğinde, toplumsal duyarlılıkları yüksek ve eşi Ülker Hanımın da ifadesiyle; “O, sosyal demokrat, cumhuriyet kuşağının evladıdır. Halkın ve cumhuriyetin polisi olmayı kendisine ilke edinmiştir.”
1977 sonlarında Hatay Emniyet müdürü olurken 35 yaşındadır ve Türkiye'nin en genç emniyet müdürüdür. 1979 yılında ülke genelinde siyasi/terör olaylarının en yoğun yaşandığı illerin başında gelen ve Kahramanmaraş katliamı davasının başladığı ve de sıkıyönetim ilan olunan Adana'ya,  Hatay ilindenki başarılı çalışmaları nedeniyle 1979 Mart’ında emniyet müdürü olarak atanır. Adana’da göreve başlamasının ardından geçen 6 aylık süreçte 17 faili meçhul cinayet aydınlatılırken, 50’den fazla silahlı örgüt militanı yakalanır. Sıkıyönetim komutanlığı ile olaylara müdahale ve koordinasyon açısından sıkıntılar vardır. Diğer yandan  karaborsa ve yolsuzluklarla mücadele çerçevesinde yapılan baskınlarda binlerce ton yağ stoku ele geçirilir. Ehliyet yolsuzluğu soruşturmasında ise polislerden Belediye Başkanının yakınlarına kadar gözaltılar yaşanırken CHP’li Belediye başkanı ile de arası açılır. Bu yaşananlar/gelişmeler kimi kişileri/çevreleri/partileri rahatsız ederken, hedef gösterilerek hedef haline gelir, ölüm tehditleri de alır.
Bu tehditler karşısında: “Ben cumhuriyetin polisiyim, görevim anarşiyi önlemek, suça engel olmak, suç işleyeni yakalamak ve halkın huzur ve güvenini sağlamaktır. Bu tehditler bizi görev yapmaktan alıkoyamaz” derken, diğer yandan; “Eğer kafalarına koydularsa bunu mutlaka yaparlar, 2-3 yuva yıkılacağına 1 yuva yıkılsın” diyerek koruma istemez.
O yıllar zor yıllardır. Ülke siyasi olarak sağ/sol şeklinde kamplara bölünmüş, mezhep çatışmaları tetiklenirken adeta iç savaşın eşiğindedir. Tüm ülkede, tüm meslek gruplarında olduğu gibi polis de kendi içinde “Bir ve Der” şeklinde bölünmüştür. Özellikle Adana daha da karmaşıktır, cadı kazanı gibidir. Her türlü olumsuzluğun cirit attığı bir yerdir.
Genç bir emniyet müdürü -kısıtlı bir kadro ve araç/gereç yetersizliğine rağmen- Adana’da yaşanan bu olumsuz gidişatı -yasaların kendisine vermiş olduğu yetki/sorumluluk bilincinde özgüveni yüksek bir polis müdürü olarak terörün kaynağına ulaşıp- durdurmanın gayret ve çabası içerisindedir. O, Adana’da göreve başladığı günlerde gazetecilere; “Ben sağ ve sol bilmem. Eline silahı kim alırsa alsın karşısında bizi bulacak. Bu kentte silahlı eylemcilere yer yok. Canım pahasını da olsa terörü önleyeceğim” diyen, görev yaptığı dönemde Türkiye'nin en genç emniyet müdürü olan, 28 Eylül 1979 Cuma sabahı lojmanından emniyet müdürlüğüne giderken ikametinin 150 m ilerisindeki kavşakta makam otomobilinin içinde otomatik silahlarla taranarak henüz 37 yaşındayken derin ve karanlık güçlerin suikastine kurban gider, kaynağına ulaşmak istediği terör odaklarınca katledilir.
(Aynı araçta bulunan kayınpederi ve makam şoförü ağır yaralanırken, suikast öncesinde gaspedilen aracın şoförü ile suikast tanığı bir esnafta öldürülür. Yurdakul ailesinin avukatı Halil GÜLLÜOĞL’da 6 Şubat 1980'de öldürülecektir.)
Silah seslerini duyup evden olay yerine koşan çocuklarından “uyansana baba” diye seslenen Acar ile arkasından gelmeye çalışan Ayçil henüz 10 yaşlarında babalarının ölümüne tanık olurlar. Öldürüldüğünde üzerinden çıkan kana bulanmış cep defterinin ilk sayfasında kendi el yazısıyla yazdığı; “Barış içinde esenlik ve başarı önce halkımın sonra benim olsun” yazısı hayata bakışını tam olarak yansıtırken, bu sözler mezarı başında yer alan mermere de kazınarak en önemli/anlamlı bir hatıratı olacaktır.
"Sağ-sol bilmem, eline kim silah alırsa karşısında bizi bulacak" diyen Cevat YURDAKUL ile ilgili; o dönemin içişleri bakanı Hasan Fehmi GÜNEŞ, “Yurdakul cinayeti yüreğimde bir hicrandır” derken;  Emniyet Teşkilatı, içerisinde yetişmiş nitelikli bir yöneticisini, Türkiye’de yurtsever/yiğit bir evladını şehit verirken; O, görevi başında öldürülen, şehit edilen ilk il emniyet müdürü olarak toprağa düşer.
O’nun, çocuklarına yazdığı mektuplar babalarından geriye kalan bir hatıradır. O mektuplardan birinde şöyle seslenir: "... Sevgili çocuklarım; iyi insan olmak kendine milletine ve tüm insanlığa en büyük kazançtır. Olmak içinde çok çalışmak, öğrenmek, okumak, dürüst yetişmek şarttır. Milletimi düşünmek milli düşüncelerimin en başıdır. Çünkü ona yapılan iyilik herkese yapılmış demektir. (...) Yaşamak mühim değil ama insan olarak yaşamak çok mühim. Cehalet içinde bulunan insan veya millet hiçbir zaman muvaffak olamaz."
Eşi Ülker YURDAKUL, genç yaşında Başkomiser rütbesinde hayat arkadaşını/çocuklarının babasını teröre kurban vermesinin ardından eşinin yadigarı olan çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmeye çalışır. Çocukları ile birlikte çok acılar, maddi/manevi sıkıntılar yaşarken şehit eşinin adına/soyadına/anısına layık olma mücadelesi verir. Adana’dan Ankara’ya tayin sonrası dava sürecini takip etmeye çalışırken; “silahı tutanlardan çok tutturanları öğrenmek ister, vur emrini verenlerden davacı olur.” Ancak -Amme İdaresine kazanmasına rağmen okulun yarısında- Diyarbakır iline tayin edilir. Bu süreçte Adana’da eşinin suikasta uğradığı araçta ağır yaralanan ve başından çıkarılamayan kurşunla 5 yıl yaşam mücadelesi veren babasını da erken yaşta kaybeder. Diyarbakır ilinde 4 yıl görevinin ardından -Çocuklarının eğitimi için Ankara’yı istemesine ve eğitim nedeniyle tayinler hayli hayli yapılırken- Çankırı iline tayin edilir. Çankırı ilinde de 2 yıl görev yapmasının ardından yani 6 yıl sonra -çocukları üniversite 3.sınıf öğrencisi iken- Ankara’ya dönebilir. Meslek yaşamında şehit eşi muamelesi O’na çok görülür. O 2005 yılında 1.SEM rütbesinden emekli olana kadar 26 yıl konuşmayacaktır.
Ailece, Emniyet teşkilatının vefasızlığını yaşarlar. Yargı süreci ise birbirine eklenen davalarla, -o yıllarda işlenen cinayetler açısından esas failleri/azmettirenleri çıkarılamayan- derinliğine inilemeyen dipsiz bir gayya kuyusu gibi kamuoyunun vicdanına ve tarihin hesabına bırakılır. 26 yıl sonrasında ise 2005 yılında çıkarılan yasa kapsamında “Terör şehidi değil görev şehidi” kapsamına girdiği gerekçesiyle ödenen tazminat geri istenir. Neyse ki yargı mercii böyle bir adaletsizliğe izin vermez!
Emniyet Teşkilatı olarak en azından adı bir polis okuluna, bir yerleşkeye, bir karakola/polis merkezine verilebilirdi. EGM eski binası yanındaki parkta “şehit emniyet mensuplarına duyulan saygınlığın bir ifadesi olarak” Kutlutaş Holding tarafından armağan edilen ve 10 Nisan 1982 tarihinde açılan “Şehitler Anıtının” bulunduğu parka adı verilerek yaşatılabilir. (Emniyet teşkilatı duyarsız kalsa da Belediyeler tarafından; Adı Adana’da katledildiği caddeye, Ankara/Mamak ilçesi ve memleketi Ordu/Şirinevler’de bir parka verilip yaşatılmaya çalışılır.)
Sabır ve metanet abidesi Yurdakul Ailesinin (Acar, Ayçil ve Ülker YURDAKUL) 2013 yılında ölüm yıldönümünde paylaştığı mesaj anlamlıdır: “….Ülkemiz üzerinde oynanan hain oyunları üstün zekâ ve cesaretleri ile gözler önüne sermişti.  Biz çocukları olarak babamızın hala çözülemeyen bu hain oyunları çözümleyerek ve yetkilileri uyararak bizlere bırakmak istediği uygar ve Bağımsız Türkiye çabaları için onunla gurur duyuyoruz.” O, ailesinin söylemlerinde olduğu gibi “yaptıkları, ürettikleri, paylaştıkları ile ölümsüzleşti.” 
Türkiye yurtsever/yiğit bir evladını, Emniyet Teşkilatı da içerisinde yetişmiş nitelikli bir yöneticisini/genç bir emniyet müdürünü 40 yıl öncesinde şehit verirken; bizlerde şehit Cevat YURDAKUL müdürümüzü/ağabeyimizi yüreğimize gömüp, rahmet ve saygı ile anıyor, ailesine sabır ve nice sağlıklı ömürler diliyorum.

Remzi KOÇÖZ

* Cumhuriyet/Milliyet/Tercüman, 29.9.1979;
Orhan TÜLEYLİOĞLU, “Neden Öldürüldüler?”, 1. Kitap, Um-Ag Yayınları, 2007, s.205-239;
Hikmet PALA,“Yarım Kalan Bir Yürüyüş: Cevat Yurdakul”,  http://www.orduolay.com, 29.9.2013;

9 Kasım 2019 Cumartesi

10 KASIMLAR VE ATATÜRK


10 KASIMLAR VE ATATÜRK…

‘Bırakıp Gittin Bizi,
             Seni Unuttuk Sanma.
                     Zaman Alışmayı Öğretir Belki,
                                                   Unutmayı Asla…’

10 Kasımlar Türk Ulusunun özel bir günü Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün yıl dönümü. Yas tutmak, ağlamak zamanı değil anlamak ve çalışmak zamanı. Kişi olarak toplum olarak çok çalışmak, emaneti olan bayrağı daha ilerilere/yükseklere götürmek, gösterdiği çağdaş uygarlık hedefine durmaksızın/yorulmaksızın yürümek zamanı. “Türkiye-Cumhuriyet-Atatürk” bağlamında bütünleşen ve sonsuza değin yaşayacak olan üçlü yapının ortak paydası tabiki Atatürk’tür. O’nu çıkardığınızda ne Türkiye kalır ne de Cumhuriyet!
Türkiye Cumhuriyeti ile tarihi hesaplaşma çerçevesinde Atatürk’ün kurmuş olduğu ve de onun ilkeleriyle yönetilen ülkeyi; ilkelerini yozlaştırarak, değiştirerek, yok ederek hedeflerine ulaşabilmek için çok yönlü, sistemli, programlı çalışmalar yürütüldüğü aşikardır. Emperyalistler doyumsuzdur. 1900’lerde Sevr ile parçalamaya çalıştıkları Türkiye coğrafyasını Anadolu’yu 100 yıl sonrasında -BOP/GOP olarak adlandırdıkları Yeni Dünya Düzeni bağlamında- 2000’lerde yeniden yapılandırmaya çalışmaktadırlar.(S.Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezinin odak noktasında, Türkiye’nin Atatürk’ü reddedip yüzünü Doğu’ya ve bölgeye dönmesi önerilmekte!)
Bu kez askeri güç olarak savaşmalarına gerek yoktur. Uluslararası diplomasi/istihbarat literatüründe 5.kol olarak adlandırılan iç dinamikler yani işbirlikçiler önceliktir. Bunlarda Bölücüler/Cematler/Tarikatlar, 2.Cumhuriyetçiler/Şeriatçiler/Saltanatçılar vs. hepsi elbirliğiyle yıkım ekibi olarak içeride/dışarıda doludizgin çalışmaktadırlar.
Atatürk’ün öncelikle Türkiye, ardından Türk Dünyası ve bölge coğrafyası (Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu sarmalında) üzerindeki gücünü yok etmek için eserleri, devrimleri, ilkeleri yerine -define avcıları minvalinde- özel yaşamını öne çıkaran yazılar, kitaplar yayınlıyorlar. Karşı devrim yada Cumhuriyetle rövanş bağlamında Ergenekon/Balyoz operasyonlarının/ kumpaslarının yaşandığı yıllarda -sözüm ona tarafsızlık, özgürlük, demokrasi havarisi- bir belgeselci buldular. (Mustafa adlı bir film yaptırıp 2008 yılında 29 Ekimden 10 Kasıma gişe rekoru yakaladılar. Bu filme imza atanlar, sonrasında Saidi Nursi filmine sponsor olacaklardı.)
Tüm bunların aksine Atatürk’ün saklısı gizlisi yoktu. Padişahlar saraylarının 4 duvarı arasında ikiyüzlü içerlerken, O ise milletinin huzurunda şerefiyle içti. Halkı önünde yüzdü, zeybek oynadı, dans etti. O bir insandı, aşkları da oldu, hüzünleri de.. Aslında, yaşamının büyük bir bölümünü cephelerde/savaşlarda yıpratırken, kalan ömrünü de tamamıyla Türk Milletine adadı. (57 yıllık yaşama: 11 savaş, 24 madalya, 7 nişan, 13 kitap,1 ülke sığdırdı.) Türkün kurtulan gururu ve milyonlarca özgür insan ile bir liderden daha fazlası; Türklerin Atasıydı.
100 yıl öncesinin savaş şartlarında ve devamında kurulan İstiklal Mahkemelerinin kararlarını/infazlarını tartışıyorlar/yargılıyorlar. Diktatörlükle, keyfilikle, zorbalıkla hatta faşistlikle suçluyorlar. Büyük Önderi -düşünce ve devrimlerini gözardı edip- farklı mülahazalarla küçültmeye, itibarsızlaştırmaya, sıradanlaştırmaya çalışsalar da,  O daha da büyüyerek, yeni yüzyıllara yelken açacaktır. Atatürk gibi dehalar Türkiye sınırlarını aşmış dünyaya malolmuş, "Ulusal Mücadele ve Çağdaşlaşma Lideri" olarak evrensel bir değer kazanmıştır. (UNESCO tarafından alınan karar doğrultusunda, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı bütün dünyada "1981 Atatürk Yılı" olarak kutlanmıştı. Bu uygulama, dünyada ilk ve tektir.)
Atatürk’ün 100 yıl öncesinden gelen sözleri kulaklarımızı çınlatmaya devam ediyor: “İktidara sahip olanlar, Gaflet ve Delalet Hatta Hıyanet İçersinde olabilir!”
O’nun en çok değer verdiği: Tam Bağımsızlık, Ulusal Devlet, Ulusal Egemenlik” çok ama çok önemli olup, değerini sürdürüyor, daha da önem kazanıyor ve tarih tekerrür ediyor.
Saygı, sevgi ve selamlarımla…

Remzi KOÇÖZ

13 Ekim 2019 Pazar

Trafik Kazası



BİR TRAFİK KAZASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


'İnsanlarımız yorgun-argın, dikkatsiz-tedbirsiz, alkollü veya aşırı süratli araç kullanarak vede              kurallara uymayarak ‘Trafik Kazaları’na sebebiyet veriyor. Bu kazalar sonucu ölüm ve                        ağır yaralanma  yanında, maddi hasar büyük çapta oluşuyor. Bu şunu gösteriyor, her yıl                      Mayıs ayının ikinci haftasında kutlanan yada düzenlenen ‘Trafik Haftası’nın bir sonraki                      Mayıs ayına yansıyan somut değerlendirmesi:……Ölü, yaralı, maddi zarar, kaza sayısı...                      Bunların ortaya koyduğu rakamlar Türkiye için olumsuz bir tablodur. Bu tablonun                                kahramanları bizler olurken; bir taraftan kuralsızlık had safhaya çıkarken diğer taraftan                   Trafik sorununun polisiye tedbirlerle çözümü dışında bir gelişme yok!..’

15 Eylül 2002 günlerden Pazar, Erzurum il merkezinde sakin ve sessiz bir sonbahar günü yaşanırken öğleden sonra bu sessizlik birden bozuluyor. Telsiz anonslarında; ‘Erzurum Atatürk Üniversitesi Kampusu içersi Rektörlük binasına gelinen kavşakta bir aracın yoldan çıkarak, şarampole devrilmesi sonucu yaralıların olduğu, çarpma sonucu aracın içerisine sıkışan  yaralıların araçtan çıkarılamaması üzerine kurtarıcı, kaza kırım aracı talep ediliyor.’ Olay yerine gelen görevliler yanında, Ambulans ve Sivil Savunmaya ait kurtarma ekibi yardımıyla ilk etapta araç içersinden çıkarılan (3) yaralı hastanelere sevk ediliyor. Aracın arka bölümünde sıkışan (2) kişinin kurtarılması zaman alıyor. Önce çıkarılan şahsın eks olduğu, ardından diğer çıkarılan şahsın da eks olduğu söylenince telsizlerde  bir sessizlik yaşanıyor.
Nöbetçi Savcı ve ekibi olay yerine gelene kadar diğer çalışmalar tutanak ve krokiler hazırlanırken, olay yerindeki yetkililerden de kazanın oluş şekli ve nedeni öğrenilmeye çalışılıyor. Hastaneye kaldırılan yaralılardan birinin ağır yaralı olduğu, diğerlerinin hayati tehlikelerinin olmadığı öğrenilirken, kaza yerinde hayatlarını kaybeden (2) şahıs Aziziye Araştırma Hastanesi’nin morguna kaldırılıyor. Aynı gün sabaha karşı Erzurum-Erzincan Karayolu, Aşkale-İspir yol ayrımında meydana gelen trafik kazasında (2) şahsın daha hayatını kaybetmesi sonucu C.Savcısı bu günü otopsi ile geçiriyor.
 Bir yandan hayatını kaybeden şahısların yakınlarına ulaşılmaya çalışılırken, kazayı duyanlar kazaya karışanların yakınları olup olmadığını öğrenmeye çalışıyor, diğer yandan şahısların olayı duyan arkadaşları acil servis önünü dolduruyor, olayın vahametini öğrenince daha da hüzünleniyorlar. 
Araç içerisinde (5) genç, yaklaşık 20 yaş ve altında, hafta sonu araba ile gezip, gençliklerinin vermiş olduğu coşkuyla-psikozla, kendilerince ‘hava atma’ adına üniversite kampusu  içerisinde sürat yapmayı deniyorlar.
Kazanın olduğu güzergaha göz attığımızda; Üniversite Kampusuna girdiğinizde, lojmanlara ayrılan yol kavşağında (20-30 m. sonra) güvenlik görevlilerinin kontrol bariyerleri var. Burada araçlar durdurulmasa da fiziki tedbir nedeni ile yavaşlamanız zaruri. Buradan geçtikten sonra 2.vites, arkasından 3.vitese geçtiğinizde Ata Konağı yol ayrımı ve asfalt üzerinde hız kesicileri kasis şeklinde karşınıza çıktığından en fazla süratiniz 50’ye çıkabiliyor. Burayı geçip rektörlük kavşağına gelmeden 150-200 m. sonra yeniden hız kesiciler olduğundan yine süratiniz 50’yi bulsa da tekrar durup geçmeniz gerekiyor. Zaten döner kavşak olduğundan, gideceğiniz yöne doğru hızınızı kesmeniz gerekiyor. Ve bu kavşak sonrası kampus içerisinde geçeceğiniz güzergahta her 200-250 metrede bir hız kesiciler yerleştirilmiş durumda. Ne için mi? Sürat yapmayı önlemek için! Yürüyen, gezinti yapan insanların can güvenliği için...
Bütün bu saydığım önlemlere rağmen, bahse konu yerin konumuna rağmen, ‘Trafik Kuralları’na rağmen, ölümlü Trafik Kazası olması garip ama gerçek oluyor.
Sürücümüz canavarlaşıyor. Tüm Trafik Kurallarını hiçe sayması yanında hız kesici fiziki tedbirleri de hiçe sayıyor. Aracın göstergesi ne hız yapıyor, oraya gelene kadar ne kadar hız yapabilmişse  daha da hızlanarak hız kesiciyi bana mısın demeden geçiyor. Tabi bu engeli aştıktan sonra direksiyon hakimiyetini kaybetmesi en doğalı. Çünkü hız kesicilerin yapılış amacı bu… Araç o süratle hız kesiciden geçince sarsılıyor, sürücüde doğal olarak direksiyon hakimiyetini kaybediyor. Kontrolden çıkan araç yolda zig-zag çizerek kavşak içerisine girdiğinden kaldırıma çıkıyor, ağaçlara çarpıp, arkasından şarampole uçarak, takla atıp devrilme sonucu duruyor. Sürücü ve yanındakini hava yastığı kurtarıyor. Arkadakilerden (2) kişi hayatını kaybederken, (1) kişide ağır yaralanıyor. Anlatmış olduğum kazanın tek nedeni; Aşırı Hız...

Bu kavşakta geçtiğimiz kış Ocak ayı içerisinde akşam saatlerinde benzer bir kazada sürat yapan bir aracın yol kenarındaki direğe çarpması sonucu (1) kişinin hayatını kaybettiği ölümlü ve yaralamalı Trafik kazası meydana geliyor. Erzurum’daki kış şartları sonucu akşam saatleri yerlerde hafif buzlanma oluşabiliyor. Buzlanma da etki etmiş olsa o kazanın gerçek nedeni: Aşırı hız ve alkol...

Buraya kadar anlatılanlar olayın Polisiye öyküsünü oluşturuyor. Gelelim analize:
(Bu satırların yazarı da direksiyonda iken kendi hatası sonucu 1983 ve 1989 yıllarında iki trafik kazası yaşıyor, birini yaralamalı, diğerini maddi hasarla atlatıyor. Üçüncüsünü yaşamamak için bu satırları kaleme alarak içindeki canavarı dizginlemeye çalışıyor…)

Bu tür kazayı anlatsanız size inanmazlar batıda, Avrupa da... Böyle bir olaya Trafik Kazası diye adlandırma yapamazlar. Buna olsa olsa ‘İntihar’ adı verilebilir. Daha ileri giderek ‘Cinayet’ denebilir.
Toplu tabancaya bir mermi yerleştirip alnına dayayıp tetik düşürüyorsun. Diğer tabirle Rus ruleti oynuyorsun. Boşluk bir tane ise ilk el patlamasa bile  ikinci el patlayacaktır. Buna ölümle dans diyorlar. İnsanın kendi canıyla oyun oynaması da denilebilir. Burada bir tek kendinize zarar verip, kendi hatanızla, kendi hayatınızla oynuyorsunuz. Trafikte ise durum öyle değil. Tek başına değilsin.Yanındaki insanların hayatıyla oynuyorsun. Yanındaki insanlara bir şey olmuyorsa veya yanında kimse yoksa bu kez karşıdan gelen araçtaki insanlar için tehlike yaratıyor. Onların hayatıyla oynuyorsun, oda olmadı yoldan geçen, kaldırımda yürüyen yayaların hayatıyla oynuyor veya son veriyorsun...
O zaman şu düşünceyi haklı olarak söylemek gerekiyor. İntihar edeceksen kardeşim tek başına kendine zarar verecek metotları dene... Başkalarına zarar verdiğinde işin boyutu değişiyor. Adı Cinayet oluyor yapmış olduğun eylemin sonucu...
Burada bireylere, ailelere, toplumun tüm katmanlarına, kuruluşlarına, herkese, hepimize büyük sorumluluklar düşüyor. Trafikte kaybettiğimiz ve kaybedeceğimiz her can birilerinin kuralsızlığı sonucu oluşacaktır. Bunu önlemek elimizde. Topyekün Trafik terörünü, canavarını durdurabilmemiz için ulusça seferber olmalıyız... Bireysel olarak elde edeceğimiz getirileri bütünü yakaladığımızda topyekün çözüme kavuşturmuş olacağız.
Kaderci düşünce bizi karamsarlığa, isyankarlığa sonuç olarak da çözümsüzlüğe götürecek. Ateş düştüğü yeri yakar deyimiyle her aileden, her beldeden, herkesten, yakından, uzaktan, binlerce insan aramızdan ayrıldığı gibi binlercesinin ayrılmasını da beklemiş olacağız. İnsan olmanın üstünlüğünü iç güdülerimize bırakıp; akıl, zeka iradeyi onunla birlikte bilimi, yüzyıllar sonucu uzun araştırma ve deneyimlerin ortaya çıkarmış olduğu Trafik kurallarını hiçe saymış olacağız.

(Bir ibret tablosu da gelişmiş ülkelerdeki Trafik kazalarında %2’lik çocuk ölümlerine karşın ülkemizde %46’ları bulan rakamlar; Trafikteki tablonun vahametini başka bir açıdan ortaya koyuyor.)

Özgürlüğü direksiyonda yakaladığımızda diğer yaşayacağımız hayatı, özgürlüğü kısıtlamış, azaltmış oluyoruz.
Birincisi can kaybı, ikincisi sakatlanma, üçüncüsü ise maddi kayıp... Bunların hepsi önce kişiye sonra aileye, sonrasın da topluma zarar veriyor. Bundan topyekün ülke zarar görüyor. İlerleme yolunda alacağımız mesafelerin ağır gitmesinde, gecikmesinde Trafik olgusunun katkısı yukarıda saydığımız gerekçelerden dolayı hiçte azımsanmamalı!
Sağ ayağımızı mı önce atalım, soldan mı binelim, tırnağımızı kesmeye hangi elimizden başlayalım, nasıl keselim gibi bireyin özelinde olan konulara önem verip uymaya çalışırken hayatımızı doğrudan ilgilendiren kurallara uymayı, uygulamayı hiçe sayıyoruz. Adeta ölüme meydan okuyoruz. Neyle mi? Direksiyonun bağlı olduğu mille, gaz pedalıyla...
Bunlara son vermek, aza indirgemek eğitim ve kültür düzeyimiz ile de doğrudan orantıda yürüyecek, seyredecektir. Göçebe Toplum yapısından Yerleşik Toplum yapısına ve kültürüne, Tarım Toplumundan Sanayi Toplumuna, ondan ötesi Bilgi toplumuna ve kültürüne daha da zaman kaybetmeden, duraksamadan kendimizi hazırlamalıyızBöylelikle  hayatın diğer alanlarında  olduğu gibi Trafik olgusunda da  çağı yakalayabilelim.
      Trafik sorunu tek başına polisin mücadelesi ile çözüme kavuşamaz. Trafik komisyonunu oluşturan diğer kuruluşlar yanında toplumun tüm katmanları bu sorunun çözümüne katılmalıdır. Tabi ki konuşma aşamasında herkes bir şeyler söylüyor. Söylerde... Konuşmayı, beyanat vermeyi çok seven bir toplumuz, uygulamaya gelince kimse ortada yok. Kural ihlallerine gelince kamu araçları önü çekiyor. Herkes unvanı doğrultusunda öncelik peşinde. Halbuki Trafik yasasına göre; ‘Geçiş  üstünlüğüne haiz’ araçların hepsi bir elin parmak sayısı kadar.
Haydi önce kendimize olan saygımızı direksiyona geçince unutmayalım, bir kenara koymayalım. Çünkü biliyoruz ki; başkalarına saygı göstermemiz için önce kendimize olan saygımızı yitirmemeliyiz. Kendine saygısı olan başkalarına da otomatikman saygı gösterecektir.
Nüfus planlamasının trafik dışında uygulanması için, tüm ulus olarak genetik yapımızdaki, toprağımızdaki olumsuzlukları törpüleyelim.

Yeter ki; içgüdülerimizle değil de beynimizle hareket edelim, edebilelim…    
            Ne adına mı? İnsanlık adına, yaşamak adına...
            Hiçbir ideal insanın kendi yaşamından daha önemli değildir… 

            Remzi KOÇÖZ

11 Ekim 2019 Cuma

KAMU DİPLOMASİSİ

KAMU DİPLOMASİSİ…
(TODAİE / KADEP 43. Dönem)


“Hiçbir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır. Çünkü bir millet, ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne de kendi milliyetçiliği içinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır.”   Mustafa Kemal ATATÜRK

2003 yılı Temmuzunda Ankara’ya dönüş sonrası benim açımdan yeni bir süreç başlamıştır. Şark-garp görevleri tamamlanmış son rütbeye yaklaşılmıştır. Yıllarca ötelenen şeyler karşınıza dikilmiştir. Başkent Ankara’ya, yeni ilişkilere ve yeni sürece alışma derken zaman akıp geçmektedir.
2005 yılında 1. sınıfa terfi sonrası 3 aylık yabancı dil kursu derken yıllarca ötelemiş olduğum Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE)’nün Kamu Yönetim Uzmanlık eğitimine yaş engeli nedeniyle takılıyorum. 2007 yılı MGA’nın 62.Dönem müdavimliği benim için farklı bir dönem oluyor. Kendimi geliştirme, yenileme yanında yeni ilişkiler, yeni dostluklar oluşuyor. Hayata bakışınız, algılamanız -tabii ki kişiliğinizden/ duruşunuzdan sapmadan-  ister istemez değişiyor.
2010 yılında bu kez TODAİE’nin Kamu Diplomasisi Eğitim Programı (KADEP)’nı takip ediyorum. KADEP, MGA’nın dar kapsamlı bir versiyonu olmuş olsa da 3 yıl aradan sonra kendimi yenileme adına 6 haftalık eğitim programını dört gözle bekliyorum. MGK bünyesinde verilmekte olan üst düzey yöneticilere yönelik eğitim programı 2006 yılından itibaren TODAİE bünyesinde verilmeye başlanmıştır. Birinci dönem Kaymakamlara, ikinci dönemde üst düzey yöneticilere olmak üzere yılda iki dönem halinde sürdürülmektedir. Normal süreçte Şubat-Mart aylarında yürütülen program, 2010 yılında Mayıs-Haziran aylarına sarkıyor.
TODAİE Konferans salonunda yapılan ilk günkü açılış sonrası diğer günlerde Sürekli Eğitim Merkezi olarak adlandırılan dersliklerde (U) düzeni derslerimiz işlenmiştir. Her gün bir konu ve bir hoca istisna olarak Dış ilişkilere yönelik konularda ise birden fazla sunucu tarafından konular aktarılmıştır.
Kamu Diplomasisi Eğitim Programı, TODAİE öğretim kadrosu yanı sıra, değişik üniversitelerden akademisyenler, Kamu kurum ve kuruluşlardan gelen uzmanlar tarafından“ulusal ve uluslar arası boyutlarıyla stratejik güvenlik alanlarımızı yakından ilgilendiren” konularda üst düzey yönetici ve planlayıcıları aydınlatmak amacıyla yapılmaktadır.  
MGA müdavimliği bir nevi okul işlevi görmüş, ödevler (makale, inceleme, kitap özeti), seminer çalışmaları, sunular çerçevesinde dopdolu 5 aylık bir program. Ve bu süreç sonunda “Harp Akademileri” başlıklı bir “Diploma” alıyorsunuz. KADEP müdavimliği ise, MGA müdavimliğinin minimize edilmiş bir konumunda bir eğitim programı olarak 09.30 / 12.30 saatlerini kapsaması ve konu başlıkları dışında benzerlik taşımamakta, sayısal katılım açısından da 1/3 oranındadır. Daha yüzeysel bir çerçevede konular işlenerek, soru ve tartışmalar dışında pek efor ve beceri gerektirmeyen bir program sonunda “Katılım Belgesi” adıyla sertifika veriliyor.
Bu program çerçevesinde yurtiçi, yurtdışı inceleme/tetkik gezileri gerçekleştiriliyor. Ankara içersinde yarım gün ODTÜ/Teknokent ziyareti bizleri İnovasyon’un yani ‘Bilginin Ekonomik Değere Dönüştürülmesi’nin Türkiye boyutunu gösteriyor. Ankara içersindeki bir başka gezimiz ASELSAN’a yapılıyor. Yarım gün Aselsan, Ostim-Macunköy tesislerindeki inceleme gezimiz, öğleden sonra Esenboğa Havalimanı yolundaki Akyurt tesislerinde devam eder. Bu gezimiz çerçevesinde savunma sanayi açısından dünya ölçeğinde gelinen nokta ve hedefleri gözlüyoruz. Ar-ge’nin önemini ve ulusların lokomotifliğine olan katkısını birebir yerinde görüyoruz.
Yurtiçi inceleme gezisi olarak Hatay ve çevresinin planlanmasını iyi bir seçim olarak değerlendiriyorum. Hatay ilinin ülkemiz ve dünya açısından tarihi, kültürel, ekonomik önemini yerinde görme fırsatı buluyoruz. Suriye ile ilişkilerin düzelmesi ve ardından vize muafiyeti getirilmesi sonucu, sınır ticareti ile turizm ilk etapta gelişme olarak göze çarpanlar.
(Bu gezi benim için özel bir gezi olmuş, 80. vilayet gezim de tamamlanmıştır. Bu gezi esnasında günübirlik olarak Suriye-Halep şehrinin gezilmesi ise ayrı bir renk katmıştır.)
Hatay, Hıristiyan sözcüğünün ilk kullanıldığı ve buradan dünyaya yayıldığı bir yer olarak; Hıristiyan dünyası açısından önem ve özellik arz eder vede ziyaret yeri olarak bilinir. Sadece Hıristiyanlık değil diğer semavi dinlerinde gözde şehridir. Bu nedenle Hatay’da inanç turizmi açısından bir canlılık yaşanmaktadır. Şehrin farklı dinler yanında uygarlıklara da ev sahipliği ayrı bir değer arz ederken, Dünyanın en güzel ve en büyük mozaik müzesi olmanın da iddiasını taşımaktadır.
(23 yıl öncesinde İskenderun’a kadar gitmiş, sonrasında o bölgeyi karış karış gezmiş olsam da bu şehri ilk kez görme fırsatım olmuştur.)

Eğitim programı içersinde 35 yaş grubundaki eğitimcilerden tutunda 85 yaşındaki prof’larla birlikte Kamu Diplomasisi üzerine dersler çıkardık. Yaş grubu olarak biz müdavimler 34’ünden 56’sına bir yelpazedeydik. 21 kişilik müdavim sayımız ile gerçekleşen 1,5 aylık KADEP sürecini devam ettirmek ve iletişimimizi sürekli kılmak adına internette “kadep43” isimli grup sitesi oluşturduk.
Zaman öylesine akıp geçer ki, birbirimizi tanımaya, birbirimize ısınmaya başladığımızda süre bitiverir. 11 Haziran 2010 Cuma günü hem son dersimizi işlerken hem de TODAİE Genel Müdürü Prof. Dr. Eyyüp İSBİR’in kapanış konuşmasının ardından kesilen yaş pastanın tadıyla sertifikalarımızı aldık. Böylece, 43. Dönem 405. müdavim olarak TODAİE ailesine dahil olmuştum.

Eğitim programı çerçevesindeki yurtdışı inceleme gezisi ise kurs bitimine sarkar. 28 Haziran 2010 günü başlayan Balkan Ülkeleri gezisi, 2007 Bulgaristan gezisi sonrası ikinci kamusal destekli yurtdışı gezim olmuştur. Gezmiş olduğumuz 5 ülke (Makedonya/ Arnavutluk/ Karadağ /Hırvatistan /Bosna-Hersek) nüfus toplamının İstanbul kadar etmiş olduğu bölgede 8 günlük gezimiz esnasında tarihe dönük olarak gururlanırken, yer yer hüzünlendik. Duygulu anlar yaşadık.
Balkan Ülkeleri inceleme gezisi kapsamındaki küçük ülkelerin güzergahımız üzerindeki önemli şehirlerine ait tarihi ve kültürel yerleri gezilmiş; Makedonya/Manastır’da Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün mezun olduğu ve Atatürk Müzesinin bulunduğu Askeri Lise (İdadi), Saraybosna’da Bosna-Hersek devletinin ilk kurucu cumhurbaşkanı Aliya İZETBEGOVİÇ’in mezarının da bulunduğu şehitlik ile Bosna-Hersek/Saraybosna ve Makedonya/Üsküp’te bulunan ülkemize ait iki büyükelçilik ziyareti gerçekleştirilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğinde kısmen kalmış olan Karadağ / Hırvatistan gibi Adriyatik Sahili’ne hakim coğrafyada ise uzun yıllar Venedik etkisinde kaldığı için Osmanlı/Türk/Balkan kültürü dışında İtalyan üslubu mimarisi ve şehir dokusuyla eski ticaret limanlarını, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilen tarihi kale ve surlarla çevrili Eski Şehir Merkezlerini gördük.
Osmanlı İmparatorluğunun yaklaşık 500 yıl egemen olduğu (Makedonya /Arnavutluk / Bosna-Hersek) bölgelerde; bugün özellikle Üsküp şehri başta olmak üzere, Türk ve Müslüman nüfusun varlığını sürdürdüğü, tarih boyunca şehrin ticari faaliyetlerinin merkezi olan ve günümüzde de önemini yitirmemiş olan tarihi eserlerin (Taş köprü, taş sokaklar, tarihi binalar ile Türk çarşıları, Cami, Hamam, Han, Bedesten, Külliye ve Mezarlıklar gibi) günümüze kadar yaşatılmış olduğunu görüyoruz.
Bosna-Hersek’i oluşturan iki parçadan biri olan Hersek’in en büyük şehri Mostar’ı tanıtan yürüyüş turumuzda ise, 1557’de Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayreddin’in inşa ettiği, ancak 1992’de Hırvat topçu ateşiyle yıkılan, daha sonra 2004’te Türkiye’nin de büyük desteğiyle orijinal malzeme ve dönemin inşa teknolojisiyle yeniden yapılan, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Mostar Köprüsü, bizleri büyülüyor.
Bu gezi sürecinde bizi en çok duygulandıran yer tabiî ki Saraybosna olmuştur. Yakın tarihi savaş ve katliamlarla dolu, iki asır boyunca Balkanlar’ın kültür başkentliğini yapmış Saraybosna şehri, 1992-1995 arasında bu kez Sırp, Hırvat ve Boşnaklar arasında yaşanan iç savaş sonucu büyük tahribata uğramış, fakat doğal güzelliğini halen büyük ölçüde koruyan bir kent olarak görülüyor. Saraybosna 3,5 yıl Sırp kuşatması altında adeta soykırıma tabi olmuş olan Boşnak halkının çektiği acılar geçte olsa Lahey'deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi'nce soykırım olarak tescil edilmiştir. İç savaşın ardından oluşan şehitlikler yanında, şehir merkezindeki binaların yanından geçerken görmüş olduğumuz mermi ve şarapnel izleri canlılığını koruyor. Yer yer sıvayıp, kapatmaya çalışmışlarsa da hemen hemen tüm binalarda savaşın izleri kolay kolay silinemiyor.
Boşnak halkının sadece Saraybosna’da 10 bin şehit vermesi yanında 1200 çocuğun da katledilmiş olması tüylerimizi diken diken ediyor. Bosna’da iç istikrar henüz sağlanamamış olsa da; sokaktaki insanları bunca acı, sıkıntının ardından yaralarını sarmış mutlu ve güler yüzlü olmaya, yaşamaya kaldıkları yerden devam etme çabasında olduklarını gözlüyoruz.

Sonuçta, ülke olarak; etkin olamazsan, etkin olan güçler/uluslar, senin üzerinde etkinlik kurarak etkin olurlar. Sende edilgenlikten, edilgen olmaktan kurtulamazsın. Türkiye’nin üniter yapısının korunması ve daha da pekiştirilmesi bağlamında bu ülkelerde yaşanan etnik ve dinsel çatışmaların yakından değerlendirilmesinde ülkemizin birlik, beraberlik ve bütünlüğü açısından yararlı olacağı düşünülmektedir.

(Balkan Ülkeleri gezisinin ayrıntılarını daha önceki gezilerle birlikte ayrı bir çalışmada ‘seyahat/gezi notları’ olarak paylaşmayı düşünüyorum.)

Benim açımdan 2010 yılının ilk yarısı 50. yaş dönümü öncesi Kamu Diplomasisi sertifikası ile taçlandırılmış olur. Yarım asırlık bir yaşam çerçevesinde olgun bir birey olma uğraşı, bir viraj daha almıştır.
Yaşamın bir mücadele olduğu, mücadeleninse bir yaşam biçimi olması gerektiği günümüzde yeni şeyler öğrenmenin, yeni yerler görmenin, yeni kişi ve çevrelerle tanışmanın duygusunu yaşadık.

Ulusal ve uluslararası boyutlarıyla stratejik güvenlik alanlarımızı yakından ilgilendiren konularda bizleri aydınlatarak; yöneticilik perspektifimize katkı sağlayan TODAİE’ye; Genel Müdüründen öğretim görevlilerine, Sürekli Eğitim Merkezi personelinden çaycısına,  bizlere emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.

43. Dönem KADEP müdavimleri; “Başın eğik durursan kendini görürsün, dik durursan evreni görürsün” atasözündeki gibi; her şeyin, herkesin gönlünce olmasını diler,  saygı, sevgi ve selamlarımı sunarım… (Temmuz / 2010)

Remzi KOÇÖZ

10 Ekim 2019 Perşembe

Türkiye'nin AB Süreci, İslam ve Türk Dünyası


TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİK SÜRECİNE, İSLAM ÜLKELERİ VE TÜRK CUMHURİYETLERİNİN YAKLAŞIMI
THE APPROACH OF ISLAMIC COUNTRIES AND TURKISH REPUBLICS TO THE EU MEMBERSHIP PROCESS OF TURKEY


            ÖZET
            Bugün AB sınırları içerisinde yoğun bir Türk ve Müslüman nüfus göze çarpar. Bunlar Ortadoğu’dan tutun Mısır ve Kuzey Afrika ülkeleri, Türkiye, Pakistan, Türk Cumhuriyetlerini kapsayan bir nüfustur. AB, “Avrupa-Akdeniz süreci” adı altında yakın çevre ve bölgedeki İslam ülkeleri ile iyi komşuluk politikası çerçevesinde; Türk cumhuriyetleri ile de bağımsızlık sonrası “Teknik Yardım programı” çerçevesinde ilişkidedir. Bu ülkeler sahip oldukları enerji kaynakları nedeniyle de her zaman AB’nin ilgi alanında olmuştur.
            Geçmişte İslam ülkelerinin çoğunluğu Avrupa ile bütünleşmeye tarihsel, ideolojik ve dinsel nedenlerle soğuk bakmaktaydı. 2000’li yıllarda, “Hristiyan kulübü” söylemini bir kenara bırakıp AB’ye daha olumlu bakmaya başlamıştır. Türkiye’nin AB’ye girişi İslam ülkeleri nezdinde olumlu gelişmeler getirecektir. Uzun vadede bölge ülkelerinde ekonomik ve demokratik açılımlara neden olabilecektir. Doğu Akdeniz ve Ortadoğu politikalarının belirlenmesinde İsrail dışında Türkiye’nin daha da ağırlığı olacaktır.
Aralarındaki sorunlardan ve farklı çıkarlardan dolayı bir araya gelemeyen İslam ülkeleri ve Türk cumhuriyetleri aslında AB'deki grup bilincine ve entegrasyonuna gıptayla bakmaktadırlar. Genel olarak Türkiye'nin AB'ye yakınlaşmasının Avrupa'nın Türk-İslam Dünyasıyla da ilişkilerini olumlu etkileyeceği öngörülmektedir.
Anahtar Sözcükler: Hristiyan Kulübü, İslam Ülkeleri, Türk Dünyası, Bütünleşme, Yakın Çevre. 

ABSTRACT/SUMMARY
           An intense Turkish and Muslim population within EU borders draws attention nowadays. This population covers Egypt and Northern African countries, Turkey, Pakistan, Turkish Republics as well as Middle East. EU is in contact with Islamic countries in the framework of good neighbourhood policy in the near surroundings and region under the name of “European-Mediterranean Process” as well as with Turkish Republics in the framework of post-independence “Technical Support Programme". EU has always taken more of an interest in these countries due to their energy resources.
           In the past, most of the Islamic countries were keeping their distance to the issue of integration into Europe for historical, ideological and religious reasons. In 2000s, they have begun to look on EU with favour and left the expression of "Christianity Club”. Turkey’s EU Accession will bring up improvements in the perspective of Islamic countries. In the long term, it may conduce to economic and democratic expansions in regional countries. In determining Eastern Mediterranean and Middle East policies, Turkey will preponderate in the region apart from Israel.
As a matter of fact, Islamic countries and Turkish Republics, which can not come together because of different interests and problems among each other, covet group understanding and integration in the EU. On the whole it is envisaged that as Turkey becomes closer to EU, Europe's relations with Turkish-Islamic World will be affected in a positive way.
Key Words: Christianity Club, Islamic Countries, Turkish World, Integration, Near Surroundings

 TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİK SÜRECİNE, İSLAM ÜLKELERİ VE TÜRK
CUMHURİYETLERİNİN YAKLAŞIMI
Remzi KOÇÖZ [*]

          1. TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİK SÜRECİ

Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecini kısaca özetleyecek olursak; Türkiye’nin Avrupa maratonu, Yunanistan'ın Avrupa Ekonomi Topluluğu’na (AET) 8 Haziran 1959 tarihinde yaptığı başvurunun ardından 31 Temmuz 1959 tarihinde AET’ye ‘ortak üye’ olarak katılma başvurusu ile başlar. [1]
Türkiye ile AB süreci 1959 yılındaki başvurunun ardından 1963 yılında imzalanan ‘Ankara Anlaşması’ ile resmiyet kazanır. 1973 yılında ‘Katılım Antlaşması’ imzalamasına rağmen 1976 yılında ilişkiler dondurulur. 1987 yılında tekrar ‘Tam Üyelik’ başvurumuza 20 Ay sonra 1993’ten önce değerlendirmeye alınmamız için siyasi, sosyal alanlarda gelişme kaydetmemiz (Kopenhag kriterleri) gerektiği görüşü iletilir. 1993 yılı imzaladığımız ‘Gümrük Birliği’ antlaşması, 1995 yılında onaylanarak, 1996 yılında uygulamaya geçer. 1999 yılı Helsinki Zirvesi sonucunda aday ülke olmamız kabul edilir. Bu zirvede yeni başvuran Doğu Avrupa ülkeleri için istenen şartları imzalamakla -1959 başvurumuza rağmen- Türkiye açısından süreç yeniden başlar.  2002 Aralık ayında gerçekleştirilen Kopenhag Zirvesinde ise, müzakere tarihi yerine  “Tarih için Tarih” ya da “Türkiye’ye Müzakere Tarihi için Tarih vermek için, Tarih verilmesi” olarak değerlendirilen bir tarih 17 Aralık 2004 verilir.
Türkiye-AB süreci açısından milat olarak adlandırılan 17 Aralık 2004 Zirvesinde; 3 Ekim 2005’de katılım müzakerelerine başlama kararı alınır. 20 Ekim 2005’te başlatılan tarama süreci,13 Ekim 2006 tarihinde tamamlanmasına rağmen 14-15 Aralık 2006 zirve kararı ile -ek protokol yükümlülükleri nedeniyle- Müzakereler askıya alınır.

2. TÜRKİYE İLE İSLAM DÜNYASI İLİŞKİLERİ
a)İslam Ülkeleri
İslam ülkeleri, nüfusun yarıdan fazlasının Müslüman olduğu ülkeler, İslam'ın resmi din olduğu ülkeler ya da en yaygın dinin İslam olduğu ülkelerdir. Dünyadaki 57 İslam ülkesinin 26’sı Asya, 26'sı Afrika, 2'si Avrupa, 1'i Asya-Afrika, 1'i Asya-Avrupa, 1'i Asya-Okyanusya kıtaları üzerindedir. Bu devletlerden 23'ü Arap, 7'si Türk hüviyetindedir. Günümüzde İslâm ülkeleri, 1.5 milyara yaklaşan nüfusa ulaşmıştır. Halen AB üyesi ülkelerde 15 milyona yakın Müslüman yaşamaktadır.[2]
İslam ülkeleri toplam dünya nüfusunun % 20'sini oluştururken, dünya üretiminin % 5'ini, ticaretinin % 8'ini ve doğrudan yatırımların % 8'ini alıyorlar. Kendi aralarındaki ticaret hacmi % 12 olup, petrol ticaretinin çıkarılması halinde ticari işbirlikleri % 2-3'lere düşmektedir. Dünyadaki hammadde kaynaklarının % 40'ına ve enerji kaynaklarının (Petrol-Doğalgaz) ise % 65'ine sahip olmalarına rağmen 27 İslam ülkesinde kişi başına düşen gelir 765 USD'nin altında seyrederken 21 ülkenin de aşırı borcu vardır.[3] Tüm bu zengin kaynakların varlığı yukarıdaki rakamlarda görüldüğü gibi İslam ülkelerinin ekonomisine ve halkın refahına yansımamaktadır.
b)İslam Konferansı Örgütü (İKÖ)
Bugün   İslam Ülkeleri'nin aynı çatı altında toplandığı tek kurum İslam Konferansı Örgütü'dür. Kısa adı İKÖ olan örgüt, 57 üyesiyle BM’den sonra en büyük uluslararası teşkilat olmasına rağmen, uluslararası arenada ağırlığını hissettirememiştir. 1969’da -Yahudi bir gencin, Mescid-i Aksa’yı yakmaya kalkışması üzerine- Fas’ın başkenti Rabat’ta, kurulan örgüte Türkiye 1976 yılında üye olmuştur. Ayrıca 5 gözlemci üye ülke bulunmakta olup, KKTC gözlemci üye statüsündedir.[4]
c)İslam Konferansı Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK)
1981 yılında yapılan IKÖ zirvesinde "Ekonomik İşbirliğinin Güçlendirilmesine Yönelik Eylem Planı" kabul edilerek 1984 Kazablanka zirvesinde Türkiye Cumhurbaşkanı’nın bu komitenin daimi başkanlığına seçilmesi ile örgüt kurulmuştur.
İslam Konferansı Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) Türkiye'nin başkanlığında 1984 yılından beri çalışmalarına devam etmektedir. Üye ülkeler arasında çok taraflı ekonomik ve ticari işbirliğinin geliştirilmesi ve koordinasyonu ile görevlidir. İslam Konferansına üye 57 ülke, İSEDAK'ın da üyesidir. Ayrıca KKTC’nin de dahil olduğu 5 gözlemci üye bulunmaktadır. Türkiye'de İSEDAK'ın faaliyetleri DPT Müsteşarlığı tarafından koordine edilmektedir. [5]
d)D–8 Projesi
Türkiye`nin soğuk savaş sonrası geliştirdiği küresel projelerden ilki Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ-1992),  ikincisi de D-8 Projesidir.  D-8, Türkiye’nin önerisiyle 1997’de İstanbul’da başlatılan, İslam ülkeleri arasında uzun vadeli bir işbirliğinin oluşmasına öncülük etme girişimidir. D-8 ülkelerinden sadece İran, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ/WTO) üyesi değildir.
Bu projeye dahil olan ülkelerden İran ve Pakistan ile Türkiye arasında Ekonomik İşbirliği Örgütü (ECO) ve İKÖ, Mısır, Endonezya, Malezya, Nijerya ve Bengladeş ile de İKÖ çerçevesinde bir işbirliği hareketi vardır. D-8 hareketinin KEİ ve ECO kadar potansiyelinin olduğu söylenemez. Büyük bir nüfusa (825 milyon kişi ve dünya nüfusunun %13.5'i [6]) sahip konumuyla, “D-8 Ülkeleri”, çok büyük bir pazar görüntüsü arz etmektedir. Ancak üye ülkelerin aynı coğrafya içinde olmamaları, çoğunun yeterli genişlikte bir ihracat yelpazesine sahip olmaması, bu büyük pazarda yer alan ülkelerin çoğunluğunun fakir ülkeler arasında olması en büyük engellerdir. D-8 hareketi, Türkiye’nin diğer bölgesel birlikteliklerle ilgisi ölçüsünde ve küreselleşme sürecinde, ticarî açıdan yine de olumlu bir hareket olarak değerlendirilebilir. [7]
e) Körfez-Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK)
II. Kuşak Arap ülkeleri ve Körfez ülkelerinden Bahreyn, Oman, Katar, Kuveyt, S.Arabistan, Birleşik Arap Emirliklerinin katılımı ile 1981 yılında kurulan Körfez-Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK), 2000 yılından bu yana uygulanan “Komşu ve Çevre Ülkeler ile Ticari ve Ekonomik İlişkileri Geliştirme Stratejisi”nde önemli bir yere sahiptir. Ülkemiz ile KİK arasında bir Serbest Ticaret Anlaşması (STA) yapılması yönündeki anlaşma 05.10.2005 tarihinde imzalanmıştır.[8]
f) Arap Ekonomik Birliği
Arap Ekonomik Birliği olarak 1944’de kurulan ve 22 Arap ülkesinin Arap Birliği oluşturmayı planladıkları ‘Arap Zirvesi’ olarak da adlandırılan kuruluştur.
Birlik olarak “Son 30 yılda 20 kez bir araya gelen 22 Arap lider, -ABD yanlısı politika izlemeleri nedeniyle-  Arap uluslarının hiçbir sorununa kalıcı çözüm getiremedi.”[9]  Soğuk savaş sonrasına göz atacak olursak; Filistin sorunu halen çözümlenememiş, Irak ise I. ve II. Körfez harekatı sonucu üçe bölünmenin sancılarını yaşamaktadır. ABD’nin Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesine (BOP/GOP) karşın Arap zirvesine katılan ülkelerin şu ana kadar ortak bir kararları veya somut bir yaklaşımları olmamıştır. Arap ülkelerinin kendi aralarındaki sorunlar, mezhep çatışmaları, İsrail’le ilişkilerdeki sorunlar da örgütün başarısızlık hanesine yazılıdır. Türkiye ise bu zirveye ilk kez 2006 yılında gözlemci olarak katılmıştır.
g)Avrupa-Akdeniz Süreci (Euromed)
AB’nin geliştirdiği Akdeniz politikası nedeniyle “Avrupa-Akdeniz süreci” adı altında düzenlenen toplantılar çok yönlü olarak 1985 yılından beri devam etmektedir. İşbirliği çalışmaları yanında 2006 yılında İstanbul’da 3 ayrı konuda toplantı yapılmıştır: Kadın konulu konferans, Düşünce kuruluşlarını konu alan konferans, kültürel miras kongresi gibi…
Birliğin genişlemesinin yanı sıra yakın çevredeki ülke ve bölgeler için iyi komşuluk politikası dokümanını hazırlayan AB, Kuzey Afrika başta olmak üzere bölge ülkelerini bu kapsamda değerlendirmektedir. AB, bölgenin enerji kaynaklarına doğal olarak ilgi duyarken, olası istikrarsızlıklar çekince nedeni olmaktadır. AB ülkeleri bölgede arzu ettiği ağırlığa sahip olmak için demokrasi ve ekonomilerin güçlenmesi sloganını kullanmaktadır.
h)Medeniyetler İttifakı
Medeniyetler İttifakı, Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezinin 11 Eylül 2001’de ABD’de, Mart 2004’te Madrid’de yaşanan terör saldırılarıyla güçlenmesi üzerine İspanya Başbakanı’nın önerisi ve Türkiye’nin katılımıyla son şeklini almıştır. Projenin amacı dünyanın yaşadığı buhranlı sürecin aşılmasıdır.
İki Akdeniz ülkesi eş başkanlığında yürütülen bu projenin sayesinde İslam-Hıristiyan dünyası arasındaki olası medeniyetler çatışması önlenmeye çalışılmaktadır. Medeniyetler İttifakı, büyük umutlar bağlanan bir proje olarak henüz emekleme aşamasında çalışmalarına devam etmektedr.

3. TÜRKİYE İLE ARAP ÜLKELERİ ARASINDA YABANCILAŞMA
Türkler, tarih boyunca hükümranlığı altındaki topraklarda hiçbir zaman emperyalist bir yaklaşım içerisinde olmadı. Özellikle halkı Müslüman olan ülkelerdeki insanlar, her alanda Türklerle eşit haklara sahipti. 400 yıl Türk idaresi altında yaşayan Araplar, her türlü iç ve dış saldırıya karşı güven içinde bir yaşam sürdüler.
19. yüzyılda bölgedeki doğal kaynaklara göz diken Batı ülkelerinin kışkırtmalarıyla Arap ülkelerinde esen bağımsızlık rüzgarı iddia edilenin aksine huzur ve güven ortamı sağlamadı. "Türkler Arap ülkelerinde sömürgecidir" iddiasıyla Arapları kışkırtan Batılı güçler, II. Dünya Savaşı sonuna kadar bu ülkeleri emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır.
Osmanlı’nın yerine kurulan yeni Türkiye'nin laik bir düzene bağlı kalması, Arap ve İslam dünyası ile ilişkilerinde tereddüt ve kuşkuları da beraberinde getirmişti. 1930'lu yılların sonunda Suriye'yle yaşanan Hatay sorunuyla ortaya çıkan Türkiye-Arap ülkeleri yabancılaşması, sistematik olarak Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında İsrail'i tanıyarak Doğu bloğuna karşı NATO (1952) ve Bağdat Paktı (1955) gibi örgütlere girmesiyle başladı. Türkiye'nin dış politikası da böylece batılı ülkeler ve İsrail'le yapılan anlaşmalar temeline oturdu.
a)Karşılıklı Etkileşim,  Yakınlaşma
Soğuk savaş sonrası; Doğu bloğunun yıkılması, I. Körfez harekatı, 11 Eylül saldırıları ardından Afganistan ve Irak’ın işgali ve BOP/GOP kapsamında değişen uluslararası koşulların elverişli olması,  başta İran olmak üzere körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkilerde, Filistin'deki İslami güçler ve en iyimser beklentileri bile aşan bir biçimde Suriye ile ilişkileri yeniden düzenleme çabalarında kendini gösterdi. Türkiye'nin dış politikasındaki bu değişim, Batı ve özellikle AB ülkeleriyle olan ilişkileri olumsuz etkilemedi. Böylece bölgedeki ülkelerle ve diğer dünya ülkeleriyle iyi ilişkiler, Türkiye'nin tarihinde ilk kez bu biçimde söz konusu oldu.           
         2004 yılında ilk kez bir Suriye lideri Türkiye'yi ziyaret etti. Suudi Kralı’nın Türkiye’yi 2006 yılında 50 yılı aşkın bir süredir ilk kez ziyaret etmesi, buna oldukça somut bir örnektir.
b)Hassas İlişkiler
Bunun aksine; “Güneyimizdeki İslam dünyasının Türkiye’ye bakış açısı Avrupa’dan daha önyargılı olmuştur. Türkiye’nin gelişmesi, yükselmesi Arap ülkelerini kıskandırmaktadır. Okul kitaplarında Osmanlıyı suçlayıcı ifadeler kullanılmıştır. İKÖ bağlamında bile KKTC’yi tanımaya yanaşmazken Hıristiyan Avrupa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile askeri ve ekonomik ilişkileri bizden daha yoğundur.” [10] 
Arap dünyasının hatırı sayılır bir bölümünde geçerli olan anlayış, “Cumhuriyet Türkiye’sinin yaptığı reformlar ve Batıya yanaşma politikalarıyla İslam’dan uzaklaştığı ve İslam dünyasına yabancılaştığı”[11] şeklindedir. Batıya bağımlılık açısından konuyu değerlendirirsek, sözkonusu ülkelerin her birinin Türkiye’den daha fazla Batıya bağımlı olduğu ortadadır. Petrol zengini Arap ülkelerinin servetlerinin önemli bir bölümü Batılı bankalarda tutulmakta, bir kısmı da silah alımına harcanmaktadır.
Endonezya’dan Fas’a kadar İslam ülkelerinin hemen hemen hepsi en az Türkiye kadar kalkınma hesaplarını Batıdan yapılacak sermaye ve teknoloji transferine bağlamaktadır. Bu ülkelerin bir kısmı (Bangladeş ve Afrika kıtasındakiler) dünyanın en fakir, altyapısı en yetersiz, en fazla dış yardıma muhtaç ülkeleri arasında bulunmaktadır.
 
4. İSLAM ÜLKELERİNİN TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİK SÜRECİNE YAKLAŞIMI
a)Mısır
Türkiye’nin AB üyelik süreci Arap dünyasında büyük bir dikkatle izleniyor. Mısır'ın önde gelen uzmanları değişik platformlarda bu konudaki görüşlerini aşağıdaki satırlara yansıyan şekilde dile getirmişlerdir.
“AB'ye üye ya da bu yolda ilerleyen bir Türkiye'nin İslam dünyasının global kültüre entegre olmasının yolunu açacağını” vurgulayan ‘El Siyassa El Davliya’ dergisi genel yayın yönetmeni Harb*da bu yolla insan hakları ve demokrasi gibi değerlerin daha hızlı bir şekilde Ortadoğu ve Arap dünyasında yankı bulacağını ifade ediyor. Harb, “Türkiye'nin kültürel ve kimlik olarak dünyadan izole bir Ortadoğu için çıkış yolu anlamına geleceğinin”[13]de altını çiziyor.
        El Ezher Üniversitesi Dekanlarından Rabbihi** "Türkiye İslam'ı, İslam'ın ahlakını onlara tanıtacaksa bu Avrupa ile İslam arasında bir köprü oluşturacaktır. Türkiye'nin AB'ye üye olmasını destekliyorum"[14] diye konuşuyor.
        Amerikan Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Programı Müdürü Korany'*** “Türkiye'nin Ortadoğu-Avrupa ve İslam ile Batı arasında köprü olduğunu, görüşmelerin sekteye uğraması durumunda bunun sadece Türkiye'ye değil, tüm bölge için büyük bir risk teşkil edeceğini” vurguluyor. Başta Mısır olmak üzere Ortadoğu genelinde Türkiye sık sık Avrupa ile geliştirmek istediği yakın ilişkilerden dolayı eleştirilirken, Avrupa'nın da demokrasi, insan hakları, medeniyetler arası diyalog gibi konularda Türkiye ile ciddi bir şekilde sınava tabi tutulduğunu belirtiyor.[15]
       Kahire Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dekanı Hasan Nafaa, “Türkiye'nin yerinin Avrupa ya da Batı değil İslam dünyası olduğunu, Türkiye ile AB arasında devam eden sürecin İslam dünyası üzerinde büyük bir etki meydana getireceğini” ifade ederken, her şeye rağmen “Türkiye'nin değerlerinden taviz vermemesi gerektiğinin” altını çiziyor. [16]
Mısır Eski Dışişleri Bakanı Mahir’e göre; “Mısır başta olmak üzere, bölge ülkelerinin AB ile birtakım anlaşmaları bulunuyor. Bunlar üyelikten çok işbirliğini öngören anlaşmalar. Sonuç olarak, Türkiye'nin AB'ne alınmasıyla birlikte dünya barışı için çok önemli bir adım da atılmış olacaktır. Bu şekilde farklı din, kültür ve gelenekler birbirini daha yakından tanıma fırsatı bulacak, önyargılar da ortadan kalkacaktır.” [17]
Emekli Büyükelçi Ganim'e*göre; “Türkiye, 1946'da NATO'ya üye olan ve İsrail'i ilk tanıyan Müslüman ülkeydi. Bir dönem İslam âlemine sırt çevirmişti. Fakat şimdi yeni bir durum söz konusuydu.”
Türkiye'nin Avrupa Birliği içinde İslam âleminin sesi olacağına inanan Ganim, bir ıyordu. Bir denge unsuru olarak, İsrail'in Avrupa ülkeleri üzerindeki etkisini ancak AB üyesi Türkiye tarafından kırabileceğirni düşünüyor.
Ganim'in önemli gördüğü ikinci husus; AB üyesi demokratik Türkiye'nin, İslam ülkeleri için bir model vasfı kazanacağıydı. Totaliter rejimler karşısında artık bir Türkiye örneği olacaktı. Ganim, "Arap ülkelerinde laiklik yoktur; ama İslamcılara karşı ağır baskılar vardır." diyor ve ekliyordu: "Arap ülkelerinde din-devlet ilişkileri konusunda da AB üyesi Türkiye'nin örnekliği, tarihî bir dönüm noktası olacaktır." [18]
Mısırlı yazar Fehmi Hüveydi’ye göre; “Türkiye coğrafi konumu itibarıyla Batı ile Doğu arasında zaten köprü niteliğinde. Türkiye’nin iki coğrafya arasında model olabilmesi için AB üyesi olması şart değil. Geçmişte Türkiye İslam âleminin en önde gelen ülkesiydi, şimdi Batı’nın en geri kalmış ülkesi durumunda. Bizlerin tercihi Türkiye’nin Batı’nın kuyruğu olacağına Doğu’nun önde gelen ülkesi olması. Türkiye, kendi menfaatlerini koruyabilmek için AB’ye üye olmak zorunda değil.“[19]
b)Lübnan
Lübnan kaynaklarını irdelediğimizde Türkiye’nin AB üyelik sürecini ciddi olarak takip eden Türkiye uzmanı ve ‘Schu'un al- Aussat’ dergisi yazı işleri müdürü Muhammed Nureddin’in görüşleri değer buluyor.
 Nureddin’e**göre; “AB üyesi bir Türkiye'nin Arap ve İslam dünyası-AB ilişkileri açısından da yararlı olacağı da aşikardır.
Hıristiyan Avrupa'nın Müslüman Türkiye'yi üyeliğe kabul etmesi, Avrupa'nın Müslümanlarla ilişkilerinde din etkeninin temel alınmadığının en önemli göstergesi olacaktır.
 AB üyesi bir Türkiye, benzer toplumsal şartlara sahip Arap ülkelerinde, yararlanılabilecek bir deneyim, bir fırsat olarak algılanabilir. Bu açıdan bakıldığında, Orta Doğu'nun demokratikleşmesi taleplerini de destekleyici bir etken oluşturacaktır.
Müslüman Türkiye'nin üyeliği, Avrupa ile İslam dünyası ile ekonomik ilişkileri sağlamlaştırmada ek bir yarar sağlayacaktır.
Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişkilerin Arap dünyasına olumlu veya olumsuz yönde etki etmesi, Arap - İsrail ilişkilerine endeksli olacaktır.
Müslüman ve Arapların çıkarlarına aykırı düşmeyecek ortak bir dış ve savunma politikasının varlığına da doğrudan bağlıdır. Aksi halde Türkiye'nin üyeliği, üye olmamasından daha büyük zararlara yol açabilir.” [20]
            c)Suriye
Suriye ile 2000’li yıllar sonrasında yaşanan yumuşamanın ardından karşılıklı ziyaretler sonrası verilen üst düzey beyanatlar Türkiye’ye destek niteliğindedir.
Suriye lideri Beşar Esad’ın, Başbakanımızın Suriye ziyaretinde, “Sayenizde AB’ye komşu oluyoruz” ve “Sizi örnek alıyoruz” şeklindeki ifadeleri ziyaretin Suriye açısından önemini ve Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakerelerine başlamasından duyduğu “heyecanı” gösteren ifadelerdir. Suriye’nin de AB ile ekonomik ilişkileri bulunmakla birlikte taraflar arasında daha çok ekonomik içerikli bir ortaklık anlaşmasının imzalanması gündemdedir. Suriye özellikle ekonomik anlamda içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtulmak için Türkiye’nin AB üyeliğini önemli görmekte ve bu sayede Avrupa’nın Orta Doğu’ya açılan kapısının Suriye olacağını düşünmektedir. Ekonomik boyutunun yanında, Batı’ya yakınlaşma ve dolayısıyla, özellikle Irak Savaşı sonrası oluşan uluslararası  baskı ortamından çıkış anlamında da Türkiye’nin üyeliği önemli görülmektedir. [21]
Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakerelerine başlaması sonrası Suriye’nin duyduğu heyecan diğer Arap ülkelerinin bakışını ortaya koyması açısından bir gösterge olabilir. Türkiye’nin bu sürece girmesi Suriye ve diğer Arap ülkelerini de hareketlendirebilir, demokratikleşme yönünde atacakları adımlarına hız kazandırabilir.
  d)Suudi Arabistan
Tarihin ve siyasi ilişkilerdeki gerginliklerin etkisi altında Suudilerin önemli bir kısmında; "Ankara'da İslam'ı uygulamak bir yana kendi nüfusuna Müslüman olduğu için zulmeden" bir yönetimin işbaşında olduğuna inanılıyor. ‘Wahhabi’, yani İslam'ın kökenlerine dönüş hareketinin Türkiye'nin din anlayışı ve uygulaması ile bağdaşmasını kimse beklememeli. Arap olmayan İslam ülkelerinin dini yorumlayış ve kendi yaşamlarına tatbik ediş biçimini bir türlü hazmedemiyorlar. Ortadoğu ve K.Afrika'nın en büyük ekonomisine, askeri gücüne ve çağdaş toplumuna sahip Türkiye'nin bölgede liderlik iddiasında olan Suudi ailesini ciddi şekilde rahatsız ettiği görülüyor.
 Suudilere göre, Türkiye ile ilgili olarak AB ülkelerinin ısrarla üzerinde durduğu husus aşağıda açıklanan iki temel sistemin gerçekleştirilmesine yöneliktir:
1-Türkiye'de İslamiyet'i, yasaların bir parçası veya bir kaynağı ya da sosyal ve ekonomik yaşamı düzenleyen ilişkilerin bir içeriği olmaktan çıkarıp sadece belleğin bir parçası, geçmişin ve medeniyetin tarihi bir uzantısı haline dönüştürüyor.
2-Türkiye'yi, tüm Orta Asya bölgesini, Arap Körfez ülkelerini, Şam diyarını, Mısır ve Sudan'ı yola getirme ve sindirme sürecinde hareket noktası haline getiriyor. [22]
e)Pakistan
Pakistan, Türkiye açısından Orta Asya ve Ortadoğu'daki Türk ve İslam ülkeleri arasında önemli işbirliği yapabileceğimiz en yakın dost ve kardeş ülkelerden birisidir.  İyi ilişkiler içinde olduğumuz Pakistan’ın Türkiye’nin AB sürecine yaklaşımı basına aşağıdaki şekilde yansımıştır.
"AB, Türkiye ile üyelik müzakereleri  için bir tarih belirlediği zaman, bu gelişme ‘binlerce  millik bir yolculuğun’ ilk adımı oldu. O zamandan bu  yana durumda temel bir değişiklik meydana geldi ve  AB'nin kurallarını kendi lehine değiştirmeyi tercih ettiğini söylemek abartı olmayacaktır. Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olma arayışı etnik ve dinsel önyargılar bataklığına saplanmış gibi görünüyor. Türkiye'nin, adaylığını bu bataklıktan kurtarıp  kurtaramayacağı su götürür bir meseledir. Kağıt üstünde Türkiye'nin kozlarında pek bir  değişiklik olmadı.”[23]
f)Yemen
Türkiye’nin AB sürecine Yemen basınının yaklaşımı aşağıda özetlenmiştir.
  Türkiye; jeopolitik, ekonomik ve kültürel sebeplerle hem  İslam ve Arap dünyasına, hem de Avrupa'ya karşı bir kimlik,  aidiyet ve yabancılaşma bunalımı yaşamaktadır. Bazı kişiler,  Türkiye'nin bir İslam ülkesi olduğunu, tarihsel ve ahlaki  değerler bakımından Avrupa ile hiçbir ortak yönü bulunmadığını  ifade etmektedirler.
 3 Ekim tarihine İslam dünyasının büyük ilgisi bu tarihin öneminin bir başka göstergesidir. AB’nin kararı aynı zamanda İslam dünyasına da gönderilecek olan güçlü bir mesaj olacağından tüm İslam ülkeleri bu süreci çok yakından takip etmiştir. Bu anlamda Türkiye’nin entegrasyonu hayati öneme sahiptir. [24]
g)İran
Tarih boyu, iki taraf da derin bir işbirliği ihtiyacı hissetse de, istenilen ilişki düzeyine ulaşmayı başaramamışlardır. Günümüzde de, bölgesel sorunlar karşısında ortak çıkarlara sahip olmalarına rağmen, ortak bir politika üretememekte, hatta zaman zaman birbirlerine ters politikalar takip etmektedirler.
İran, Orta Doğu’da siyasal İslam’ı yaymak ve radikal İslâmî grupları desteklemek peşinde olmuştur. Radikal İslami gruplar ve köktenci gruplar, Türkiye’yi Batı ve düşman kampında tanımlamaktadır. Reformcu blok Türkiye ile olan ilişkilerin geliştirilmesini istemekte ancak Reformcu-Muhafazakâr çatışması var olduğu sürece, İran-Türkiye ilişkisi kağıt üzerinde kalabilir ve şeffaf, açık, güvenilir bir zemine oturmayabilir. İran’da ve İran yetkilileri arasında, “Türkiye ABD’ye bağımlıdır ve ABD’den bağımsız bir dış politika üretmez” düşüncesi kırılmaktadır. Söz konusu durumun İran-Türkiye ilişkilerini olumlu şekilde etkileme gücü vardır.[25] İran, ABD’nin "Ortadoğu'da yeni stratejisi”  karşısında Türkiye ile iyi ilişkiler süreci başlatmıştır.
h) Kuzey Afrika (Fas, Tunus, Cezayir, Libya) Ülkeleri
Mağrip (Fas, Tunus, Cezayir) ve Maşrek (Mısır, Libya) ülkeleri olarak da adlandırılan Kuzey Afrika ülkeleri, siyasi ve ekonomik reform sürecinde AB ile ilişkileri geliştirmeyi oldukça önemsiyor. AB ise, bu ülkelerle komşuluk bağlarını uzun vadede güçlendirecek adımlar peşinde. Kuzey Afrika ülkelerindeki elit çevreler ise; “Türkiye'nin AB üyeliğinin sağlayacağı fırsatlar üzerinde de düşünüyorlar ve bu fırsatın Akdeniz'in güney sahillerine de verilmesini” istiyorlar. [26]

Özet Olarak;
Eski Osmanlı egemenliğindeki Arap ülkeleri ile aramızda sıcak bir ortam yaratılamamasının kökeninde I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında Arap nüfusun Osmanlı karşıtı cephede yer alması, Cumhuriyet Türkiye'sine -özellikle de laik sistemi nedeniyle- dostane sayılamayacak tavırlar geliştirilmesi, uluslararası alanda Kıbrıs gibi ulusal davalarımızda destek bir yana köstek olunması gibi gelişmeler yatmaktadır.
Arap otokratları uluslararası sistem ile ciddi meşruiyet krizi yaşadıkları toplumları arasında sıkışıp kalmışlar. Ortak kimlik ifade eden yegane unsurlar sınır aşan ortak problemlerdir. Arap ülkeleri arasında vizyon ve işbirliği eksikliği bir ortak modun yada bölgede bir Arap sisteminin oluşmasına engel olmuştur. Arap ülkelerinin bireysel olarak sorunlarını çözemeyecekleri ortadadır.
İslam ülkeleri ile ortak Pazar kurma projesi realist olmayan bir alternatiftir. Başlıca nedeni İslam dünyasının siyasi irade olarak böyle bir çalışmasının olmamasıdır. Demokratik bakış açısı ve Teknolojik gelişme yoktur. Bunlar olmadığı gibi bu ülkelerin birbirleri ile sınır sorunları, toprak anlaşmazlıkları vardır. Türkiye ile eskiden beri devam eden husumetleri bugün kendi aralarında da mevcuttur. I.Dünya savaşı sonrası soğukluk iki taraf içinde güvensizlik gerekçesidir. İngiltere’nin bölgeyi kontrol altına alıp, Türklerin -batıya yönelik politikaları sebebiyle- İslam’dan uzaklaştığını ortaya atmaları Araplarda böyle bir anlayışın yerleşmesine sebep olmuştur.
İslamcı kesimin ezici bir çoğunluğu Avrupa ile bütünleşmeye tarihsel, ideolojik ve dinsel nedenlerle soğuk bakmaktaydı. Onlar için Avrupa tarihi düşmandı ve Avrupa Topluluğu bir Hıristiyan kulübüydü. 2000’li yıllara doğru ve sonrasında bu kesim, “Hıristiyan kulübü” söylemini bir kenara bırakıp AB’ye daha olumlu bakmaya başlamıştır.
Ortadoğu ve İslam ülkelerinin yöneticileri, diplomatları, akademisyenleri ve önde gelen uzmanlarına göre; Türkiye-AB sürecinin başarıyla sürdürülmesi durumunda İslam dünyasındaki demokratikleşme süreci de büyük bir ivme kazanacaktır!
Hem bütün Müslümanlarca sayılan, hem de Batı’yla güçlü ilişkilere sahip olan Türkiye’yi, Ortadoğu’da lider rolü üstlenebilecek tek ülke olarak görenler olduğu kadar, “AB üyesi bir Türkiye Ortadoğu ülkeleri için de çıkış yolu olacak” şeklinde İslam ile Batı arasında köprü vazifesi görebileceğini ifade edennlerde mevcuttur.

5. TÜRKİYE’NİN TÜRK CUMHURİYETLERİ İLE İLİŞKİSİ
a)Türk Cumhuriyetleri
Türk Cumhuriyetleri; 1’i Kafkaslarda, 4’ü Orta Asya’da yaklaşık 60 milyonluk bir nüfusa sahip bir coğrafyadır.
II. Dünya Savaşı sonrası başlayan ve 45 yıl süren Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’e açılmasını önleyecek yayılmacılığına karşı tampon görevini gören Türkiye, “Batı’ya yönelik” bir siyaset izlemiş, bu yöneliş NATO’ya üyelik ve AET’ye entegre olma çabası ile daha da belirginleşmiştir. Türkiye Batı’ya yönelik politikasını her türlü engel ve pürüze rağmen sürdürmeye çalışırken, Orta Asya çoğunlukla ihmal edilen bölge olarak geri planda kalmıştır.
            Türkiye’nin Orta Asya’da bağımsızlıklarını kazanan cumhuriyetlere yaklaşımı, onların siyasi bağımsızlığına ve ülke bütünlüğüne saygı ve karşılıklı kazanım temelinde şekillenmiştir. Türkiye bu anlayıştan hareketle, herhangi bir ayrımcılık yapmaksızın bu bağımsız devletleri tanıyan ilk devlet olmuştur. Bölgede ortaya çıkan tüm cumhuriyetlerde büyükelçiliklerini ilk açan devlet de yine Türkiye’dir.
b)Türk Cumhuriyetleri Politikası
            Sahip olunan kaynakların ortak fayda temelinde kullanılacağı politikaların oluşturulması, üretim-paylaşım stratejileri geliştirilerek, çok boyutlu işbirliği temelinde ortaklıklar kurulması sürecine geçişin sağlanmasıdır.
            Türk Cumhuriyetleri ile gerek ikili bazda yürütülen çalışmalar, gerekse 2000 yılında uygulamaya konulan “Komşu ve Çevre Ülkeler ile Ticari ve Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi" çerçevesinde, ülkemizin bölgedeki gücünün pekiştirilmesinin yanı sıra, anılan ülkelerle çok yönlü ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilerek, bölgemizde refah ve istikrarın sağlanması amaçlanmıştır.
c)Ekonomik İşbirliği Örgütü (ECO)
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı olarak da bilinir. ECO ilk olarak 1985'de kurulmasına rağmen kökeni Soğuk Savaş döneminde Sovyet karşıtı blok olarak kurulan CENTO (1959) ve Kalkınma için Bölgesel İşbirliği (RCD-1964) teşkilatlarına dayanmaktadır. Kurucuları Türkiye, İran ve Pakistan'dır. 1992 yılında Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla Orta Asya cumhuriyetleri Kazakistan, Kırgızistan. Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Afganistan ve Azerbaycan'ı kapsayacak şekilde genişlemiştir. ECO üyeleri kültürel ve ekonomik alanda işbirliğini hedeflemektedir. 2015 yılına kadar serbest ticaret bölgesi olmak da hedefler arasındadır. Hedeflerinden bir diğeri ise üyeleri arasında platform oluşturmaktır.[27]
d)Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA)
Türkiye’nin Orta Asya cumhuriyetlerine sağladığı doğrudan yardımı koordine etmek amacıyla 1992 yılının Ocak ayında “Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı” (TİKA) kurulmuştur. TİKA’nın amacı Ankara ve Orta Asya başkentleri arasında ekonomik, kültürel ve teknik işbirliğinin geliştirilmesi olarak belirlenmiştir. TİKA bölge cumhuriyetlerinde kurduğu temsilcilikler aracılığıyla işbirliğine katkı adına çalışmalarını sürdürmektedir. Bugün 3 kıta 22 ülkede ülkesel/bölgesel projelerle vizyonunu genişletmiştir.[28] Ancak teknik yardımın ana mantığı olan yardım yapılan ülkeye yönelik ihracatın artması, ekonomik bağların güçlendirilmesi gibi konular göz ardı edilmiştir. 
Türkiye’nin Orta Asya cumhuriyetleri ile ilişkilerini geliştirmeye yönelik en etkin araçlarından birisi de Türk Eximbank kredileri olmuştur. Türkiye-Orta Asya ilişkilerinin ana eksenlerinden birini Türkiye’deki bazı vakıfların ve kısmen de devletin inisiyatifi ile geliştirilen eğitim çalışmaları oluşturmaktadır. Orta Asya’da faaliyet gösteren pek çok Türk firması Türkiye’nin en etkin kolu olarak değerlendirilmektedir. [29]
Tüm bu çalışmalara rağmen, Türkiye Orta Asya cumhuriyetleri ile ortak çıkarlara dayalı somut bir siyasi zemini oluşturmada beklenen başarıyı sağlayamamıştır. Bu nedenle Türkiye’nin bölgede önemli bir aktör haline gelmesinin önündeki engellerin ve sorunların objektif bir yaklaşımla tespit edilmesi gerekmektedir. 
Türkiye’nin Orta Asya cumhuriyetlerine ilişkin siyasi amaçlarının istenilen başarıya ulaşmamasının hem içsel hem de dışsal nedenleri vardır.
Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı Özal döneminde kazandığı Orta-Asya perspektifini koruması ve geliştirmesi diğer dış politika konuları içinde gerekli görülmektedir.
Duygusal yaklaşımları bir tarafa bırakacak olursak, ülkeleri birbirine bağlayan ekonomik ve siyasi çıkarlardır. Din, dil, ırk ve tarihî temellerin ortak olması ise, bu ilişkilerde öncelik ve güvenilirlik sağlayacaktır.[30] Dolayısıyla Türkiye Orta Asya’da “eşitler arası ilişki” algılamasıyla, karşılıklı çıkarların sağlanması yaklaşımını esas almalıdır.
e)Türk Dili Konuşan Ülkeler Doruk Toplantısı
17 Kasım 2006 tarihinde 8.Türk Dili konuşan ülkeler zirvesi için Antalya’da bir araya gelen Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan devlet başkanları; başta Kıbrıs sorunu, İKÖ’ nün etkin kılınması, Türk Dili konuşan ülkeler arasındaki ekonomi ve ticaret yanında çok taraflı ortak tasarılara ivme kazandırılmasının önemini vurgulamışlardır. Devlet başkanları, Kazakistan’ın 2009 AGİT dönem başkanlığı adaylığını mutlulukla karşılarken, Türkiye’nin 2009-2010, Kazakistan’ın 2010-2011, Kırgızistan’ın 2012-2013 dönemleri BM Güvenlik Konseyi adaylıklarına destek vermişlerdir.
Bu ülke liderleri; Türkiye’nin AB üyeliği yolunda ilerlemesinden duydukları memnuniyeti dile getirmişler aynı zamanda Avrasya coğrafyasının da önemli bir ülkesi olan Türkiye’nin AB’ye üye olmasının bölgenin siyasal, ekonomik ve toplumsal kalkınmasına ivme kazandıracağına ve bölge ile AB arasındaki bağları pekiştireceğine inandıklarını belirtmişlerdir.[31]

6. TÜRK CUMHURİYETLERİNİN AB İLE İLİŞKİLERİ
Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleri; sahip oldukları enerji kaynakları nedeniyle, Afganistan ve İran gibi dünya siyaseti açısından problemli olan ülkelere yakınlıkları sebebiyle her zaman AB’nin ilgi alanında olmuştur. Almanya’nın dönem başkanlığında AB-Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerinde yeni stratejiler geliştirmiştir. 60 milyona yaklaşan nüfusları ile bölge ülkeleri AB ile önemli ortaklıklar kurabilirler. AB bölgede “genişletilmiş komşuluk düzeyinde, yeni bir güven ortamı yaratabilme ve yoğun ilişkiler kurabilme projesini” yürütmektedir. [32]
            Bölge ülkelerinde otokratik yönetimler, hukuk devletinin olmaması, insan hakları ve özgürlükler açısından birçok eksikliğin bulunması, buna karşılık yoksulluğun yaygın olması ve organize suçların yaşamın her alanında göze çarpması, temel sorunlar olarak sıralanabilir.
AB’nin teknik yardım programı (TACIS) çerçevesinde yürüttüğü ilişkiler uzun vadede bölge ülkelerinde siyasi liberalizmin önünü açacak, devletlerin tek parti idaresinden uzaklaşıp parlamenter demokrasiyi ve piyasa ekonomisini benimsemelerine neden olabilecektir. [33]
Türk cumhuriyetleri bağımsızlık sonrası AGİT, Avrupa Konseyi, NATO gibi kuruluşlarla ortak programlar için çaba içerisindedirler.

7. TÜRK CUMHURİYETLERİNİN TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİK SÜRECİNE YAKLAŞIMI
a)Azerbaycan
Azerbaycan; Türkiye’ye en yakın, AB ile komşuluk politikası içerisinde Kafkasya özelinde güçlü bir ilişki sürdürmektedir. Karadeniz havzasına dahil olarak Türkiye’nin üyesi bulunduğu KEİ’ye de üyedir.
Azerbaycan’ın Ankara Büyükelçisi Aliyev’in bir röportajında, “Avrupa Konseyi'nin üyesiyiz. Avrupa Birliği'ne biz diyoruz ki; Türkiye girsin kapıları açsın biz de onun arkasından gideceğiz. Biz batı ile entegrasyonu istiyoruz, NATO ile çok yakın işbirliğimiz var ve inşallah gelecekte de NATO'ya üye olmak istiyoruz. Yolumuz batı demokrasisi, batı teknolojisi, batı medeniyeti, Avrupa”[34] demesi Azerbaycan’ın her platformda Türkiye’nin AB sürecine sıcak baktığını göstermektedir.
b)Kazakistan
Asya'nın merkezinde denize çıkışı olmayan bir kara ülkesi Kazakistan'ın Türkiye-AB sürecine bakışını; Kazakistan'ın Ankara Büyükelçisi Tursunbayev şöyle özetlemektedir: “Şimdi Avrupa birleşiyor, Araplar birleşiyor, Farslar birleşiyor. Biz niye Türk Dünyası olarak birleşmeyelim. Tarihimiz, dilimiz, dinimiz bir diyoruz, ama siyasî olarak bir bütünleşmede bulunmuyoruz. Onlardan daha sağlam işbirliği yapmalıyız. Kimse bize yan gözle bakmaya cüret edememeli. Bütünleşmemiz lazım. Şimdi AB Türkiye'ye karşı tavır alıyor; insan hakları, ekonomik sorunlarla Türkiye'nin içişlerine karışmak istiyor. Bütün dünya iyi bilsin ki bugün Türkiye yalnız değil, Kazakistan yalnız değil, Türk Dünyası yalnız değildir.”[35] Tabi bu bakış açısı şimdilik ütopyadan öteye gidemeyecektir.
“Ortalık Asya Devletler Birliği'ni kurmayı teklif ediyorum. Bizim ekonomik çıkarlarımız, tarihî-kültürel köklerimiz, dilimiz, dinimiz, ekolojik sorunlarımız, dış tehditlerimiz ortaktır. AB mimarları, bizim bu ortak noktalarımızı ancak hayal edebilirlerdi. Biz sıkı ekonomik entegrasyonu başlatmalıyız. Ortak Pazar ve ortak para birimine doğru ilerlemeliyiz. Ancak bu durumda biz, hepimizi tek vücut olarak gören ulu atalarımıza lâyık olabiliriz” [36] diyen Kazakistan devlet başkanı Nazarbayev, 2006 yılında “Türkiye’nin AB üyeliği yolunda ilerlemesinden duydukları mutluluğu” dile getirmiştir.
c)Kırgızistan
Dünyanın en büyük destanına (Manas) sahip olan Kırgızlar, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin en küçük grubunu oluştururlar. Türkiye’nin AB üyeliği yolunda Devlet Başkanı düzeyinde; “Avrasya coğrafyasının da önemli bir ülkesi olan Türkiye’nin AB’ye üye olmasının bölgenin siyasal, ekonomik ve toplumsal kalkınmasına ivme kazandıracağına ve bölge ile AB arasındaki bağları pekiştireceğine inandıklarını”[37] belirtmişlerdir.
d)Özbekistan
Bütün Türkistan'ın coğrafî ve kültürel merkezi konumundaki Özbekistan, 22 milyona yaklaşan nüfusu ile de bölgenin geleceğini elinde tutmaktadır. Özbekistan dış politikasının temelini, siyasi ve askeri örgütlerden çok, ekonomik işbirliği konulu uluslararası örgütlerle ve düzenlemelerle ilişkilerin geliştirilmesi oluşturmaktadır. Rusya ve Çin’in önderliğini yaptığı ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) adını alan kuruluşa Özbekistan’ın üye olma gerekçesinin de ekonomi ağırlıklı olduğu söylenebilir. Özbekistan, ortak güvenlik ve istikrar ortamının güçlendirilmesini ve genişletilmesini amaçlayan NATO’nun Barış İçin Ortaklık (BİO) Programı’na Temmuz 1994 yılından itibaren katılarak, ABD, Norveç, Kazakistan, Kırgızistan’da yapılan çeşitli askeri tatbikatlara iştirak etmiştir.[38]
Özbekistan ve Türkiye’deki yetkililer, son yıllarda tüm çabalara rağmen iyileştirilemeyen ikili ilişkilerin nasıl düzeltilebileceği konusuna eğilmiş durumdadırlar. Her iki ülkenin siyasi iradeleri de bu konuya çok önem verdiklerinden Türkiye Özbekistan ilişkileri konusunda olumlu gelişmeler beklenmektedir. [39]

            e)Türkmenistan

Türkmenistan küçük bir ülke olmasına karşın dünyanın en büyük doğal gaz kaynaklarına sahiptir. Buna rağmen sosyal açıdan dünyanın en yoksul ülkeleri arasında yer alan Türkmenistan BM, İKÖ, BDT gibi uluslararası kuruluşlara üyedir.
Türkmenistan ve Türkiye arasındaki yakınlaşmayı, bir süre önce vefat eden eski Cumhurbaşkanı Türkmenbaşı: "Ben bağımsızlığımızı ilan ettiğim gün Türkmenistan ve Türkiye’nin iki devlet, fakat tek ulus olduğunu belirtmiştim. Dinimiz, kültürümüz ve kökenimiz aynı. Biz, Türkmenler olarak buna seviniyoruz ve Türk kardeşlerimizin de sevinmesini istiyoruz" [40] şeklinde dile getirmiştir.

8. TÜRKİYE'NİN TARAF OLDUĞU BÖLGESEL BÜTÜNLEŞMELERİN
AB İLİŞKİLERİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
AB, bölgesel bütünleşmelere en başarılı örnek olarak gösterilmektedir. Bu bütünleşme farklı bütünleşmelerin silsilesi ile bu boyuta ulaşmıştır. AFTA*, NAFTA** ve MERCOSUR*** amaçları doğrultusunda en başarılı bölgesel bütünleşmeler olarak gösterilebilir.
Türkiye’ninse AB bütünleşmesine katılma uğraşısı bir serüvene dönüşmüştür. Türkiye AB’ye üyelik hedefi yanında diğer bölgesel bütünleşmelerin yakalamış oldukları başarıyı yakından takip ederken, bir yandan da ABD-AB ekseni dışında kalan dinamik ekonomileri de gözlemlemeli, bölgesel bütünleşmeler kapsamında önemli pazarlara girmek için köprü olabilecek küçük pazarları dikkatle takip etmelidir.
Türkiye’nin coğrafî konumuna ve dış ticaretine bakıldığı zaman, gelecek 5-10 yıllık bir dönemde, ithalat ve ihracat üzerinde etkili olabilecek üç bölge göze çarpmaktadır. Birincisi AB ve EFTA* ülkelerinin oluşturduğu bölge, ikincisi Orta Avrupa ve KEİ Projesine dahil olan ülkelerin oluşturduğu bölge ve üçüncüsü ECO bölgesidir. [41]
Son yıllarda KEİ, EKO ve D-8 gibi girişimlerin, siyasi sorunlar yaşamakta olduğumuz AB ve diğer geleneksel pazarlarımıza alternatif olarak sunulmaya çalışılmasının, “Türkiye için tek başına yeterli bir ticaret alanı oluşturabileceği” çerçevesindeki yansımaların gerçekçi olmadığı aşikardır. Bu ülkelerle dış ticaretimizi ve yatırım ilişkilerimizi geliştirme potansiyeli tabi ki vardır ve bu potansiyeli harekete geçirmek için ilave çaba gösterilmelidir; ancak, bu potansiyel, görünür gelecekte AB ile ilişkilerimizi/ticaretimizi oran, kalite ve teknolojik standartlar yönünden geliştirecek boyutlarda değildir.[42]
Aşağıdaki tablo/şekil ‘Türkiye'nin Bölgesel Bütünleşmeler İçindeki Yerini’ gösteren şemadır.[43]

Türkiye`nin soğuk savaş sonrası küresel arenada ekonomik ve siyasi bütünleşmeyi hedefleyen iki projesinden birincisi 1992 de resmiyet kazanan KEİ, ikincisi de D-8 Projesiydi. D-8 Projesi, Avrupa Birliği Dış Ticaret Rejimi'ne uyumu amacıyla tamamlamamız gereken "Tercihli Ticaret Anlaşmaları"nı bir süre ikinci plana itmişti. Birinci proje AB, ikinci proje de daha çok ABD tarafında kuruluş aşamasında endişe doğurmuşsa da, günümüzde her iki proje yavaşlatılmış, durağan bir seyir izlemekte, bir nevi canlandırılmayı beklemektedir.
Türkiye’nin bu tür bölgesel hareketleri başlatması ve ciddî bir şekilde takip etmesi, Dünya’ya tek yönlü veya daha dar açıdan bakmasından mutlaka daha iyi ve yararlıdır. Bu girişim ve projelerin sadece ekonomik olarak değil, siyasî, sosyal ve kültürel alanda da olumlu sonuçları olabilecektir.

9. SONUÇ / DEĞERLENDİRME
a)Olumlu Yaklaşımlar
ü  AB’ye soğuk bakan İslam ülkelerinin ezici bir çoğunluğu günümüzde; “Hıristiyan kulübü”
söylemini bir kenara bırakıp AB’ye daha olumlu bakmaktadır.
ü  Türkiye’nin din farklılığı veya bir başka faktör öne sürülerek AB’den dışlanması, tüm
dünyada AB değerlerinin sorgulanmasına yol açacağı gibi özellikle AB üyesi ülkelerde yaşayan Müslümanlar bakımından yeni gerilimlere ve sorunlara neden olabilecektir.
ü  Türkiye’nin AB ve Türk-İslam Dünyası arasında kuracağı köprü, bu geniş coğrafyadaki
insanların huzur ve barış içinde yaşamasına, hayat kalitesi ve refah düzeylerinin artmasına vesile olacaktır.
ü  Arap aydınları ve İslam ülkelerindeki modernistlerin, Türkiye’yi model ve referans alarak,
AB-Türkiye-İslam üçgenini ve Türkiye'nin global önemini anlamaya çalışmaktadırlar.
ü  Genel olarak Türkiye'nin AB'ye yakınlaşmasının Avrupa'nın Türk-İslam Dünyasıyla da
ilişkilerini olumlu etkileyeceği öngörülmektedir.
b)Olumsuz Yaklaşımlar
ü  Türk- İslam Dünyasındaki AB karşıtları (radikaller)  tarafından Türkiye'nin, Avrasya, 
Türk Dünyası ve İslam Dünyası gibi birlikteliklere yönelmesi istenmektedir.
ü  Türkiye, AB üyeliği ile ABD’nin Truva atı olacaktır.
ü  Türkiye, Avrupa ve Türk-İslam Dünyası arasındaki ilişkiler o denli karışık pürüzlüdür ki,
bu ilişkilerin gelişimi konusunda yerli bir öngörüde bulunmak hemen hemen olanaksızdır. 
ü  Gerek Türkiye ile Türk-İslam Dünyası, gerekse Türkiye ile AB ilişkileri çok katmanlı
olması ve öngörülere açık olmaması, sürecin de karmaşık seyretmesi nedeniyle, Türkiye ile AB ilişkilerinin geleceği hakkında bir tahminde bulunmak oldukça zordur.
          c) Genel Değerlendirme
ü  Aralarındaki sorunlardan ve farklı çıkarlardan dolayı bir araya gelemeyen, İslam ülkeleri ve
Türk cumhuriyetleri aslında AB'deki grup bilincine ve entegrasyonuna gıptayla bakmaktadırlar.
ü  Türkiye, İslam ülkeleri ve Türk cumhuriyetleri tarafından demokrasi, insan hakları ve
özgürlükler açısından örnek alınan bir konumdadır.
ü  Bu ülkelerde demokrasi deneyimleri pek başarı sağlayamamış, hanedanlıklar, askeri ya da
oligarşik diktatörlükler sürdürülmektedir.
ü  Bu ülkelerin petrol gelirleri dışında bağımsız düşünme potansiyeli çok zordur. Gelenek, din,
statüko sarmalını yırtmaları da çok zaman alacaktır.
ü  Bu ülkelerde genellikle resmi olarak ulusal görüş yoktur. Kamuoyu yoklamaları yoktur. Bir
bakıma kapalı toplum yapısı gözlenmektedir.
ü  Bazı İslam ülkeleri ve Türk cumhuriyetlerinin rejimleri olmasa bile toplum olarak,
kamuoyu şeklinde Türkiye’nin gelişimini takipleri olmaktadır. Bir açıdan küreselleşme rüzgarı bunu tetiklemektedir.
ü  17 Aralık 2004 Türkiye gündemli Avrupa zirvesini Avrupalı ülkelerden çok Asya ve 
Ortadoğu ülkelerinin basın mensupları takip etmiştir. Bu görüntü İslam ülkeleri ve Türk cumhuriyetlerinin konuya duyarlılığın bir göstergesi olabilir.
ü  Duygusal yaklaşımları bir tarafa bırakacak olursak; ülkeleri birbirine bağlayan
ekonomik ve siyasi çıkarlardır.”
ü  Din, dil, ırk ve tarihî temellerin ortak olması ise, bu ilişkilerde “öncelik ve güvenilirlik”
sağlayacaktır.
ü  Türkiye “eşitler arası ilişki” algılamasıyla, karşılıklı çıkarların sağlanması yaklaşımını
esas almalıdır.
Sonuç olarak;
Türkiye'nin Türk Dünyası ve İslam ülkeleri ile kuracağı iyi ilişkilerin, bölgesel birlikteliklerin/bütünleşmelerin Türkiye'nin bölgesinde etkin bir güç olarak önünü açacağını, Avrupa Birliği üyeliğini hızlandıracağını ve Avrupa Birliği karşısında elini güçlendireceğini değerlendiriyorum. (2007)

KAYNAKÇA:
Acar, Mustafa, “Avrupa Birliği Üyeliği’ne Tepkiler”,  C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 2, Sayı 2.
Akdemir, Erhan,Komşuluk politikası çerçevesinde AB'nin Kuzey Afrika'ya bakışı”, 19.06.2007, ABHaber Yorum, www.abhaber.com/haber_sayfasi.
Ammari, Ali Al, "Türkiye AB Kapısında  Uzun Süre Bekleyecek", 22.06.2006, Al Thawra gazetesi,  www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/avrupabirligi/2003/06/27x06x03.htm.
Ayhaber Dergisi,  "Ahmet Yesevi Üniversitesi Türk Dünyası'nda Çok Önemli Bir Görevi Yerine Getiriyor", Sayı 4, Kasım-Aralık 1997.
Ayhaber Dergisi,  “Kazakistan Halkına Sesleniş”, Sayı:30, Haziran 2005.
Celasun, Merih, "1995-2000: Türk Ekonomisinin Gündemi",  Türkiye Sorunlarına Çözüm Arayışları, Boyut Kitapları.
Demirağ, Yelda, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye’nin Orta Asya Siyasetinde Gelinen Nokta”, Jeopolitik Dergisi, Sayı:5.
Gülerce, Hüseyin, “Kahire'de Abant Heyecanı”, 1 Mart 2007,  Zaman Gazetesi.
Haber Analiz, "Ermeni Lobisinin Hevesi Kursağında Kalacak",23.05.2005,www.haberanalız.com
Jones, Gareth, “Türkiye’nin B Planı Mı?.. Türkler Orta Asya’yı Yeniden Keşfediyor”, 10 Ağustos 2005, www.turksam.org/tr/yazilar.
KAÇAR, Bülent, ‘Türkiye ile AB arasındaki Ticari ve Ekonomik İlişkilerin Gelişimi’, Ataum Merkezi Yayınları, Ankara 1999
Kanbolat, Hasan,Özbekistan Cumhuriyeti 15 Yaşında”,14 Eylül 2006, www.asam.org.tr
Keskin, Arif, “Tüm Boyutları ile Türkiye-İran İlişkileri”, Stratejik Analiz, C.5, Sayı53, Eylül 2004
Kıraç, Gürol, “ AB’nin Orta Asya Politikası”, 18.07.2006, www.tusam.net/makaleler
Mahalli, Hüsnü , “Zirve” , Akşam Gazetesi, 27 Mart 2007   
Mahir, Ahmet, AB üyesi Türkiye'nin Ortadoğu'daki etkinliği artacak”, Haber,  12 Aralık 2004, Zaman Gazetesi
Nebioğlu, Hüsamettin, “Bölgeselleşme hareketleri bağlamında 21’inci yüzyılda Türkiye”
Nureddin, Muhammed, Türkiye, Avrupa ve Türkiye ile İslam dünyası ilişkileri”, 11.02.2007,
Oğan, Gökçen, “Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi'nin Düşündürdükleri”, 1 Aralık 2006, www.asam.org.tr
Oğan, G.,Türkiye'nin Orta Asya Politikasının Açmazları”, 1 Eylül 2006, www.asam.org.tr
Orhan, Oytun,Erdoğan’ın Suriye Ziyareti Neden Önemli?”, 23 Aralık 2004, www.asam.org.tr
Önal, Cumali, “AB üyesi bir Türkiye Ortadoğu ülkeleri için de çıkış yolu olacak”, Dış Haberler, 02/10/2005,  www.zaman.com.tr,
Özden, Tuba, “Demokrasi gelecekse biz getirmeliyiz”, Mısırlı yazar Fehmi Hüveydi ile röportaj, Sayı:573,  28.11.2005, Aksiyon Dergisi  
Saleem, Halid, "Türkiye Avrupa'ya Kabul Edilecek mi?", 10. 03.2007, Pakistan Observer,  www.abgs.gov.tr/index.
Trakya Net Haber,  "Türkmenistan ve Türkiye Arasındaki İlişkiler", 30.03.2007,
 www.trakyanethaber.com.
Türeli, Pınar, Özbekistan-Türkiye Dostluğa Çapa Attı”, 30.03.2007, Global Yorum Internet Dergisi,  www.globalyorum.com
Yolcu, Ekrem ,Yeni Rehber Ansiklopedisi”, Türkiye Gazetesi, 10. cilt  
Yusuf,Halit,Anahtar Ülke Türkiye”,11/11/2005, www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=169594
http://www.cnnturk.com/DUNYA/haber_detay.asp, 13 Mayıs 2006
http://www.tika.gov.tr



[*] Polis Başmüfettişi, 1.Sınıf Emniyet Müdürü,  EGM Teftiş Kurulu Başkanlığı.
[1] “1959 yılında, Türkiye’yi daha kuruluşunun ilk yıllarından itibaren AET ile ilişki kurmaya iten etkenlerin başında  
    politik nedenlerin yer aldığını görürüz. Bu durum, Türkiye’nin Batı dünyası içerisindeki konumunu koruma ve   
    geliştirme açısından önemli sayılabileceği gibi, genç cumhuriyetin yeniden şekillenen dünya haritasındaki ve
    bulunduğu coğrafyadaki güvenlik arayışının da bir ifadesidir. 1959 yılında Yunanistan’ın resmen başvurusunun
    arkasından AET dışında kalma durumunda Batıdaki konumunu yitirme olasılığı Türkiye’nin de aynı tarihteki
    başvurusuyla neticelenmiştir.”
    Bülent KAÇAR, ‘Türkiye ile AB arasındaki Ticari ve Ekonomik İlişkilerin Gelişimi’, Ataum Merkezi Yayınları,  
    Ankara 1999, s.5 
[2] Ekrem Yolcu,Yeni Rehber Ansiklopedisi”, Türkiye Gazetesi, 10. cilt
   erişim tarihi: 01/03/2007
[4] http://tr.wikipedia.org/wiki/IKO, erişim tarihi: 01/05/2007 
[6] http://www.cnnturk.com/DUNYA/haber_detay.asp, 13 Mayıs 2006, erişim tarihi:01/07/2007
[7] Hüsamettin Nebioğlu, “Bölgeselleşme hareketleri bağlamında 21’inci yüzyılda Türkiye”, © DPT.YBM 1997,  
   2001, e-kitap, s.213, http://ekutup/dpt.gov.tr/ab/nebioglh/bolge.html, erişim tarihi:01/07/2007
[8] Osman Y. Bekaroğlu’nun 11.04.2007 tarihinde MGA‘da yapmış olduğu “Türkiye- II. Kuşak Arap ülkeleri Ticari ve
  Ekonomik İlişkileri” konulu konferans sunumlarından.
[9] Hüsnü Mahalli , “Zirve”, Akşam Gazetesi, 27 Mart 2007   
[10]  Kamuran İNAN’ın 14. 03. 2007 tarihinde MGA’da yapmış olduğu “AB”  konulu konferans anlatımından.
[11] Arap dünyasının değişik ülkelerinden ABD’ye gelen, pek çoğu master ve doktora düzeyinde ihtisas yapan
     öğrencilerin ezici bir çoğunluğunda bu anlayışı bizzat gözlemlemek bu satırların yazarı için acı bir tecrübe olmuştur.  
     Tipik bir örnek: Alanında (bilgisayar) dünya çapında saygın bir yeri olan Libya’lı, Amerikan vatandaşı bir Profesör,
     Osmanlı ile ilgili kafasındaki en önemli imajın “The Making of Modern Libya” adlı kitaptan edindiği, “Osmanılının
     Arapları ağır vergiler altında inletip onlara devlet olma fırsatı vermeyen acımasız bir emperyal güç” imajı olduğunu
     anlatmıştı.”
     Mustafa Acar, “Avrupa Birliği Üyeliği’ne Tepkiler”,  C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 2, Sayı 2, s.83 
*   Osama El Gazali Harb, El Ahram Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından çıkarılan ‘El Siyassa El Davliya Dergisi'  Genel Yayın Yönetmeni
[13] Cumali Önal, “AB üyesi bir Türkiye Ortadoğu ülkeleri için de çıkış yolu olacak”, Dış Haberler,  02/10/2005, http://www.zaman.com.tr, erişim tarihi:01/04/2007
**  Prof. Fevzi Abdi Rabbihi,  El Ezher Üniversitesi İslamî ve Arap İlimleri Fakültesi Dekanı
[14]  Cumali Önal, agm.
*** Prof. Bahgat Korany, Amerikan Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Programı Müdürü
[15]  Cumali Önal, agm.
[16] Cumali Önal, agm.
[17] Ahmed Mahir, “AB üyesi Türkiye'nin Ortadoğu'daki etkinliği artacak”, Haber,  12 Aralık 2004, Zaman Gazetesi
*  Prof. Dr. İbrahim Bayumi Ganim, Emekli Büyükelçi ve Mısır Ulusal, Sosyal Araştırmalar Merkezi
[18] Hüseyin Gülerce, “Kahire'de Abant Heyecanı”, 1 Mart 2007,  Zaman Gazetesi
** Prof. Dr. Muhammed Nureddin, Beyrut'taki ‘Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde bilimsel danışman.
[20] Muhammed Nureddin, Türkiye, Avrupa ve Türkiye ile İslam dünyası ilişkileri”, 11.02.2007,   
    www.qantara.de/webcom,  erişim tarihi: 15/03/2007
[21] Oytun ORHAN, “Erdoğan’ın Suriye Ziyareti Neden Önemli?”, 23 Aralık 2004, www.asam.org.tr, erişim
    tarihi: 15/03/2007
[22]  Halit Yusuf, Anahtar ülke Türkiye”, (Mısır’da yayımlanan El Mawkef El Arabi dergisi, 1 Kasım 2005)
     11 Kasım 2005, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=169594, erişim tarihi:17/03/2007
[23]  Halid Saleem, "Türkiye Avrupa'ya Kabul Edilecek mi?", 10. 03.2007, Pakistan Observer,
     http://www.abgs.gov.tr/index., erişim tarihi:17/03/2007
[24] Ali Al Ammari, "Türkiye AB Kapısında  Uzun Süre Bekleyecek", 22.06.2006, Al Thawra gazetesi,  
    www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/avrupabirligi/2003/06/27x06x03.htm, erişim tarihi:17/03/2007
[25] Arif Keskin, “Tüm Boyutları ile Türkiye-İran İlişkileri”, Stratejik Analiz, Cilt 5, Sayı 53, Eylül 2004
[26] Erhan Akdemir, “Komşuluk politikası çerçevesinde AB'nin Kuzey Afrika'ya bakışı”, 19.06.2007, ABHaber Yorum,  
    www.abhaber.com/haber_sayfasi, erişim tarihi: 01/07/2007 
[27]  http://tr.wikipedia.org/wiki/Ekonomik, erişim tarihi: 20/03/2007
[28]  http://www.tika.gov.tr, erişim tarihi: 28/03/2007
[29] Gareth Jones, “Türkiye’nin B Planı Mı?.. Türkler Orta Asya’yı Yeniden Keşfediyor”, 10 Ağustos 2005,
     http://www.turksam.org/tr/yazilar, erişim tarihi:20/03/2007
[30] Yelda Demirağ, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye’nin Orta Asya Siyasetinde Gelinen Nokta”, Jeopolitik Dergisi, Sayı
     5, http://www.jeopolitik.org/demirag, erişim tarihi:20/03/2007
[31] Gökçen Oğan , “Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi'nin Düşündürdükleri”, 1 Aralık 2006, www.asam.org.tr, erişim
     tarihi:20/03/2007
[32] Gökçen Oğan, “Türkiye'nin Orta Asya Politikasının Açmazları”, 1 Eylül 2006, http://www.asam.org.tr,  erişim  
     tarihi: 20/03/2007
[33] Gürol Kıraç,“ AB’nin Orta Asya Politikası”, 18.07.2006, http://www.tusam.net/makaleler, erişim tarihi: 20/03/2007
[34] Haber Analiz, "Ermeni Lobisinin Hevesi Kursağında Kalacak", Azerbaycan’ın Ankara Büyükelçisi Mehmet
    Nevruzoğlu ALİYEV ile röportaj, 23.05.2005, www.haberanalız.com, erişim tarihi:21/03/2007
[35] Ayhaber Dergisi,  "Ahmet Yesevi Üniversitesi Türk Dünyası'nda Çok Önemli Bir Görevi Yerine Getiriyor",  
    Kazakistan'ın Ankara Büyükelçisi Baltaş Tursunbayev ile röportaj, Sayı 4, Kasım-Aralık 1997,   
    www.yesevi.edu.tr/ayhaber/old, erişim tarihi:21/03/2007
[36] Nursultan Nazarbayev, “Kazakistan Halkına Sesleniş”(18 Şubat 2005 tarihli konuşması), Ayhaber Dergisi, Sayı:30,  
    Haziran 2005,
[37] Gökçen Oğan, agm., www.asam.org.tr, erişim tarihi:20/03/2007
[38] Hasan KANBOLAT, “Özbekistan Cumhuriyeti 15 Yaşında”,14 Eylül 2006, http://www.asam.org.tr,  erişim
     tarihi:02/04/2007
[39]  Pınar Türeli,Özbekistan-Türkiye Dostluğa Çapa Attı”, 30.03.2007, Global Yorum Internet Dergisi,   
     www.globalyorum.com, erişim tarihi:05/04/2007
[40]  Trakya Net Haber,  "Türkmenistan ve Türkiye Arasındaki İlişkiler", 30.03.2007,www.trakyanethaber.com, erişim  
     tarihi:01/04/2007
*    AFTA (ASEAN Free Tade Agreement), Güneydoğu Asya Milletleri Örgütü Serbest Ticaret Düzenlemesi
**  NAFTA (North America Free Trade Agreement), Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması
*** MERCOSUR (Southern Cone Common Market), Güney Konisi Ortak Pazarı 
*   EFTA (European Free Trade Association), Avrupa Serbest Ticaret Birliği
[41] Hüsamettin Nebioğlu, age., s.207, http://ekutup/dpt.gov.tr/ab/nebioglh/bolge.html, erişim tarihi: 01/07/2007
[42] Merih Celasun, "1995-2000:Türk Ekonomisinin Gündemi",Türkiye Sorunlarına Çözüm Arayışları, Boyut
    Kitapları, s. 124.
[43] Hüsamettin Nebioğlu, age., şekil : 4.1, s.207
Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz