10 Ekim 2019 Perşembe

Türkiye ve 2023


KÜRESELLEŞEN DÜNYADA, TÜRKİYE’NİN ULUS DEVLET KALMA MÜCADELESİ VE
2023 STRATEJİSİ
(Turkey's Struggle To Remain As a Sovereign country in a Globalizing World and her Strategy of 2023)

Remzi KOÇÖZ [*]

ÖZET
            Küreselleşme; Coğrafi keşiflerle başlayan süreç sanayi devrimi ile aşama kaydetmiş, teknolojik alandaki gelişmeler sonucu hız kazanarak bilişim devrimi ile zirveye çıkarak, soğuk savaş sonucu oluşan tek kutuplu yenidünya düzeni ile gücünü pekiştirmiştir. Küreselleşme rüzgarı dünyayı kasıp kavurmuş,  sınırları aşmış ulus devletlerin korkulu rüyası olmuştur.
Türkiye’nin geçmişte olduğu gibi günümüzde de üzerinde ve yakın çevresinde dünya güç dengesini etkileyecek tarzda, sürekli ve çok yönlü çıkar ve güç çatışmalarına sahne olan hassas bir coğrafi konuma sahip bulunmaktadır. Dünyada petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 70’inden fazlasını içeren Ortadoğu ile uzantısı olan Kafkaslar ve Orta Asya-Hazar havzası olağanüstü stratejik bir öneme sahiptir. Bu konumu ile Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının bağlantı noktası olarak nitelendirilen Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu’nun Doğu-Batı ve Kuzey-Güney istikametlerinde bir enerji koridoru, bir iletişim ağı, bir geçiş alanıdır.
21. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye 100. kuruluş yıldönümünü kutlamaya hazırlanırken bir yandan da dünyanın gelişmiş 10 ülkesinin içerisine girme çabasındadır. Türkiye gibi üst sıralara tırmanma hedefi olan ülkelerin arasındaki bu yarışın yoğun ve çekişmeli geçeceği aşikardır. Bilgi toplumuna giden süreçte ekonominin güçlendirilmesi için, kalkınma planlarında belirlenen hedeflere ulaşılması için karar mekanizmaları yanında uygulayıcıların önemi öne çıkmaktadır. Bunun yanında teknolojiyi üretmeden daha çok tüketerek bilgi toplumuna ulaşmanın zor olacağı, vatandaşın ulaşacağı bilinç düzeyi ile daha çok çalışarak, üreterek, markalar yaratarak bunların aşılabileceği, sonuç olarak; geleceği belirleyen gerçeklik teoriden daha çok pratik olacaktır.
Anahtar Sözcükler: Ufuk, gelecek, bilinç, derinlik, enerji, marka.

 ABSTRACT
            Globalization; the process started with geographic discovery progressed with industrial revolution, it speeded up as a result of the development on technologic area, reached to the peak with data process revaluation and consolidated its power with single poled world order existed  in the result of cold war. The wind of globalization tyrannized the world, went beyond the borders and become a nightmare for sovereign countries.
            Turkey currently has a very sensitive geographic position as before which is on the stage continual and bilateral benefit and power conflicts that can affect the earth’s power balance on its surrounding as before. Middle East and its extension Caucasia & Middle Asia-Hazar basin have very strategic importance with its 70% petroleum and natural gas reserve of the earth. With this position Turkey is an energy corridor, a network and a crossing area for Balkans, the Caucasus and Middle East trough East-west and North-South which is described as a connection point of Europe, Asia and Africa.
            While Turkey is making preparations to celebrate her 100th foundation anniversary, she is trying to find a place for herself among 10 developed countries f the world. It is obvious that this race among the countries with the goal to climb to the upper as Turkey, is going to be hard. To strengthen the economy in the process of an information society, performers are as of vital importance as decision mechanism in order to reach the targets designated with development plans. Meanwhile, it will be difficult to reach the target to be an information society by spending the technology instead of producing it. This problem could be over come by increasing the public’s consciousness. By working harder, by producing, and by creating trade marks. As a result, the reality to determine the future will be the practice than theory.
Key Words: Horizon, future, conscious, depth, energy, mark.

Giriş
500 yıl öncesine gidelim. Feodalitenin hakim olduğu Tarıma dayalı üretimin geçerli olduğu bir dünyaydı. Coğrafi Keşifler adı altında Batılılar Doğu’ya doğru yani yenidünyalar keşfettiler. Asıl olan doğuda ve güneydeki doğal kaynakların zenginliklerin keşfiydi. Ellerinde pusula barut ve top vardı. Taş ve oklara karşı silah ve top galip geldi. Yüzyılı aşan sömürge düzeni, koloniler kuruldu. Batı bu kaynakları kendi ülkelerine aktararak zenginleşti. Sanayi Devrimini gerçekleştirdi.
15’inci Yüzyılın kapanışında modern politik devlet sisteminin başlaması ile ulus devletin ortaya çıkmış olduğu 1645 Westfalia anlaşması, 1789 Fransız ihtilali milliyetçilik akımının yükselişi olarak karşımıza çıkarken insanlığa çığır açan devrimler ardı ardına yaşanmıştır.
1815 Napolyon Savaşlarının bitimine kadar dünya çapında Avrupa devletleri güç dengesinin aktif üyeleri olmuştu. Denge tesis veya dengenin tekrar kurulması için Avrupa devletleri arasında da bu dönemde pek çok ittifaklar ve karşı ittifaklar yapılmıştı. Avrupa'nın en güçlü devleti İspanya idi. 16'ncı Yüzyılda süper güç olan Osmanlı İmparatorluğu "Denge Kuran" rolü oynamıştır. 16'ncı ve 17'nci Yüzyıllarda bu "Denge Kuran" Osmanlı İmparatorluğu iken, daha sonraları modern zamanların en başarılı dengeleyicisi İngiltere olmuştur. İngiltere bu görevini II. Dünya Savaşı sonunda 1947'de ABD ve Rusya'nın güçlerini arttırmasına kadar sürdürdü. Daha sonra 1990'da SSCB'nin çökmesi ile de, iki Kutuplu Dünya Tek Kutuplu Dünyaya dönüşmüş ve ABD tek süper güç olarak kalmıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine rağmen, günümüzün "Denge Kuran" gücü ABD'dir. [1]

Tarihsel Yaklaşım
Türkler, Asya’dan Avrupa’ya uzanan yolculuğuna Anadolu’yu fethederek başlamış, Rumeli'ye geçmiş, Balkanları zapt etmiş ve Viyana kapılarına kadar ilerlemiştir. Doğuda Kafkasları, İran’ı ve Hazar’ı kapsayan Hint denizine kadar, güneyde kutsal topraklardan Körfez’e, Mısır’dan Libya’ya uzanan K.Afrika’ya kadar bir yay çizmiştir. 1071 Malazgirt zaferinden 1683 Viyana bozgununa (kimi tarihçilere göre 1571 İnebahtı baskınına) kadar devam eden ilerleme duraklamış, 1699 Karlofça anlaşmasında yaşanan toprak kaybı ile gerileme başlamıştır. Avrupa içlerinden, Balkanlardan, Kafkaslardan, Afrika’dan, Arabistan yarımadasından çekile çekile Anadolu’ya dönülmüştür. 1915 tarihinde Çanakkale’de İngiliz, Fransız ve Anzaklardan oluşan emperyalist saldırıya dur denilerek -Viyana bozgunundan bu yana Taarruz savunmaya dönüşerek- yaşanan kayıpların acısı dindirilerek nefes alınsa da Dünya savaşı bitiminde Anadolu’nun işgali durdurulamamıştır.
Aslında Şark Meselesi (Doğu Sorunu) olarak da isimlendirilen, Türklerin Anadolu'dan geldikleri Orta Asya'ya gönderilmesi meselesi, sadece I. Dünya Savaşında ortaya atılmadı. Avrupa haritasını düzene koymak ve Osmanlı Devleti topraklarının paylaşılmasını esasa bağlama amacını güden bu politik terim, kökleri çok daha eski dönemlere gitmekle birlikte, 100 yıl öncesinde 1815'de toplanan Viyana Kongresinde İngiliz, Fransız, Alman ve Ruslar tarafından gündeme getirilmiş ve resmiyet kazanmıştır.[2] 100 yıl sonra 20. yüzyılın başlarında “Hasta Adam” teşhisi ile Balkanlar, Orta Doğu ve Anadolu coğrafyasındaki sorunların ortaya çıkışı; Şark Meselesinin uygulanmaya konulmasından başka bir şey değildir.
Batılıların, Türkleri Anadolu’dan Asya steplerine geri gönderme ve yok etme girişimleri Büyük Atatürk’ün önderliğinde kazanılan ulusal kurtuluş savaşı sonunda iflas etmiştir. 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması, Anadolu’nun paylaşılmasını ve Türklüğün ortadan kaldırılışını öngören Sevr Antlaşmasının yürürlükten kaldırılmasını sağlamıştır.
Türklere göre Lozan’da hesap görülmüş, defter kapanmıştır. Ancak Batılı güçler adına İngiltere Dışişleri Bakanı Lord CURZON Lozan Barış Antlaşmasını imza sonrası İsmet Paşa’ya şu ilginç söylemde bulunmuştur: “Sevr’i çöpe attığımızı zannetmeyiniz, hepsi cebimizde, zamanı gelince hepsini önünüze teker teker çıkaracağız."
Evet, şark meselesini ortaya atanlar bu kez yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin hastalanmasını ve tedavi için kendilerine başvurmasını beklerken, bir yandan da 100 yıl geçmeden küreselleşme adı altında 1923 tarihinde kurulan ulus-devleti zayıf düşürerek dinsel ve etnik ayrıma olanak tanıyan, Yugoslavya örneğindeki gibi yeni bir dönüşüm beklemektedirler. 1920 yılında ortaya konan Sevr haritası soğuk savaş sonrası yeniden ısıtılarak günümüzde de iç tehdit olarak algılanan irtica ve bölücülük sorunu yanında Kıbrıs, Ege, Kürt, Ermeni, Ekümenik gibi sorunları da içeren Şark Meselesi, jeostratejik ve ideolojik görünümüyle varlığını sürdürmektedir.

Türkiye’nin Konumu
Türkiye jeopolitik açıdan üç kıta arasında, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu geçişlerinde köprü ve kilit konumda nadir ülkelerden birisidir. Dünyayı etkileyen, yön veren uygarlıklar bu çevrede (Mezopotamya, Mısır, Anadolu ve Yunan) yeşermişlerdir. Doğu-batı kültürleri ve Müslüman-Hıristiyan dünyası arasındaki sınırdadır. Jeopolitik teoriler çerçevesinde baktığımızda Kara hakimiyet teorisi (kara sınırlarının çokluğu ve kıta içi devlet görüntüsü) ile Kenar kuşak teorisinin (üç tarafı denizlerle çevrili olması) geçiş noktasında zor bir coğrafyadır. Avantajlarla birlikte dezavantajları ve riskleri çok olan duyarlı bir konumdadır. Enerji kaynaklarının çevresinde yoğunlaşmasına rağmen kendisi enerji fakiri ve bu açıdan dışa bağımlı bir ülkedir. Geleceğin jeopolitiğine damgasını vuracak su kaynaklarının giderek önem kazanması Türkiye’nin zenginliği olarak enerji zafiyetini karşılamasa da aza indirecektir.
Türkiye jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle çok yönlü bir tehdit / çevreleme altındadır. Mihverindeki bölgeleri kontrol altında tutmaya çalışan ya da buralarda söz sahibi olmak isteyen küresel ve bölgesel aktörlerin önemsediği, rakip gördüğü bir ülkedir. Bundan dolayı; bu coğrafya ya sahip olan ülkemizin tamamına veya bir kısmına ve de onun üzerinde yaşayanları bu topraklara sahip olamayacak güçsüzlüğe düşürmek için çalışmalar sürekli yapılmaktadır.
O'nun "Güvenlik Kuşağı" stratejisi bağlamında gerçekleştirdiği "Balkan Antantı", "Sadabad Paktı" gibi uluslararası yapılanmaların ve de ikili antlaşmaların özünde, sadece bölgesel güvenlik değil, mütekabiliyet ilkesi ile birlikte, aynı zamanda taraf ülkelerde yaşayan Türk azınlıkların durumları da yer almıştır. Bir başka ifadeyle, Türkiye ile dost olmanın olmazsa olmaz türünden en önemli koşulunun, bünyelerindeki Türk azınlığa iyi davranmak ve gereken önemi vermek olduğunu dost-düşman bütün bölgesel ülkeler kavramışlardır.[3]
Türkiye dış politikasını belirlerken yakın kara ve kıta ve deniz havzalarını gözetmek durumundadır. Jeopolitik, jeokültürel, jeoekonomik, jeostratejik açılardan durumu ele almalı, Cumhuriyetin ilk yıllarında büyük Atatürk’ün yakalamış olduğu vizyon ile hareket etmelidir. Türkiye’nin son yıllarda dış politikasında söz sahibi olan stratejisyenlerden A. Davutoğlu, bir konuşmasında ritmik diplomasi olarak nitelediği, dış politikadaki yeni stratejiyi iki ana başlıkta toplar: Türkiye bugün artık bir çevre ülke konumunda, "bölgesel güç" sıfatıyla tanımlanamaz. Bir merkez ülkedir ve küresel güç olma yolunda ilerlemektedir.
Türkiye’de soğuk savaş sonrası siyasi istikrarsızlıklar dış politikaya yansımış, iniş-çıkışlar yaşanmıştır. Kıbrıs ve Ege sorunu çözümlenemeyerek AB sürecinde AB tarafından baskı aracı olarak kullanılmaktadır. 2003 yılında Irak’ın işgalinde 1 Mart tezkeresine geçit vermeyerek Türkiye’yi yeni bir bölgesel istikrarsızlığın içine girmekten kurtarmış. Bu kararla Türkiye kuruluş döneminin dış politikasına doğru bir dönüş yaparken, ABD ve NATO ile mevcut olan özel stratejik ortaklığını devam ettirerek Orta Doğu’da dengeli bir politika izlemeye özen göstermiştir. Türkiye denge politikası izlerken PKK tarafından yürütülen terörün azdırılması ve Bağımsız bir Kürt devletinin kurulması durumu ile karşı karşıya kalmıştır. Afganistan ve Irak henüz şekillenememişken nükleer çalışmalarının yol açtığı gerilim sonucu İran’ın bu çembere dahili ateşten top olan bölgeyi barut fıçısına çevirecektir.
Bugün Türkiye siyasi ve stratejik açıdan bir yol ayrımındadır. Bir yandan ABD ile müttefik olmak, onun bölge ile ilgili planlarında anahtar ülke olarak yer almak; bir yandan AB’ye dahil olarak bölgedeki gücüne güç katmak, diğer taraftan da çevre ülkelerle ilişkilerini geliştirerek bölgesel güç haline gelmek ve bütün bunları kullanarak Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya’yı da kapsayan yeni bir güç merkezi oluşturmak,  dünya barışı adına NATO’nun en etkin gücü olmak gibi zor ve önemli projelerle karşı karşıyadır.

Türkiye’nin Kaygıları / Açmazları
Küreselleşme yaygınlaştıkça uluslararası terörizmde yaygınlaştı. Küreselleşme arttıkça terörizmde artış göstererek daha etkin hale geldi. 11 Eylül Newyork-ikiz kuleler saldırısı ardından terörü önlemek adı altında Afganistan ve Irak’ın işgali bölgeyi ateş çemberine dönüştürdü.
GOP kapsamında ılımlı İslam tanımlaması Türkiye açısından olumsuz imajdır. Aksine 85 yıllık kazanım olan laik ve demokratik yapının güçlendirilmesini sağlamak Türkiye’nin ve bölgenin çıkarınadır. Bu konuda, Türkiye’nin gelmiş olduğu süreci E. Kongar şöyle vurgulamaktadır:
Türkiye, "İslam modeli"nin, evrensel değişme ve gelişme çizgisinden farklı bir yol izlemediğinin en güzel örneğidir. Müslüman bir toplumda, hem laikliğin, hem de demokrasinin varolabileceğini ve değişme ve gelişmenin bu çizgiler yönünde olabileceğini, varlığı ile kanıtlamaktadır.”[4]
20. Yüzyılın son çeyreğinde de Türkiye bu terörün acımasızlığını dinsel, mezhepsel, ideolojik etnik vb. adlarla yaşadı. Binlerce, on binlerce evladını kaybetti. Ekonomik kalkınmasını sekteye uğrattı. Batı dünyası bu kan gölüne çanak tutup kendi güçlerini pekiştirdiler. Bizim dışımızda ki bizim gibi ülkeleri de içsel sorunları ile Terör olgusuyla tanıştırıp seyretme ötesi vahşeti, katliamları dışarıdan desteklediler, tetiklediler. Ondan sonra da karşımızda durup çağdaşlıktan, uygarlıktan bizlere nasihat edip ders vermeye, akıl satmaya kalktılar. Onlar maskelerini çıkarıp barbarlıklarını gizleseler de, gerçek yüzlerini tarih hiç ama hiç unutmayacaktır.[5]
Türkiye’nin soğuk savaş dönemi ve sonrası yaşamış olduğu -iç savaşa ramak kalan-
travma hala hafızalardadır. Bu durum, Türkiye açısından iç dinamiklerini geliştiremeyerek, kısır döngü içersinde enerjisini boşa harcaması ulusal çıkarlarda zafiyet ya da İçyapıdaki dengesizlikler olarak nitelenebilir.
İçeride sürekli kutuplaşmalar üzerine kurulu “dengesizlikler dengesi”; Hükümetten, üniversitelere, meslek kuruluşlarından medyaya kadar bu çatışmalar ve kutuplaşmaların yaşanmasının sebeplerini E. Manisalı[6] şöyle sıralamış:
-Atatürk sonrası, Ulusal bir konsensüs etrafında bütünleşememe.
-Ağalık düzeni, tarikatlar, büyük sermaye ve bürokrasinin “oligarşik” bir yönetim yapısı oluşturması.
-Bu yapının zincirleme olarak dışa tek yanlı bağımlılık çizgisi.
-Türk elitinin, iç ve dış koşullardaki dengesizlikler sonucu halkından koparak, yabancılaşması...
200 yıldır Tanzimat dahil Türk aydını evrensel değerlere ulaşma uğruna kendi değerleriyle yabancılaşmış, olaylara ve gelişmelere hep dışarıdan batı gözlüğü ile bakmaya çalışmış, kendi toplumunu aydınlatma yerine kendi kendini aydınlatma yolunu seçmiştir.
Davutoğlu bu konuda Huntington’un tespitlerini içine alan aydın karasızlığını şu şekilde ele almıştır: “Bu parçalanmış ve belirsiz toplum idealinin en önemli sebebi güçlü bir medeniyet birikimine sahip bir toplumu başka bir medeniyete kuyruk yapmak isteyen elitin yaşadığı psikolojik dengesizlik halidir. Bu dengesizlik eğitim ve medya kanalları yoluyla toplumun geneline yansıtılmış ve bugün kendini herhangi bir düzeyde tutarlı bir şekilde tanımaktan aciz bir bunalım toplumu ortaya çıkmıştır. Türkiye kapsamlı bir kimlik yenilenmesi ve medeniyet ihyası sürecine girme cesaret ve becerisini gösteremezse gelecekteki teorisyenler bu toplumu ya tarihin sonunun kurbanları ya da medeniyetler çatışmasının suçluları arasında zikredecektir.”[7]
Bir başka değerlendirme sorunun aidiyet/kimlik sorunu olmayıp vatandaş olarak bölgesel kalkınma farklılıklarından doğan eşit şartlardan yararlanamama sorunudur. T. Ateş’e göre; “Cumhuriyet  ‘kul'dan vatandaşlığa geçişi başarmış fakat tüm vatandaşlar arasında eşitliği sağlamayı başaramamıştır. Asla etnik olmamakla birlikte ülkenin orta bölgeleri ve doğusuyla batısı arasında bir gelir farklılığı sürmüş dengesizlikler giderek artmıştır. Ülkenin temel sorunu; bazı etnik grupların ‘kimlik’ sorunu değil bazı bölgelerde yaşayanların vatandaşlık sorunu, eşitlik sorunu, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olmanın nimetlerinden yeterince yararlanabilme sorunudur.” [8]
Ekonomik açıdan, 1950’den itibaren her zaman Türkiye’ye ağır sanayi sevdasından vazgeçmesini öneren batılı müttefiklerimizin -bedeli mukabili de olsa sanayi tesisi kurmada- isteksiz davranmaları üzerine, SSCB karşıt blokta olmasına rağmen, 1960’lı yıllarda, ağır sanayi tesislerimizi (Aliağa rafinerisi, İskenderun demir-çelik, Seydişehir alüminyum tesisleri, bor teknolojisi gibi) yapmış ve ülkemizin sanayileşme sürecine ciddi katkıda bulunmuştur. Böylece; Türk sanayisi 1960’larda başlayan planlı kalkınma döneminde hatırı sayılır bir gelişme göstermiştir. Ancak 1980 sonrası ekonomi yönetimi büyük çapta Dünya Bankası ve IMF’nin güdümüne bırakılmış, ardından 1996’da yürürlüğe giren AB Gümrük Birliği anlaşması ile Türkiye’nin üçüncü ülkelerle yapacağı ticaretteki inisiyatifi sınırlanmıştır. [9]
1950 sonrasında oluşan batıya bağımlı gelişme çizgisi, edilgen yapı, Soğuk Savaş sonrasında da AB ve ABD yörüngesinde devam etmektedir. Özellikle terör örgütüne destekleri, sözde Ermeni soykırımı, Kıbrıs, Ege, Ruhban Okulu, Pontus, Ekümeniklik gibi konuları Türkiye’nin gündemine taşımaları Türkiye’nin ulus-devlet yapısına, egemenliğine yönelik tehdit kapsamında algılanmalıdır. Türkiye, bu tür tek taraflı dayatmalar karşısında ağır kalmakta, dinamik yapıdan uzak denge politikası ile gelişmeleri izlemektedir. 
            Ne acıdır ki, Türk sermayesi ve onların oluşturduğu kuruluşların, Kıbrıs, Ege, Ermeni konuları başta olmak üzere “ulusal dava” olarak savunulan Türk tezlerinin aksine Türkiye’yi itham eden batı yanlısı tezlere sıcak bakmaları son yıllarda adeta kanıksanır oldu. Bu gelişmeler, bize Atatürk’ün “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın olamayacağı” sözlerinin ne kadar doğru olduğunun bir göstergesidir.
Stratejik özellik arzeden KİT’ler, madenler vb. yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizin özelleştirilmeleri, hele yabancılara satılmaları Türkiye’nin dışa bağımlılığını arttırmaktan başka bir amaca hizmet edemez. Bu kuruluşlar ulus-devlet yapısının çimentosu, bağımsızlığın kaleleridir. Küreselleşme dalgası ile öngörülen yabancı sermayenin Türkiye’nin kalkınmasına, istihdamına katkı sağlayacak yatırım alanlarından çok özelleştirmelere, finans piyasasına sıcak para olarak geldiği gözlenmektedir. Mevcut ekonomimizin altyapısı henüz istenilen düzeyde olmadığından; üretim ve ihracat’tan çok sıcak para sarmalında yürüyen finansal hareketlerin kıskacındadır. Küresel dalgalanmalar karşısında müdahalelere açık, kırılgan bir yapıdadır.

Küresel Çıkarlar ve Ulus Devlet Çatışması
Genişletilmiş Ortadoğu projesi bir 'kaynakların kontrolü' projesidir. Söz konusu kaynaklar ise enerji (petrol-doğal gaz), su (Fırat-Dicle) ve insan kaynaklarıdır. Amerikan yönetimi tarafından, kaynakların kontrol edilebilmesi için iş başındaki yönetimler işbirliğine yanaşmazlarsa rejim değişiklikleri yoluyla oluşturulacak yeni yönetimler tarafından kontrol edilecektir. GOP diğer yandan Huntington'ın “Medeniyetlerin çatışması” projesidir. [10]

Bu gelişmeler karşısında Atatürk'ün şu sözü bize ışık tutacaktır: "Ulusal siyaset dediğim zaman, kast ettiğim anlam ve içerik şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce, kendi gücümüze dayanarak, varlığımızı korurken, ulusun ve ülkenin gerçek mutluluk ve bayındırlığına çalışmak... Gelişigüzel hayali emeller peşinde ulusu uğraşa sokmamak. Uygar dünyada, uygar ve insanca davranış ve karşılıklı dostluk beklemek."
Sanayi yanında tarım sektörü de yabancıların eline geçiyor. Bankalara ve ulaşıma da yabancılar el atıyor. Yabancılar iç pazara egemen oldular. Cari açık her yıl katlanarak büyüyor. Yatırım, üretim, iş, ücret, ihracat konuşulacağına döviz, faiz ve borsa [11] konuşularak yabancı sermayenin ülkemize sıcak para olarak geldiği, geldiği gibi bir gecede karını alarak gitmeyeceğinin garantisi yoktur.
Küresel güçlerin ve çokuluslu şirketlerinin kendi çıkarlarına yönelik tek yanlı yaklaşımları, Etnik ve dinsel yapının siyasallaştırılıp demokrasinin nimetlerinden de yararlanarak devletin etkisizleştirilmesi, AB uyum süreci adı altında uzayan bağımlı politika döngüsünün yörüngesinden sıyrılarak inisiyatif ele alınmalı, daha etkin olabilmek için ulus-devlet yapısı güçlendirilmelidir. Batı bugünlere kolay gelmedi. Engizisyonlar, feodalite ve bitmek bilmeyen savaşlarla çok kan döküldü. Kendi ulus devlet yapılarını güçlendirerek sürdürürlerken -bir çelişki olarak gözükse de- küresel güç olarak ulusal devlet geleneğine tahammülleri yoktur. Bizim ülke olarak hem tarihsel derinliğimiz hem de kuruluş felsefemizden gelen bir dayanağımız var. Bu dayanak Atatürkçü düşünce ve Türk devrimidir. Hedef; ulusal sınırlarımız içersinde ulusal çıkarlarımızı gözeten ulusal politika ile kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup uygarlığa ulaşmaktır.
Ulus devletini koruyamayan ülkelerde: Gümrük denetimleri zayıflatılıyor, siyasal otoriteler güçsüzleştiriliyor, ülkeler borçlandırılıyor, dış alım satım dengeleri bozuluyor; alt kimlikler bağımsızlığa özendiriliyor; devlet yapıları küçültülüyor; Ulusal irade zayıflatılıyor; özelleştirme ve yerelleştirme hızlandırılıyor. [12]
Yeni doğan küresel düzenin öncülüğünü, çoğu bazı bağımsız uluslardan da büyük olan birkaç yüz dev şirket yapıyor. Ford'un ekonomisi Suudi Arabistan ve Norveç'inkinden büyük. Philip Morris'in yıllık satışları Yeni Zelanda'nın GSMH’sından fazla. On yıl önce yıllık satışı Türkiye'nin GSMH’sından fazla çok sayıda çokuluslu şirket bulunmaktaydı. Şimdi ise birçoğunun yıllık cirosu Türkiye’nin toplam dış ticaret rakamının çok üstündedir.[13]

Türkiye’nin Hedefleri
Atatürk, cumhuriyetin kuruluşunda; “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri, binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir.”, “Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” sözleri ile Türkiye’nin temel hedefini işaret etmiştir: “çağdaş uygarlık seviyesi”. Bu hedef -ağır aksak yürüyerek ulaşmaya çalışsak da- bugünde değişmemiştir. 100. yıla az kala bu hedefe ulaşmak için koşmak dışında alternatifimiz kalmamıştır. Türkiye’nin geleceği ile ilgili Planlı kalkınma hedefi yanında bilim adamı ve strateji uzmanlarımızın bakış açılarını gözden geçirmekte yarar var.
Türkiye’nin 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) ile birlikte hazırlanan Uzun vadeli gelişmenin (2001-2023) amaçları ve stratejisi” isimli belgenin 18. maddesinde şu hedefe yer verilmiş: “Türkiye’nin gerekle yapısal dönüşümleri gerçekleştirmesi durumunda, 2001-2023 döneminde yıllık ortalama % 7 dolayında büyüme hızı sağlaması ve büyümenin yaklaşık % 30’unun toplam faktör verimliliğinden kaynaklanması, böylece 1998 yılında yaklaşık 3200 $ olan kişi başı gelirin 2023 yılında AB ülkeleri düzeyine yaklaştırılması beklenmektedir. Türkiye’nin dönem sonunda ulaşacağı 1.9 trilyon $ civarında GSMH düzeyi ile dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmesi öngörülmektedir.”[14]
Türkiye’nin 2023’e giden yolda bilim adamı olarak hedef gösteren, O. Güvenen’e göre; Devletlerin dünya sistemindeki etkinliğini önemli ölçüde belirleyen iki büyük olgu mevcuttur. Bunların birincisi “ülkelerin kuvvetler etkileşimi içindeki rolü ve jeostratejik konumu” ikincisi ise, insanların ve toplumun davranış biçimlerini belirleyen ve geçmiş kuşakların birikimini de yansıtan “kültür”dür. Bu suretle ülkemizin kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerinin gerçekleştirilmesi, negatif seleksiyonda olan bir yapının pozitif seleksiyonda bir yapıya dönüştürülmesi mümkündür. [15]
“Ulusal bağımsızlık” ve “ulusal egemenlik” temeline dayalı bir Türkiye tasarımının gelecek öngörüsü, ulusal bilgi, bilinç, strateji ve politikanın üretilmesinden geçmektedir. Bu boyut, Türkiye’nin kimlikli, benlikli ve eşit koşullu evrensel bir buluşmanın temel koşuludur. [16]
           
Türkiye, tarihte etkin olmuş küresel bir gücün mirası olarak soğuk savaş sonrası yaşanan gelişmelerin tetiklediği üniter yapısına yönelen tehditler nedeniyle tedirginlik yaşamaktadır. Türkiye’nin Küreselleşme sürecindeki bu tedirginliği aşması için öncelikle uluslar arası platformlarda katılım-denetim ilişkisini dengelemesi olmazsa olmazlardandır. Davutoğlu’na göre; Küreselleşme sürecinin aktif belirleyici unsuru haline gelmek, katılan ve denetim mekanizmaları içinde de yer alan bir unsur haline gelmek için iki koşul şart. Bunlar: Meşruiyet ve güç temerküzü.[17]
Türkiye’nin geleceği ile ilgili Planlı kalkınma hedefi yanında bilim adamı ve strateji uzmanlarımızın bakış açılarının odak ve ortak noktası; günübirlik kısır döngüden kurtularak geleceği planlamaktan geçmektedir. Öncelikle ulusal güç unsurlarının zayıf olanlarını geliştirerek iç dinamiklerini bütünleştirip bir noktaya, bir hedefe toplamalıyız. Ardından Stratejik bakış açısını stratejik plana dönüştürüp tutarlı ve kararlı politikalarla destekleyerek bugünden hedefe yönelinmelidir.

Sonuç / Değerlendirme
21.yy da küresel aktörler arasında enerji ve su kaynaklarının denetimi, pazarların paylaşımı ve teknolojinin kontrolü alanında yaşanacak rekabet önemli ölçüde ekonomik, sosyal ve siyasal olumsuzlukları da beraberinde getirecektir. Buna paralel olarak artan boyutlarla varlığını sürdüreceği gözlenen; etnik, dinsel, milliyetçi, ayrılıkçı, siyasi ve ekonomik problem olarak karşımıza çıkacak terörizme karşı, toplumsal bilincin geliştirilmesi, küresel ve bölgesel düzeyde kendi ulusal çıkarlarını öne çıkaran iş birliği olanaklarının yaratılması için kısa, orta ve uzun vadeli stratejilerini geliştirip hayata geçirmelidir.  
Öncelikle batı dünyası ile ilişkileri koparmadan Rusya, Gürcistan, Azerbaycan ve Türkistan cumhuriyetleri, İran, Ortadoğu ve Körfez ülkeleri ardından Balkan ülkeleri ile STA anlaşmaları çerçevesinde ekonomik-ticari ilişkilerini geliştirerek bilim-teknoloji alanına, kültür alanına, oradan da güvenlik alanına taşımalıdır. Türk dünyası’na yönelik Pan-Türkist, Pan-Turanist ütopik yaklaşımları dışlayarak yukarıda saydığımız alanlarda Türk birliğini gerçekleştirerek bölgesel gücünü mihver bir çerçeveye taşıyarak küresel bir rota çizmelidir.
Türkiye bölgesinde barış ortamı için BM, NATO gibi uluslararası platformlarda öncülük yaparken, bölgesel ve küresel çok yönlü birlikteliklerin kaos yerine dayanışmayı artıracağını öne çıkarmalı, AB sürecindeki belirsizliğin durağan periferisinden kendini kurtararak yoluna devam etmeli, Gümrük Birliği yeniden gözden geçirilerek, ECO, KEİ, İKÖ, D- 8 ve G-20. gibi üyesi olduğu yapılanmaların canlandırılmasını sağlamalıdır.
Türkiye, küresel dalganın olumsuz etkilerinden en az zararla sıyrılabilmesi için kuruluşundaki ulus devlet yapısından, laiklik yapısından taviz vermeyerek ulusal güç unsurlarının zayıf halkaları olan ekonomisini, askeri açıdan savunma sanayisini güçlendirmeli,  bilim ve teknolojisini -bilimsel araştırma ve ar-ge çalışmalarına daha fazla kaynak aktararak- güçlendirmek suretiyle bölgesinde etkin bir güç olmak zorundadır.
Kısa vadede soğuk savaş sonrası içinde bulunduğumuz küresel kaos ve çevrelemenin oyun ve dayatmalarını boşa çıkarıp ulus devletin bekasını sağlamalıdır. Orta vadede ulusal çıkarlarımızla örtüşen bölgesel birlikteliklerle ekonomisini canlandırarak jeopolitik konumu nedeniyle de oluşacak enerjiyi sinerjiye dönüştürerek 2023 hedefini, büyük önderin çağdaş uygarlık vasiyetini göğüslemektir.
Hukuk ve demokrasimizi güçlü kılarak, halkına güven duyarak, adaleti tesis ederek, sosyal devlet yapısının gereği orta sınıf-orta kuşak denilen yapıyı güçlendirerek, istihdamı çözümlemek için iş alanları yaratarak; İçeride birlik beraberliği, uzlaşı kültürünü, huzuru ve istikrarı yakalayarak stratejik planlar ve tutarlı politikalar ile atacağı adımlar önemli olacaktır. Türkiye’nin aydınıyla, bilim adamıyla, iş dünyasıyla, politikacısıyla, kamu gücüyle, sivil toplumuyla enerjisini bu ülkenin değerleri ile birleştirmesi, birikimini bu toplumun geleceği için harcaması Türkiye’yi bölgesinde yönlendiren bir güç olarak daha da etkin kılacaktır.
Küresel güç ve aktörlerin bize biçmeye çalıştıkları (etnik ve mikro-milliyetçilik, ılımlı-islam gibi) rol yerine ulusal çıkarlarımızı gözeterek üniter devlet yapımızla, onurlu bir duruş sergilemeliyiz. Büyük önder Atatürk’ün ilke ve devrimleri doğrultusunda kurmuş olduğu cumhuriyete sahip çıkarak öncelikle eğitime yenibaştan eğilerek kaliteli, nitelikli, bilinçli, çağdaş bakış açısı ve analitik düşünceye sahip, etik değerlerle donanmış insanlar yetiştirmeliyiz. Sonrasında daha çok çalışarak, daha çok üreterek, markalar yaratarak onu sonsuza dek yaşatmalıyız.
1923’te gerçekleştirilen Türk devrimi çağdaşlaşma/modernleşme yolunda ülke adına büyük bir kazanımdır. O kazanımı görmezden gelerek ya da sorgulayarak geleciğimiz nokta hazindir. Ülkeyi yönetmek üzere yola çıkan siyasi kişi ve kuruluşların ülkenin ulusal çıkar ve politikaları ile kavgalarının bulunmaması gerekir. Özellikle içeriye dönük politikalarla, alt-kimlik, üst-kimlik gibi konularla uğraşmak hem zaman kaybettirir, hem de ulusal gücü zayıflatır. Bugün içersinde bulunulan bu kısır döngüyü aşmak gerek. Türkiye bu potansiyele sahip… Önemli olan o potansiyeli statik yapıdan dinamik yapıya getirecek stratejilerin uygulamaya konulmasını sağlamaktır.  (2007)     

[* ] Milli Güvenlik Akademisi (MGA 62. Dönem) Müdavimi Serbest Makale Çalışması, 11. 06. 2007.

Kaynakça:
[1] DENK Nevzat, “Geçmişten Günümüze Dünyada Güç Merkezleri “,Jeopolitik Dergisi, Sayı-1
[2] DENK Nevzat, agm. 
[3]HABLEMITOGLU Necip, "Kemal'in Öğretmenleri", www.hakimiyetimilliye.org, (26.01.2007)
[4] KONGAR Emre,  “Türkiye'nin Önemi”, www.kongar.org/makaleler
[5] KOÇÖZ Remzi, “21.Yüzyıla Damgasını Vuran 4 Büyük Terör Olayı”, Çağın Polisi Dergisi, Sayı-32, Ağustos/2004
[6] MANİSALI Erol, Türkiye ve Küreselleşme,  Derin Yayınları, İstanbul-2002,s.98-99. 
[7] DAVUTOĞLU Ahmet, “Fukuyama'dan Huntington'a Bir Bunalımı Örtme Çabası ve Siyası Teorinin Pragmatik Kullanımı”,  İzlenim,          Ekim 1993, Sayı: 10, www.karakutu.com
[8] ATEŞ Toktamış,  Arayış ("Kemalizm, Demokrasi Ve Sorunlarımız"), Çınar Yay., İst. 1997              
[9] Ulusa Çağrı”,  Jeopolitik Dergisi, Sayı.1, www.jeopolitik.org.
[10] ESLEN Nejat, Küresel Hamleler Anahtar Stratejiler, Tekağaç Kitap, Ankara–2005 s.20–21.
[11] MANİSALI Erol,  age., s.76
[12] İLHAN Suat, “Küreselleşmenin Siyasi Boyutu; Ulus Devlet, Kemalizm”
[13] ARIBOĞAN, D. Ülke,Küreselleştirme ve Küreselcilik”,  www.turkab.net
[14] ULUĞBAY, Hikmet, Risk altında bir ülkenin 2023 Yarışı, Özbay Ofset, s.2
[15] “TC 20017-15” modeliyle amaçlanan, Türkiye’nin önümüzdeki 10 yıl sonunda dünya sistemine en çok etki yapan ilk 15 ülke arasında yer almasını sağlamaktır. “TC 2017-9” modeliyle hedeflenen ise 20 yıl sonunda Türkiye’yi dünya sistemine en çok etki yapan ilk 9 ülke arasına sokmaktır. “ (Bkz. GÜVENEN, Orhan, “Türkiye’nin Orta ve Uzun Dönem Stratejik Hedefleri”, www.elegans.com.tr/arsiv/41/)
[16] HACISALİHOĞLU, İ. Yaşar,  “Jeopolitik Doğarken”, Jeopolitik.org
[17]“Meşruiyetin temeli, aidiyet bilincidir, kendi içlerinde güçlü bir aidiyet bilinci geliştirmiş toplumların egemenlik alanı konusunda kaygılanmaları söz konusu olamaz. Gücün temeli ise bir ülkenin kendi ulusal ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal değerlerini uluslararası alana aktarabilme kabiliyetleridir.” (Bkz. DAVUTOĞLU, Ahmet, “Küreselleşme ve AB -Türkiye İlişkileri Çerçevesinde Ulusal Egemenliğin Geleceği” Konulu Sempozyum, 26.04.2003, www.haberler.com.) 

Hiç yorum yok:

Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz