25 Mayıs 2024 Cumartesi

GEZİ GÜN(LÜK)LERİ - 3

 

“Antik çağlardan gelen bir efsaneye göre Tanrılar, aralarında dünyayı paylaştıklarında Tanrı Helios, hayranlık içinde, denizin derinliklerinden çok güzel bir adanın suyun yüzüne çıktığını görünce hemen bu adayı Zeus'tan kendisine vermesini istemiş ve Helios’un dünyadan payı Rodos Adası olmuş. Rodos Doğu'nun Batı ile kaynaştığı yerde, Ege Denizi'nin güney doğusundaki billur denizlerde antik zamanlardan beri yunus balığını hatırlatan zarif hareketlerle yüzen büyüleyici bir adadır.”

 

YUNANİSTAN / RODOS - IŞIĞA YOLCULUK

 

Tarihçe

Rodos Şövalyeleri yönetiminde iken Kanuni Sultan Süleyman (1522)  tarafından fethedilen Rodos yaklaşık 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. 1912'de Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya tarafından işgali ardından, 1948'de 12 adalarla birlikte, Yunanistan'a katılır. Adada bulunan Türk azınlık 1923'teki Türk-Yunan nüfus mübadelesi sırasında İtalya topraklarında sayıldıkları için mübadeleden kurtulurlar. Günümüzde 3.500 civarında bir Türk azınlık Rodos’ta yaşamaktadır.

Dünyanın 7 harikasından biri kabul edilen Rodos Heykeli (Kolossos) MÖ 280 yılında Dorlar tarafından Rodos liman girişine inşa edilmiş (ilahları Helios adına zafer anıtı olarak elinde meşale ile New York’taki Özgürlük Heykeli'ni andıran 32 m yüksekliğinde tunç heykel) ancak 50 yıl ayakta kalabilmiş ve MÖ 223 yılında bir depremde yıkılmıştır.

          Lindos’da 116 m yüksek dik bir kayanın üzerine -masmavi bir gök altında denize bakan bir balkon gibi- inşa edilmiş Acropolis'in tepesinde Athena tapınağı (MÖ 4. yy),  Rodos şehrinin Tapınak Şövalyeleri tarafından inşa edilmiş kalesi ve Orta Çağ'dan kalma mahallesi UNESCO Dünya Mirası Listesi'ndedir.

Rodos, Antik Hellenik dünyasının önemli ticaret ve kültür merkezi olarak hızla gelişmiş; Zenginliği, doğa güzellikleri ve stratejik konumu ile önem kazanmış; güçlü hükümdarların ilgi odağı olmuştur. Romalılar, Saint Jean Şövalyeleri, Osmanlılar, İtalyanlar bu adadan geçip izlerini bırakmışlardır.

Coğrafya

Rodos, Ege Denizi'ndeki 12 Adaların en büyüğü, Yunanistan'ın, -Meis adası hesaba katılmazsa- en doğudaki adası, Yunanistan'ın 12 Adalar idari bölgesinin ve Rodos ilinin merkezidir. Adanın 2004 nüfusu 130.000 olup, bunun 55.000'i Rodos şehrinde yaşamaktadır. Türkiye kıyılarına en yakın noktası olan Bozburun Yarımadası'na 18 km (11 mil) uzaklıktadır.

Rodos adası mızrak ucu benzeri biçimde, 80 km uzunluk, 38 km genişlik ve deniz sahili yaklaşık 220 km dir. Rodos şehri adanın kuzey ucu sonundadır. Antik çağ sitesi ve modern ticaret limanını içerir. Rodos Diagoras Uluslararası Paradisi şehrinin 14 km güney batısındadır. Attaviros dağı (1215 m) adanın en yüksek noktasıdır.

İç kısımları ormanlıktır ve Türk çamı da denilen Pinus brutia ağaçları Kızılçamlar ile kaplıdır. Adanın flora ve faunasının, genel olarak, Yunanistan'ın kalan kısımlarından ziyade Türkiye'nin batı sahillerini andırdığı kabul görmektedir. Adanın kuzey ucundaki Rodos dışındaki en önemli yerleşim, güneydoğu sahilindeki Lindos'tur.

Ada Rodos geyiğine anayurttur. Petalus yani Kelebekler Vadisinde yazın çok sayıda kelebek toplanır. Sahiller taş gibi katı iken ada ekilebilir topraklara sahiptir. Burada turunçgiller, şaraplık üzüm, sebzeler, zeytin ağaçları ve diğer ürünler yetiştirilir. Turizm adanın birincil gelir kaynağıdır. Masmavi suları ve kilometrelerce uzanan plajı, yazın serin ve kışın ılıman iklimi ile en çok sevilen tatil yerlerinden biridir.

Marmaris / Rodos

2010 yılı Ekiminde Muğla teftişi bitiminde gitmeyi düşündüğümüz Rodos adasına bir sonraki yaz Marmaris’te tatil yaptığımız esnada gitmeyi planlayıp, 12 Temmuz 2011 Salı günü Sabah 08.00 gibi Marmaris gümrük bölgesine giden servise biniyoruz. Otobüsün çoğunluğu yabancılardan oluşurken bizim gibi günübirlikçilerin sayısı az. Marmaris girişinden sağa dönerek marinayı geçip gümrük bölgesine ulaşmamız 15 dakikayı buluyor. Pasaport ve bilet işlemleri sonrası küçük bir freshoptan geçerek bizi Rodos’a götürecek olan deniz otobüsü katamarana biniyoruz. 400 kişilik deniz otobüsünün üst katı yolcu sayısının azlığı -hafta içi olması- nedeniyle kapalı olup alt bölümde de yaklaşık 200 yolcu var.

09.00 gibi limandan ayrılarak Marmaris körfezindeki adalar arasından geçerek Akdeniz’e açılıyoruz. Geçen hafta tekne turu esnasında yüzdüğümüz koyları (Turunç, Kumbükü gibi) uzaktan seyrederek güneye doğru yol alıyoruz. Açık denize çıkınca hafiften dalgalanma başlıyor, yer yer sallantıyı hissediyoruz. Gideceğimiz yol yaklaşık 50 km. havanın açık olması durumunda Rodos uzaktan da görülebiliyor. Yaklaştığımızda limanın hemen arkasında yer alan kale surlarını, kuleleri, yel değirmenlerini, sütunlar üzerindeki geyik heykellerini ve de tarihi bölgeyi seçebiliyoruz.  Eski Rodos'un 5 limanından biri olan Mandraki Limanı çok hareketli, marinasında çok sayıda yatlar bulunuyor. Göze çarpan Agora binaları da alışveriş merkezi olarak kullanılıyor. 1 saat 15 dakika sonra Rodos limanına ulaşıyor, yaklaşık 20 dakikalık gümrük-pasaport işlemleri sonrası Rodos topraklarında gezimize başlıyoruz. Bulunduğumuz gemide bizlere teklif edilen kişi başı 13 avroluk rehber eşliğinde gezmeyi tercih etmeyip, bilet alırken almış olduğumuz harita ve Rodos’a ilişkin bilgileri içeren broşür ve de internetten indirmiş olduğum bilgileri yolculuk boyunca irdeleyerek gezeceğimiz güzergahı ve yerleri tespit ediyorum.

İskeleden ayrılarak kendimizi Eski Rodos olarak adlandırılan tarihi bölgeye atıyoruz. Benzer kale-kentleri (Budva, Kotor, Dubrovnik gibi) Akdeniz bölgesinde değişik yerlerde görmüş vede beğenmiştik. Ancak Rodos pek bakımlı değil. Gümrükte girdiğimiz tuvaletlerin kirliliği ilk izlenim olarak bizde kötü bir görüntü oluşturdu. Sonrasında yeşil alanların kendi haline bırakılmış olması, çevrenin bakımsızlığı ve çöpler olumsuz görüntülerin devamıydı. Bunlar bir ülke, bir şehir için çok önemliydi. Hele turistik bir yer için daha da önemliydi. Eski bölgenin taş sokaklarını bir süre dolanıp, çevresini sarmalayan kanalın da dışına çıkarak bir süre eski şehri biraz tepeden ve dışarıdan seyrediyoruz. Bir yandan da limanda demirlemiş büyük yolcu gemilerini, yatları ve de Akdeniz’i süzüyoruz. Bir ara bakımsız bir parkın içersinden ilerleyerek stadyum solumuzda kalacak şekilde eski şehrin çevresinden turluyoruz. Bu kez farklı bir kapıdan yeniden kalenin içersine girerek taş sokakları ve çoğu harabe halindeki eski tarihi evleri görüyoruz. Hediyelik eşya satan bir dükkan önünde durduğumuzda konuşmalara kulak verip Türkçe konuşunca bu bölgenin ağırlıklı olarak Türklerin yaşadığı bir bölge olduğunu öğreniyoruz. Zaten biraz ileride de bir cami minaresi görünce oraya doğru geçip kapalı olan (Cuma, bayram gibi belirli günler ibadete açılıp hoparlörle ezan okunmasına izin verilmiyormuş) caminin önündeki bankta biraz oturuyor, akmayan şadırvanı ve camiyi seyrediyoruz. Burada yaşayan Türkler, Adanın İtalya toprağı olması nedeniyle Lozan sonrası yaşanan mübadeleden etkilenmemişler. Rodos’lu Türk esnaflarla selamlaşarak hediyelik Murano taşından (Çin yapımı) kolyeler bakıyoruz. Bir ara babaannesinin Erzurum’lu olduğunu söyleyen bir esnafla çat pat sohbet ediyoruz. Ardından meydan-ara sokaklar-dükkanlar derken nerdeyse Rodos’un labirentlerinde kayboluyoruz. Recep Paşa Camii iyice harabe halinde, Unesco tarafından restorasyon için iskelelerle çevrili ve de restorasyon sonrası oluşacak projeyi yansıtan afişler görüyoruz. Şehirle yaşıt tarih olmuş ağaçlar görüyoruz. Türk Hamamı tabelası dikkatimi çekiyor. Osmanlı-Türk eserleri biraz bakımsız olsa da en azından Yunanistan karasında olduğu gibi tamamen tahrip edilmeye yok edilmeye bırakılmamış.  Belki de burada yaşayan Türkler buraları yaşatmak için uğraş vermişlerdir.

Eski şehrin en işlek en geniş ve de en bakımlı Socrates Caddesi bizi şaşırtıyor. Bir tarafı, birçok bar, lokanta ve eğlence yerleri bulunan Hipokrat meydanına açılan ve eski ticaret merkezi olarak da anılan cadde üzerinde Dükkanlar sağlı sollu hediyelik eşya yanında değişik markalar içeren mağazalar görüyoruz.  Hafız Ahmet Ağa Konağın-Kütüphanesini geziyor ve bahçesindeki bankta dinleniyor; konağın karşısına düşen Süleyman camiini geziyoruz. Kanuni adına yaptırılan bu cami ahşap ağırlıklı olup Unesco tarafından restore edilerek bakımlı hale getirilmiş. Bizim gibi farklı ülkelerden gelen turistler de caminin içerisini geziyorlar.

Camiden çıkarak Şövalyeler kulesinin yanından geçip Chollachium'un görkemli ana yolu olan Şövalyeler caddesini takiben Büyük Mayistro'nun Sarayının bulunduğu bölgeye doğru ilerliyoruz. Eski kamu binaları görünümündeki yerlerin ön cepheleri restore edilmiş durumda. Buraları, Şövalyelerin "Diller" diye anılan etnik gruplarının kaldıkları yerlermiş. Rodos şövalyeleri tarafından yapılarak kullanılan sarayın dış bahçesine ulaşınca burada da restorasyon çalışmalarından dolayı eski eserler pek seçilemiyor. Eski kentin en heybetli binası görünümündeki Büyük Mayistro'in Sarayı; 14. yy'da orada bulunan Bizans kalesinin harabeleri üzerine inşa edilerek Saint Jean Şövalyeleri'nce karargah olarak kullanılmış;  Saray günümüzde müzeye dönüştürülerek salonlarında antik ve ortaçağ devirlerine ait önemli arkeolojik eserler sergilenmektedir. Saray içersine gelmeden çevrede sergilenen eski topların yanından geçerek Saray içersine geçip geniş avluyu ve iki katlı bölümün avlu kenarlarına serpiştirilmiş tarihi şahsiyetleri figüre eden heykelleri görüyoruz. Saray içersinde ise Rodos tarihini aktaran müzeyi, giriş katındaki ibadet yeri olan kiliseyi geziyoruz. Biraz Bodrum kalesi gibi ancak daha küçüğü konumunda.. İki katlı sarayın odalarındaki ihtişamı gözlemlerken; tahta sandukalar, tarihi eşyalar ve şövalye giysileri sergileniyor.

Kalenin ilersindeki bir başka kapıdan çıkarak eski şehre veda edip kendimizi yeni şehre atıyoruz. Tarihle iç içe olduğumuz 3 saatlik süreçte eski şehri dört bir yanından turluyoruz tabii havanın sıcaklığı nedeniylede iyice bunalıyoruz. Geri kalan süreyi de yeni şehre ayırarak hem ihtiyaç giderip hem de akvaryum denilen bölgeyi gezerek limana dönmeyi düşünüyoruz. Medikal ürün satan bir dükkandan anatomik-süet ayakkabı alıyorum. Caddeyi takiben sahile inerken Türk Konsolosluğu binasının önünden geçiyoruz. Biraz daha yürüyüp sahilin bir ön caddesinde yemek molası veriyor; spagetti, patates cips, tavuk, salata karışımı bir şeyler atıştırıyoruz.

Saat 15.00 gibi son kalan bir saatimizi yüksek tempoda yürüyerek ilk olarak Akvaryum denilen bölgeye ulaşarak sahilde resim çekiliyoruz. Bu bölge plajlar ve oteller bölgesi, deniz olarak da güzel bir görünüm sergiliyor. Akvaryum koyunda denize girenleri izleyip limana doğru dönüşe geçerken bol bol resim çekiyoruz. Geyikli sütunlar, saat kulesi, taş yapı resmi binalar, yel değirmenleri, kale surları ve kuleleri.. Bir ara eski bir şadırvan tipi bir çeşmede serinliyoruz. Sonrasında kasino olarak anılan bölge bitişiğindeki Murat Reis Camii, türbesi ve bahçesindeki eski Osmanlı mezarlarını dışarıdan görüyoruz. Sahil kenarındaki surların içersinden geçerek gümrük çıkışına ulaşmak için oval bir yay çiziyoruz. Marmaris feribotu karşıdan görünse de mesafe olarak çevreyi dolaşmamız nedeniyle 16.00 gibi ancak gümrük bölgesine ulaşıp sırada kimse olmadığından beklemeden pasaport çıkışı yaparak bu kez Yunan freshopundan geçiyoruz. Ardından katamarana binerek kendimizi koltuklarda dinlenmeye bırakıyoruz.

Şaka maka 5 saat tempolu hızlandırılmış günübirlik bir gezi oldu bizimki.. Saat 16.30 gibi kalkan gemimiz daha dalgalı bir denizde seyrederek Türk karasularına doğru yol alırken bizde Rodos’u son kez uzaktan seyrediyoruz. Güneşin konumu nedeniyle Anadolu çok rahat görülüyor. Geldiğimiz süre kadar yol kat ederek Marmaris körfezine teknelerin dönüşü ile giriş yaparak 17.45 gibi gümrük bölgesindeki limana ulaşıp, Türkiye’ye giriş yapıyoruz.

(Marmaris / 12. 07. 2011)  

Remzi KOÇÖZ




22 Mayıs 2024 Çarşamba

MUSTAFA GAZALCI

"Okumak, araştırmak, içinden geliyorsa yazmak dünyanın en güzel eylemidir."
Mustafa Gazalcı

BİR KENT / BİR EĞİTİMCİ / BİR KÜLTÜREL KATKI...
Eskişehir; Üniversiteler/öğrenciler kenti.
Eğitim/öğretim yanında sanatsal etkinlikler açısından güzide bir kent.
Bilim/kültür/sanat parkı, Kentparkı ve Müzeleri ile örnek bir kent.
Doğal olarak 'kültürel bir kent' olarak
Türkiye’nin yüzakı.
Çağdaş Cumhuriyet kenti...
------------
Eskişehir'in kültür gelişiminde 
yerel yönetimlerin öncülüğü tartışılmaz.
Bu şehrin kültür envanterine
Tepebaşı Belediyesince Sinan Alağaç Parkı'nda bir yenisi daha eklenir:
"Mustafa Gazalcı Kitaplığı".

Yaşamını eğitime adamış,
Aydınlanma mücadelecisi,
Köy Enstitülerinden günümüze eğitim sistemi/sorunlar/çözümler/gidişat/ yanlışlar çerçevesinde bir cumhuriyet öğretmeni olarak okullarda,
sonrasında Mecliste/stk'larda/alanlarda
mücadele içersinde yer alırken,
25 kitaba imza atarak yazın dünyasına da katkı sunan Mustafa Gazalcı;
"Yılların birikimi, okuduğum okullara denk beni geliştiren bu kitaplar, edebiyat, kültür, bilim kitapları dışında eğitim ve Köy Enstitüsü için yazılmış kitaplar, Osmanlı Mebusan Meclisi, TBMM ve 12 Eylül sonrası konsey tutanakları, Varlık, Türk Dili, Yeni Ufuklar, abece, Öğretmen Dünyası, Yeniden İmece gibi dergilerin neredeyse tamamı, sözlükler deri kaplı ansiklopedi çeşitleri araştırmacıların hizmetinde olacaktır. Adımı taşıyan bu kitaplığın
(6380 eser) bir okuma ve araştırma merkezi olmasını dilerim" diyecektir.

Eskişehir'deki Kütüphane açılışına katılamasam da 1 hafta sonrasında Ailece ziyaretimizde, kitaplarını/kütüphanesini / arşivini toplumla paylaşmanın yüceliği karşısında duygulanmamak elde değil.
Kitapseverler yolunuz Eskişehir'e düşerse yada bir şekilde bu şehirden geçerse
Mustafa Gazalcı kütüphanesine
uğramanızı içtenlikle öneririm.
Kütüphanenin/kitapların sevecenliği yanında görevlinin ilgisi sizlere bir mola sıcaklığı verecektir.
Mustafa Gazalcı Kitaplığı;
Kültüre/Edebiyata anlamlı bir katkı vede güzel bir vefa/değerbilirlik örneği.
Başta eğitimci değerli insan Mustafa Gazalcı olmak üzere Tepebaşı Belediye Başkanı/ekibi ile projede emeği geçenleri, katkı sunanları içtenlikle kutluyorum.
Kütüphanenin kitapseverlere/
araştırmacılara bir ışık oluşturması vede Aydınlık bir Türkiye geleceği ile
Saygı/sevgi/selamlarımla...
(22.05.2024)
Remzi Koçöz

19 Mayıs 2024 Pazar

19 MAYIS

             ATATÜRK VE GENÇLİK

19 Mayıs, ‘Kutsal Yürüyüş’ün başlangıcı, ‘Kurtuluş Destanı’nın yazılmasında tarihi bir dönüm noktasıdır. 19 Mayıs günü Samsun’da doğan güneş, Amasya’da “Ya İstiklal Ya Ölüm” olarak şekillenerek Erzurum ve Sivas’ta gerçekleştirilen Kongreler sonucu Ankara’da TBMM’nin açılışı ile “Egemenlik, Kayıtsız Şartsız Ulusundur” şeklinde hayatiyet kazanmıştır. Sonrasında işgalci güçler, “Misakı Milli” olarak vücut bulan topraklardan, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası kovularak bağımsızlığa kavuşulmuştur. Samsun’da yakılan 19 Mayıs ateşi yeni Türk devletinin kuruluşuna, ardından da Cumhuriyet’e ışık tutmuştur.

Türk Kurtuluş Savaşı, Mustafa Kemal’in “19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a çıktım” sözleri ile başlar ve Kurtuluş sonrası 19 Mayısı Türk Gençliğine ‘Bayram’ olarak armağan eder. “Gelecek günlere bağladıkları umutla kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını, memleketi kurtarmak için bağışladılar!” Gençler Çanakkale’de, İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da ve diğer cephelerde, bu toprakların bağımsızlığı uğruna kanlarını, canlarını vererek şehadete ulaştılar. Gençlere bayram armağan edilerek hem o günkü kuşağa olan borç unutulmazken, gelecek kuşaklar da onurlandırılacaktı.

Atatürk’ün bizlere yol gösterici olarak bıraktığı eseri Söylev’i bitirirken Türk Gençliğine olan inancını, bayram armağanını, Gençliğe Hitabeyi her okuyuşumuzda özellikle gençlere verilen değer ve güvenin hiçbir ülkede, hiçbir lider tarafından gençliğinin ruhu bu kadar okşanmamış, gençlere bu kadar değer verilmemiştir. Aksine Türkiye Cumhuriyeti’ni ‘Türk Gençliği’ne emanet ederek onlara olan değeri ve güveni, önemi ortaya koymuştur.

Gençlik açısından aslolan çağdaş uygarlık yürüyüşünde nerede ve neler yapması gerektiği idi. Türk Gençliği; kendisine emanet edilen cumhuriyeti geleceğe, sonsuza taşımak için daha çok çalışmak zorunluluğundadır, yükü ağırdır.

Çağdaş uygarlık hedefine koşmak hem de en hızlısından, en uzunundan koşmak; en engellisini, en yükseğini aşmak gerek! Büyük Önderin “Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır. Çalışkan olmak!” sözlerine kulak vermek yetecektir.

Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir” sözü ile artık 19 Mayıs, tarih ve takvim olarak Türk Gençliği ile içice geçmiş, özdeşleşmiştir. Bu nedenle 19 Mayıs ruhu, Türk Ulusu ve Gençliği nezdinde sonsuza dek yaşayacak, yaşatılacaktır. Atatürk, yıllar öncesinden geleceği görerek kurduğu Cumhuriyeti gençliğe emanet ederken, geleceği güvence altına almak istemiştir.

Gençlik toplumun geleceğidir. İnsan yaşamında dönem olarak, biyolojik evriminde süreç olarak ‘gençlik dönemi’ önemli bir evredir. Bu dönemin sağlıklı yaşanması -bilimsel/çağdaş eğitimle donanması- gençler için olduğu kadar, o ülke içinde çok önem arz edecektir. Genç kuşaklarını bilgi toplumu ile buluşturan ülkeler geleceği de kazanmış olacaklardır.

Türkiye’de 1950 sonrası uygulanan dışa bağımlı politikalar çerçevesinde; özellikle eğitim dinselleştirilerek, bilimden uzaklaşılarak, geleceğin güvencesi olan gençler çatıştırılarak ülkenin geleceği karartılıp dayanaksız hale getirilir. Ülkenin dışa bağımlı, emperyalist sömürüye karşı korumasız kılınması ve açık pazar durumuna sokulması süreci yaşanır. Karşı devrim özellikle son 20 yılda -artan bir yoğunlukla- toplumu iyice ayrıştırdı.

Gelinen noktada, içinde bulunduğumuz bu sarmaldan çıkış yolu olarak 19 Mayıs ruhunun, 21.yüzyılda da Türk Ulusu ve Gençliğinin önünde meşale olarak nesilden nesile aktarılacağı inancıyla; Gençlik aynı zamanda karşı devrimi durduracak, cumhuriyeti yaşatacak en büyük dinamizmi oluşturmaktadır.

Cumhuriyetin ikinci 100 yılında, Bağımsız Türkiye yolunda, Büyük Önder Atatürk’ün, Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir” sözleriyle başlayan -tüm devrimlerin/reformların koruyucusu adeta Cumhuriyet’in kuruluş bildirgesi konumundaki- Gençliğe Hitabesini yeniden anımsayarak, Nice 19 Mayıslara… 

Remzi KOÇÖZ


7 Mayıs 2024 Salı

CUMHURİYET (1924-2024)

100. Yılında CUMHURİYET için ‘CUMHURİYET’

100 yıl öncesinde emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesi ardından kurulan bağımsız Türk devleti, saltanatı/hilafeti sonlandırırken Cumhuriyet ile modern/çağdaş bir ülke olma idealiyle yoluna devam eder. İşte bu kutsal yolculuğunda Cumhuriyet kazanımları olan ve katalizör görevi ifa eden kurumların özellikle 2000’ler sonrası birer birer kapanması/satılması/dağılması ya da işlevsiz hale getirilmesi sürecinde çok az sayıda ayakta kalabilen ve kuruluşundaki bağımsız çizgisini sürdürebilen nadide kurumlardan biridir: Cumhuriyet.

Milli Mücadele döneminin gür seslerinden Yenigün Gazetesi, Kurtuluş görevini tamamlayıp -yayın hayatına yine Yunus Nadi öncülüğünde kuruluş döneminin 6.ayında- 7 Mayıs 1924’de Atatürk’ün talimatıyla, genç Cumhuriyet’in sesi olarak ‘Cumhuriyet’ ismiyle devam edecektir.

Cumhuriyet Gazetesi, kuruluşundan günümüze Atatürk/Cumhuriyet/Devrimlerin savunucusu olarak yaşamını sürdürmüş, aydınlanmanın mücadelesini/savaşını verirken hemen hemen her olağanüstü dönemde kapatılmış, işkence/tutuklama/cezalar yanında terör saldırılarında 1978-1999 yılları arası (Bedrettin Cömert-1978, Cavit Orhan Tütengil-1979, Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok-1990, Uğur Mumcu-1993, Onat Kutlar-1995, Ahmet Taner Kışlalı-1999 gibi yürekli/yurtsever Cumhuriyet aydınları olmak üzere) çok sayıda kurbanlar vermiş, Atatürk devrimlerinin yılmaz savunucusu Cumhuriyet şehitleri olarak ölümsüzleşmişlerdir.

Sonrasında sabotaj, kumpaslar, tutuklamalar, ilan yasaklamaları gibi baskı ve engellemelere maruz kalmıştır. Cumhuriyet, tarihsel süreçte çok ağır bedeller ödemesi yanında -engeller/düşmanlıklar/dalgalanmalar/sarsıntılar gibi- krizleri de aşmasını bilmiş. Bağımsız çizgisi, basın özgürlüğü, düşünenlerin/düşüncelerin sığınağı olurken, Cumhuriyet aydınlanmasını da sürdürmeye devam etmektedir.

Cumhuriyet, demokrasi, özgürlük, insan hakları, adalet yanında doğru/gerçek haber mücadelesi ve savunuculuğu yaparken, cehalete/gericiliğe karşı; “Tehlikenin farkında mısınız?” diyerek, ‘Çağdaşlaşma’ hedefinde ısrarcı olarak Devrimleri yaşatma çabasını yitirmez.

Cumhuriyet bize ‘Baba ve Abi’ yadigârı. Ortaokul son sınıfta makalelerini okuyarak büyüdüğümüz, öğrencilik günlerimizdeki harçlıklarımızdan, kamuda görev yaparken ise ‘sakıncalı’ addedilmek uğruna okumaya devam ettiğimiz bir tutku. Bazen günlük gelen gazetelerden, haftasonu/tatillerde ise satın alarak, özellikle dergi/kitap eklerini kaçırmamaya çalışarak, hem yaşamaya hem de yaşatmaya çalıştık. Cumhuriyet Ailesinin kültür dünyamıza, bilinçlenmemize katkıları yadsınamaz. Köşe yazarlarının emekleri çoktur. Kalem emektarları binbir güçlükle yazılarına devam ederken, Cumhuriyet de Atatürk Devrimlerinin savunuculuğu yanında daha özgür, demokratik bir yaşam için kavga verirken, yolsuzlukları/haksızlıkları/kayırmaları/talanları kamuoyu ve okurları ile paylaşmaktan hiç geri durmaz.

Günümüz Türkiye’sinde basına yönelik baskı/yıldırma/sansür iyiden iyiye mahalle baskısına dönüştü. Uluslararası basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında (2002’de 99 iken) 2022’de 149. sırada yer alan Türkiye’nin 16 sıra gerileyerek 2023’de yer aldığı 165’incilik bu ülkeye, Cumhuriyet Türkiye’sine hiç yakışmıyor. 85 milyonluk bir ülkede Gazete tirajlarının son 10 yılda %50 oranında azalmasının -TÜİK verilerine göre (2022) gazete ve dergilerin tirajı yıllık % 8,3 azalırken basılan kitap sayısı da % 4,1 azalarak 83.653’e geriler. Gazete ve dergi sayısı bir önceki yıla kıyasla % 9,2 azalarak 4.048 oldu. Bu yayınların % 53,9’u dergi tirajların düşüşünün nedenlerinden biri dijital/sanal medyanın özellikle genç kuşaklar tarafından giderek yoğun kullanımı olsa da- asıl belirleyici ve önemli olanı siyasi iktidarın basın alanında tekel hegemonyası oluşturarak, yandaş/teksesli bir ortam yaratmasıdır.

Gazetelerin işlevi hiç bu kadar çoklukta tek sesli aynı pencere/manşet olmamıştı. Kamusal alanlarda gazete ayrımı yapılmaksızın hele hele şu gazeteyi almayın/ okumayın söylemi abesle iştigaldi. Basın demokrasilerde 4. kuvvet olarak bir nevi kamuoyu denetiminin ta kendisidir. Gazetecilik bir yerde muhalif olmak demektir. Karşıt/aykırı olmak yeri geldiğinde şeytanın avukatlığını yapabilmektir. Gazete aboneliklerine/satışlarına baktığımızda ülke olarak hicap duyulmalı bence. Geçmişte ekonomik açıdan sabit geliri olması nedeniyle kıt kanaat geçinen memurlar bile gazete yanında hafta sonları bir dergi almaya çalışırlar, ailesine/çocuklarına farklı ufuklar sunmaya çalışırlardı.

Cumhuriyet okurları, günlük gazete alma, e-gazete abonesi olarak katkı sağlama yanında, gazetelerini desteklemek adına ilan ambargosu karşısında, ‘dayanışma’ ile salgın sürecinde bile tarihsel bir sorumluluğa imza attılar. Cumhuriyet, yaşanan tüm bu zorluklar karşısında yönetiminden/ çalışanına, yazarından/okuyucusuna birliktelik ve dayanışma ile ayakta kalmasını bildi.

100. yılında da Cumhuriyet Gazetesi; kökleşmiş kurumsal çizgisi ve mücadelesi ile çağdaşlaşma yolunda yaşıtı ve isimdaşı Cumhuriyet için yine umut olmaya devam edecektir. Toplum olarak sadece bedenimizin değil beynimizin de bağışıklığını güçlendirme adına, Cumhuriyet için ‘Cumhuriyet’ ile birlikte nice 100 yıllara.

(Ankara / 7.5.2024)

Remzi KOÇÖZ




20 Nisan 2024 Cumartesi

GEZİ GÜN(LÜK)LERİ -2

            Antakya, Antik çağdan bu yana tarih boyunca önemli bir kent olma özelliğini korurken, Antakya doğumlu Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus (322-400), Antakya için su sözleri sarfeder; “Dünyada hiçbir kent, ne topraklarının bereketi ne de ticaretteki zenginliği bakımından, bu kenti geçemez.” Musevilik, Hristiyanlık, Müslümanlık gibi üç dinin buluştuğu, havra-kilise-caminin yan yana olup, Hazzan, Çan, Ezan seslerinin birleştiği, Hac ve İpek yollarının geçtiği, ilk olimpiyatların yapıldığı, 40 bin yıl öncesinden tarih, kültür ve medeniyet birikimi olan bir şehir.

HATAY ÇEVRESİ ve SURİYE / HALEP İZLENİMLERİ

“Hatay benim şahsi davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz. M. Kemal ATATÜRK

Ankara - Hatay

       28 Mayıs 2010 Cuma günü TODAİE 43. dönem KADEP müdavimleri olarak Hatay ve çevresi inceleme gezisi için Ankara akşam trafiğini aşarak Esenboğa'ya, 19.00’da kalkacak Hatay uçağına yetişiyoruz. VİP’ten giriş yaparak Anadolu Jet-Malazgirt uçağı ile Hatay'a uçuyoruz. Hava açık ve güneşli, saat 20.00 gibi havanın kararması ile Hatay'a inmiş oluyoruz. Yaklaşık 1 saat süren yolculuk sonrası Türkiye coğrafyasında gezdiğim/gördüğüm 80. vilayet olan Hatay topraklarına ayağımı basıyorum. (Geriye Kilis kalır!) Merkez nüfusu 200.000 olan kent 2 yıl önce hava ulaşımı sorununu çözmüş ve böylece turizm açısından cazibe merkezi olmuştur. Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesiyle hem turizm hem de sınır ticareti canlanmıştır. Havaalanında bizi bekleyen midibüse binip, rehberimiz Hüseyin beyden Hatay'ın tarihi ile ilgili bilgileniyoruz. Yarım saatlik bir yolculuk sonrası şehir merkezindeki otelimize ulaşıyoruz.

          Çevre yolundan şehir içine girerken Asi nehri refüj işlevi görüyor, kenti ikiye bölerek bize eşlik ediyor. Asi, Dünyada kuzey yönünde akan Nil nehrinin ardından ikinci nehir konumunda, Lübnan’dan doğarak Suriye üzerinden sınırlarımıza girip, şehir merkezinde kanal işlevi görerek Samandağ’dan Akdeniz’e dökülerek bu bölgenin coğrafyasını yeşertmiştir. (380 km'nin yaklaşık 90 km.si Türkiye sınırları içerisinde bulunmaktadır.)

          Şehrin güneyinde Habibi Neccar, kuzeyinde Amanoslar, ortasında Amik ovası yer almaktadır. Şehir MÖ 300'lü yıllarda tarih, kültür, sanat merkezi olarak 250 bine ulaşan nüfusuyla antik bir kent özelliğine sahipmiş. Makedon kralı Büyük İskender'in Pers kralı Darius’u yenmesinin ardından bu bölge antik çağın Antioş adını alan kenti olmuş. Hititler, Mısırlılar, Asurlular gibi medeniyetler izlerini bırakmışlar, Roma ve Bizanslılar kentin gelişimine katkı sağlamışlar. Selçuklular, Memluklular ve  Osmanlılarla 1918 yılına gelmiştir. 1918-1938 arası önce İngiliz sonra Fransız egemenliğinin ardından yapılan referandum sonucu 13.8.1938de Hatay devleti kurularak 23.7.1939’da Türkiye Cumhuriyeti’ne dahil olmuştur.

Hz. İsa’nın havarilerinden Sen Piyer'in yaşamış olduğu ve Hristiyan sözcüğünün ilk kez kullanıldığı bu kent kutsal bir hüviyet kazanmıştır. Ayrıca 3 dinin bir arada yaşadığı kent ünvanını da almıştır.

Otelde yemek sonrası şehir merkezinde yürüyüş yapıp, belediye meydanından kentin merkezine doğru gelerek, belediye parkında çay molası ardından otele dönüyoruz.

(23 yıl öncesinde 1987’de İskenderun/Arsus’a kadar gitmiş, sonrasında o bölgeyi karış karış gezmiş olsam da Hatay/Antakya şehrini ilk kez görme fırsatım olmuştur.)

 Hatay – Reyhanlı/Cilvegözü

         29 Mayıs Cumartesi günü kahvaltı sonrası saat 08.00 gibi şehir merkezinden Cilvegözü sınır kapısına doğru midübüsle yol alıyoruz. Hava güneşli, sıcaklık 27 derece, güzergahımız 75 km olup (yaklaşık 1 saat) şehir merkezini çıktıktan sonra sağlı sollu tarım alanları ile örtülü. Yer yer yol genişletme çalışmaları görüyoruz. Buğdayların bir kısmı biçilmiş, bir kısmı biçilmeyi bekliyor, mısırlar henüz olmamış. Yol gidiş geliş tek yönlü iki araç zor sığıyor, yolun yapılması öncelik arzediyor. Uçakla gelirken inişe doğru anız yangınları görmüştük, son kalan buğdayları da patozlar toplamaya başlamış. Yer yer gündoğdu tarlaları göz alabildiğince dümdüz ovada, ekilmemiş alanlar ise çalılık halinde. Yolun solunda doğal bir kanal görüyoruz, ark şeklinde sağlı-sollu bize eşlik ediyor. Ağaçlar daha çok yerleşim yerleri çevresinde, yol boyuncada tek tük göze çarpıyor. 45 dakika sonra arazi yapısı değişince Suriye sınırına ulaşmış olduğumuzu anlıyoruz. Suriye ile sınırımız dikenli tellerle örülü. Verimsiz kayalık alan Suriye sınırı olarak yolun sağında bize eşlik ediyor. Traktörlerle çalışan Suriyeli çiftçileri görüyoruz. İlk bölümde askeri gözetleme kulemiz var, hemen ardından Reyhanlı ilçesi başlıyor. 1500 km2, deniz seviyesinden 85 m. yükseklikteki Amik ovası bölgenin değeri. Hititler dönemine ait höyükler/tümülüsler mevcut. Reyhanlı'daki Yenişehir gölü piknik ve mesire alanı olarak kullanılıyor. Sağımızdaki dağın ardında Suriye.. Adamların Hatay’ı neden sahiplendiklerine, buraları görünce anlam verebiliyoruz. Verimli ova ve çorak topraklar sedromu! 5 km sonra sınıra ulaşınca, Adana yolu ile birleşen transit yol boyunca tır-kamyon konvoyu göze çarpıyor, 1 km sonraki Cilvegözü sınır kapımıza ulaşmamız toplamda 1 saatimizi alıyor.

              Suriye / Halep

            Gümrük/pasaport işlemleri için yaklaşık 1 saate yakın bekleyişin ardından Suriye topraklarına giriş yapıyoruz. İlk etapta kayalık, kıraç bir arazide yol alıyoruz. Sınır değişimi ile coğrafi değişim de yaşıyoruz. Reyhanlı’dan itibaren boğaz görünümlü doğal bir geçit oluşturuyor tampon bölge..

            Suriye: 185.000 km2, 18 milyon nüfusun % 89'u Arap, % 6'sı Kürt, % 3'ü Ermeni, %2'si Türk, Çerkez, Asuri.. Suriye’nin 1/3'ü çöl-dağlık, 1/3'ü verimsiz topraklardan oluşurken, ülkede çöl ve akdeniz iklimi görülüyor. İlk yerleşim yeri sonrası kayalık yapı normalleşiyor, yer yer ova ve ekili alanlar görüyoruz. Su depoları, antenler ve camiler ve de taş yapı/duvarlar göze ilk çarpanlar. Arazide çalışan insanları görüyoruz. Halep’e 40 km. kala durup eski Roma döneminde yapılmış İpekyolu olarak adlandırılan taş yolda fotoğraf çekiliyoruz. Yol boyunca çam ve zeytin ormanları bize eşlik ediyor. Taşlık arazide yetişebilen bu ağaçlar bölgeye katkı sağlıyor.

        Halep, MÖ. 19 yılda Hititler tarafından şehir haline getirilmiş. Bir ara yolumuzun solunda zeytin ormanları ve yerleşim yerlerini içiçe izliyoruz, sağ taraf ise ekili tarım arazisi. Yol boyunca ikişer katlı taş evler ve restorasyonlar göze çarpıyor. Bu bölgede yaşanan kum fırtınaları nedeniyle evlerin dış yüzeyleri -özellikle son dönemlerde- taş ile kaplanıyor. Taş işçiliği gelişmiş, estetik yapılar gözümüze hoş geliyor, tarım ve hayvancılık ülkenin temel gelir kaynağı. Fosfat, petrol ve petrol boru hattı (Irak-Suriye-akdeniz) da diğer gelir kaynağı. Bu topraklar bize pek yabancı gelmiyor, tipik Güneydoğu Anadolu izlenimini veriyor. Toprak evler, insanlar giyim-kuşam ne kadar birbirine benziyor, diğer benzerlik de sıcak tabiki.. Üçüncü benzincide de yakıt bulamayıp, yol boyunca petrol istasyonlarına gir-çık yapıyoruz. Otobüs şoförümüzün sitemlerinden gümrükteki rüşvetten yaka silktiklerini öğreniyoruz. Doğunun çözemediği sorun burada da geçerli.

             Yeni Halep

            Halep’e yaklaştığımızda sağlı sollu villalar, işlemeli duvarlar, estetik bir görünüm arzediyor, yoksa bakımsız olan görünüm tüm kente hakim olacak. Doğu bloğu konutları gibi altyapı eskimiş, daha doğrusu pek de yok gibi.. Yeni yapılar adete bizi büyülüyor, ancak sağlı sollu orman alanı ise piknik ve mesire amaçlı çok pis kullanılmış. Her taraf çöp ve poşetten, pet şişe artıklarından geçilmiyor, sanki çöplük görünümü var. Bizim ülkemizde de 20-25 sene önce her yer hemen hemen bu görünümdeyken, çevreye önem verilerek en azından kent merkezlerinin çevresi çöplük olmaktan arandırıldı. Geri dönüşüm ve atık alanların oluşturulması bunu çözümledi. Şehre girişte bulvar, kavşak ve refüj içerisine dikilen çiçekler ile estetik verilmeye çalışılmış, reklam panoları ve ışıklandırmalar renk katmış. Girişte ölüm meydanı olarak anılan (trafik kazaları nedeniyle) kavşağın ortasında büyük bir bayrak direği ve kilometreler kala farkettiğimiz büyükçe Suriye bayrağını yakından görüyoruz.

            Şehre girişimiz Yeni Halep (Halebi Cedide, yani zenginlerin yeri) olarak adlandırılan bölgeden olurken, taş işlemeler ve evler ilgimizi cezbediyor. Tabii bu evlerin önündeki son model jip ve mersedesler ile binalar cadde boyunca 4-5 katlı ve ihtişamlı zengin/güzel bir görünüm.. Binalardan birinin önündeki ellerini gökyüzüne kaldırmış dua eden anıt göze çarpıyor ve şükür olarak anlamlandırılıyor. Halep’in ana meydanında bir tur atıp devam ediyoruz, meydanın çevresindeki park yeşil alan olarak şehre nefes aldırmış. Kalabalık bir trafik gözden kaçmazken, yabancı plakalı araç çokluğu da göze batıyor.

Şehir içerisindeki parklardaki/piknik alanlarındaki çamlar yan yatmış, eğik orman görünümü var. Tabi ki denizden esen sürekli ve kuvvetli rüzgarların oluşturduğu bir görünüm bu. 

 Eski Halep

Meydandan sonra Eski Halep’e doğru devam ediyoruz, burası tabi ki fark ediyor. Taş yapı ama eski, kararmış ve de tek düze, restorasyon gerektiriyor. Soğuk bir görünüm var, fakirlik de belirginleşiyor. Şehir zamanla eski-yeni olarak yer değiştirse de hep eskiler eski ve fakir kalacaktır. Genel olarak şehrin mimarisi Arap-İslam ağırlıklı, kendi özgün kültürleri, topraklarının izini taşımakta ve batı modeli pek görünmemektedir. Yol boyunca ilerlerken eski dükkanlar, toptancılar, imalathaneler şehirle içiçe; dükkanlar, mağazalar da trafik gibi hareketli ve de çok kalabalık. Şehrin nufusu 4 milyon, biraz abartılı gelse de kalabalık nüfus olduğu doğru. Eski Halep’te bir park daha geçiyoruz. Şehir içerisinde kalan eski virane yapılar, mezarlıklar, ara sokaklar, arka mahalleler şehrin çirkin yüzünü bize gösteriyor. Giyim şekli bile farkediliyor: Entarili erkekler, kara çarşaflı kadınlar. Nalburiye, inşaat malzemeleri ve peynir imalathaneleri içiçe. Trafik düzensiz, ancak tüm sürücüler (taksi, minübüs, otobüs, kamyon) emniyet kemeri takıyor. Çarpılmadık araba pek göremiyoruz. Araçlar Kore, Çin, Hint, Uzakdoğu ağırlıklı.. Sigorta sistemi yok gibi.. Hasarlı/çarpık yerlere fırça ile gelişigüzel boya, astar sürülmüş ve üzeri çekiçle gelişigüzel düzeltilmiş.

İlk olarak Emeviler döneminde yapılmış  Zekeriya Peygamber Cami ve Külliyesi’ni gezmek amacıyla otobüsten iniyoruz. Tamamen taş ve mermer karışımı tarihi bir yapı. Camiler dikdörtgen kuleler şeklinde, cami avlusunda ayakkabıları çıkarıp, ayaklarımızı taşa basarak cami avlusu ve içerisini geziyoruz. Kimi insanlar bizim gibi resim çekilirken, kimileri de ibadet ediyor. Kimisi miskince uzanmış yatarken, kimileri de kitap okuyor. Caminin çevresi kilometrelerce dolanan labirentvari, bizdeki kapalı çarşının daha büyükçesi, 10 km olduğu söyleniyor. Çarşı içerisinde kaybolmadan biraz dolaşıp, hediyelik eşya bakınıyoruz. Burada pazarlık çok önemli, bir malı, üçte birine alabiliyorsunuz. Camiden sonra dar sokaklardan geçip Osmanlı döneminde sübyan mektebi, akıl hastanesi olarak kullanılan yerleri görüyoruz. Bimaristan olarak adlandırılan tarihi akıl hastanesinin içini de geziyoruz. Eski Türklerde ve doğu toplumlarında olduğu gibi suyla tedavi yöntemi burada da uygulanıyormuş. Yer yer parmaklıklarla ayrılı odalar, hücreler ve o dönemde kullanılmış tıbbi malzemeleri görüyoruz. Dönüşte sabun imalethaneleri görüyoruz. Bir cami içerisinde Hz. Muhammed’in ayak izinin olduğu söylenen taş burada sergileniyor, doğruluğunu pek bilemiyoruz. Saat 14.00 gibi öğle yemeği için 4 yıldızlı otantik bir otelin iç-orta bölümündeki bahçede ud eşliğinde yöresel lezzetler tadıyoruz.

           Halep Kalesi

Yemek sonrası şehrin en önemli eseri olan tarihi Halep kalesini geziyoruz. MS 19. yüzyılda ortaya çıkmış, ancak MÖ 3 binli yıllarda Hititler tarafından bu bölgede yerleşim ve savunma alanı olduğu rivayet edilmiş. İçerisinde saray, tiyatro, hamam, dükkanlar, yollar olan geniş bir alan.. Hakim bir tepede tüm şehri kontrol altında tutabilecek stratejik özellikte bir yer. Halep, bu kalesi ile 5000 yıllık bir kent gösterişinde. Kalenin çevresi 50 m. genişliğinde/derinliğinde çukurlaştırılmış, su ile doldurularak içerisinde timsahların yaşadığı, zaptını engelleyen eğri/dik duvarı ile Zigetvar gibi ihtişamlı. Tamamen kalın taşlardan yapılı kalenin burçlarından Haleb’i kuşbakışı seyrediyoruz. Saat 17.00 gibi kalenin girişinin karşısındaki çay bahçesinde dinleniyoruz, buraya özgü nane limon karışımı bir içecekle serinliyoruz ve bu kez kaleyi aşağıdan seyrediyoruz, gerçekten muhteşem bir eser. (Bu tür kaleler Akdeniz kıyılarında hem kale hem de yaşam alanı şeklinde kullanılarak bir müze şehir olarak turizme hizmet ediyor.)

Kaleden sonra kapalı çarşıya geçip hediyelik eşyalar bakınıyoruz. Benzer şeyler Çin malı olarak bizde de var, ancak incileri meşhur olduğundan bir inci alıyorum. Kapalı çarşı gezisinin ardından bu kez otobüse binip şehir merkezini hava kararmadan son kez  turlayarak bir baklavacı önünde duruyoruz. Bu bölgenin tatlılarının meşhur olduğunu biliyoruz. Hatta “ne Şamın şekeri, ne arabın yüzü nede Halebin tatlısı” şeklinde bir söz dilimize yerleşmiştir. Bu coğrafyanın sıcağından mı toprağından mı nedir bilemiyoruz. Mutfak olarak, yemek kültürü olarak tatlıları yanında acılı yiyecekleri ile de ünlenmişler. Tatlısıda, acısıda ekşiside çok yoğun. Tıpkı bizim Güneydoğu coğrafyasında olduğu gibi. Adana, Hatay, Antep, Maraş, Urfa, Diyarbakır sofraları gibi ortak  özelliklere sahipler. Baklavacıdaki tatlı çeşitlerinden birer parça tadımlık ikramların ardından birden fazla tatlı çeşidi almamak mümkün değil. Tatlılarımızı alarak Kentin içerisinden son kez geçip Halep’e veda ediyoruz. Saat 19.00 gibi dönüşe geçip çevreyolundan bir saatlik sakin (herkes yorgun düşmüş, yer yer horlayarak kestiriyor) bir yolculuk sonrası sınıra ulaşıyoruz.

           Suriye’den Ayrılış (Halep - Hatay)

Halep gezisi yorucu da olsa güzel bir gezi olarak kayda geçiyor. Yıllar önce bu şekilde günü-birlik, Nahçıvan'ı ailece gezmiştik. Bu kez güney komşumuz Suriye’nin sınır şehri Haleb’i grupla geziyoruz. Vizelerin kalkması, ülkeler açısından yararlı olmuş, belki de soğuk savaş döneminin güvensiz ortamının düşman anlayışı yerini, iyi ilişkilere, dostluğa bırakmıştır. O da 20 yıl sonra yeni yeni gerçekleşmeye başlıyor, sınır ticareti, turistik geziler, kültürel ilişkiler bunlar güzel gelişmeler..

            Soğuk savaş bitiminde hemen sıcak bir savaşın içerisine giriliyor. (İran-Irak savaşını saymazsak) bir yandan insanlık, bir yandan bölgemiz sıcak savaşın içersinde olmasına rağmen karşılıklı birbirlerini tanımaya, yakınlak kurmaya o kadar susamışlar ki! Aynı kaderi paylaşmış, aynı dinin çevresinde, ayni kıbleye dönen insanlar; güvensizliği yıkıp, dostluğu ilerletirlerse, silaha, savunmaya daha az para harcayarak; bu yatırımı, eğitime, sağlığa, teknolojiye, kentleşmeye yaparak; modernleşmeye, uygarlığa, çağın gereklerine daha yakınlaşacak daha huzurlu bir yapı oluşturacaklardır. Sınırda uzun süren işlemlerin ardından Türkiye topraklarında sabah geldiğimiz  aynı güzergahı takiben Hatay şehir merkezine dönüyoruz. (Akşam 22.30 gibi müzik eşliğinde otantik görünümlü Sveka lokantasının üst katında yemek sonrası, günü tam yaşıyarak gece 24.00 gibi otele dönüyoruz.)

            HATAY

30 Mayıs Pazar günü kahvaltı sonrası Antakya Narin Otel’den ayrılıyoruz. Ilk olarak yürüyerek arkeloji/mozaik müzesine geçiyoruz. Roma imparatorluğunun Roma ve Mısır’daki İskenderiye/Aleksandretta kentinden sonra en büyük üçüncü kenti olan Antakya/Antioch'ın antik ve mitolojik yaşamını (Hitit-Helen-Roma-Bizans) yakınen tanımak üzere mozaik müzesini geziyoruz. Müzenin mozaik çeşitliliği açısından Tunus/Bardo sonrası ikinci büyük müze olduğunu da öğreniyoruz. 2007 yılında G.Antep-Zeugma mozaik müzesini gezmiştim, Hatay henüz sergilenmemiş eserlerinide hesaba kattığımızda daha zengin bir yer. Mevcut müzenin bu eserleri sergileme açısından yetersiz kalması nedeniye sergilenemeyen mozaikler varmış. Müzenin yenilenmesi, daha geniş bir alana kavuşturulması açılarından çalışmaların yapıldığını öğreniyoruz. Hatay bölgesinde değişik dönemlerde yapılan kazılar sonucu ulaşılan mozaikler yer yer sergileniyor. Mozaiklerin eski Anadolu uygarlıklarının efsanelerini/mitolojik öykülerini figüre/kompoze ettiklerini görüyoruz.

Narsis Efsanesi (Nergiz Bitkisine Dönüşüm)

Yunan mitolojisinde Narkissos adıyla sözü edilen, adını narsizme (kendini beğenme), narkoza, bir çiçek familyasına (nergisgiller) ve bir çiçeğe vermiş olan Narsis (ya da Narkissos), Klasik Mitoloji'deki bir kahraman olup, öyküsünün birden fazla anlatımı vardır.

Narsis’in öyküsü kısaca şöyle anlatılır: Narsis, ırmak ilahı Kephissos ile arındırıcı suların bekçi perisi Liriope’nin oğlu olarak doğar. Bir kahin, ebeveynine Narsis’in dünyada, kendi yüzünü görmediği sürece yaşayacağını bildirir. Narsis bir gün bir su birikintisine dökülen bir kaynağın yanına gelir ve su birikintisine doğru eğilerek oradaki sudan içmeye başlar. Doğal olarak, bu sırada, birikintide yansıyan yüzünü görür. Kendi yüzünü görünce önce şaşkınlığa düşer, sonra kendini hayranlıkla seyre dalar ve kendisine aşık olur. Bu seyirden kendisini bir türlü alamayan Narsis gitgide hissizleşir, dünya yaşamına gözlerini yumar ve bulunduğu yere kök salarak açılmış bir çiçeğe dönüşür. Bu çiçek, güneş gibi, sarı göbekli, beyaz yapraklı, çevresine güzel kokular yayan bir çiçektir. Ölümünden sonra Styx nehrinin sularına katılır.

Narsis efsanesi bir başka anlatımla: Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.

Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos'u cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.

             Zeus (Tanrıların Kralı, En Güçlü ve Önemli Tanrı)

Zeus, eski Yunan mitolojisinde tanrıların kralı, en güçlü ve önemli tanrıdır. Gökyüzünün, şimşek ve gök gürültülerinin tanrısıdır. Çoğu zaman elinde bir şimşek ile resmedilmiştir. Bereket ile özdeşleşmiştir, yağmur ondan beklenir. Titan Kronus'un ve eşi Rheia'nın oğludur. Tanrıça Hera'nın kocasıdır. Simgesi şimşeğin yanında boğa, kartal ve meşe ağacıdır. Aynı zamanda tanrıların kralı olduğu için taht ve asa ile de sık sık betimlenir. En bilinen özelliklerinden biri çapkın oluşudur. İstediği her şeyin şekline girebilen Zeus'un Leda için kuğu, Europa için boğa oluşu kudretine en iyi örnektir. Ölümlü ölümsüz herkese aşık olabilen tanrıların tanrısı Zeus'un gözdesi Ganimedes adlı bir çobandır. Çapkınlığı yüzünden eşi Hera tarafından sürekli takip ettirilmektedir.

            Müze sonrası Hristiyanlığın isimlendirildiği ilk kiliseye gidiyoruz. İsa’nın havarilerinden Aziz Petrus (San Piyer) MS. 40'lı yıllarda Habibi Neccar dağının eteklerinde mağara içerisinde bu dinin yayılmasına öncülük etmiş. Aziz Petrus’un ilk vaazını verdiği ve ilk hristiyan topluluğunun oluştuğu St. Pierre Mağara kilisesini inceliyoruz. O dönem Pagan inanışı etkin olduğundan yok olmamak, zarar görmemek için yerleşimden uzakta bu mağarayı mekan olarak seçmişler. Mağaranın içerisinde dağın başka tarafına kaçabilmek için tünel bulunuyor. Kilise, doğal bir kayalık oyularak oluşturulmuş, içerisinde taştan yapılmış sunak ve taht göze çarpıyor. Kilise, haçlılar döneminde dış bölüme doğru taş sütunlarla desteklenmiş, yerler mozaik, duvarlardaki süslemeler ise kaybolmaya yüz tutmuş. Hristiyanlığın ilk kilisesi önünden Habib Neccar dağı eteklerinden Hatay’a kuşbakışı bakıyoruz. (Dünyada kilise-mağara olarak kullanılan mabedin ikincisi ise Filistin-Batı Şeria bölgesindeki Beytüllahim şehrindeki Hz. İsa’nın doğduğu Beklen mağarası üzerine kurulan Milad /Doğuş kilisesidir.)

            Şehre dönüp markalaşan bir sabun fabrikasını (Antioch's Verda) geziyoruz. Bu bölgede Defne ağacı önemli bir bitki. Zeytin ve defne (dişisi) yağı dışında sabun, şampuan, cilt ürünleri vb. ürünler yer tutmuş. Verda markası 2006 yılında patent almış. Bize ilk olarak fabrikanın ortaklarından bir genç tanıtım sunusu yapıyor, hem Hatay’ın tarihini hem de defnenin öyküsünü dinliyoruz. Sabunun eski koşullarda imal edilmesini nostaljik olarak izlerken, yeni koşullarda imal edilmesini uygulamalı olarak görüyoruz. Fabrika bir nevi aile şirketi, atadan torunlara intikal etmiş. Tabi ki imalathane sonrası fabrikaya dönüşmüş, gençler de şirketleşerek markaya dönüştürmüşler. Ardından ürünlerden sabun, şampuan ve zeytinyağı alıyoruz. Bahçedeki çardak altında çay ikram edilirken, Asi dizisinin fabrikada çekilen resimlerine bakıyoruz.

            Antakya’nın tarihi dar sokaklarından yürüyerek geleneksel Antakya evlerini seyrederek gelmiş olduğumuz Sen Piyer Katolik kilisesine kapalı olduğu için giremiyoruz. Halbuki bugün pazar ve ayin günü biz öğleden sonraya kaldığımızdan bahse konu yeri göremiyoruz. Oradan eski labirent sokaklardan yürüyerek bu kez Ortodoks kilisesine geçiyoruz, burası biraz hareketli ve kalabalık. Bu kilise Şam’a bağlı olarak çalışıyor. 1200 cemaati olduğunu ilgililerden öğreniyoruz. Bugün de pazar ayini sonrası bir cenaze yemeği (onlar hayır işi olarak adlandırıyorlar) olduğu için kalabalıklarmış. Kilisenin çevresi külliye benzeri konuşlanmış, cenaze hizmetleri, toplu sohbet ve taziye yerleri, yemek verecekleri salon var. Temiz ve düzenli buluyorum.  Ardından aracı park ettiğimiz ana cadde üzerindeki Habibi Neccar camiine  uğruyoruz. (Burası aynı zamanda dün akşam yemek yediğimiz lokantanın da çaprazında kalıyor.) Habibi Neccar ilk Hristiyan olan şahsiyet. Hz. İsa tarafından gönderilen elçilere ilk defa inanan ve bu inancından dolayı hayatını kaybeden bir Antakyalı. Adı verilen cami, Roma dönemi Pagan tapınağı iken Hristiyanlık ile kiliseye, Türklerin fethi (638) sonrası camiye dönüşüp, günümüzde cami bir külliye şeklinde ziyaret ve türbe olarak konuşlanmış, özellikle çocuğu olmayan bayanların uğrak yeri. Ayrı bir bölümden alt kata inilerek Habibi Neccar’ın ve diğer  şahsiyetlerin türbelerini görüyoruz. Burada dua eden, namaz kılan insanlar görülüyor. Yan taraftaki cami ise normalden büyükçe, bahçesinde şadırvan, medrese gibi din eğitimi verilen küçük odacıklar var. Bugün hava çok sıcak olduğundan cami dışındaki duvarın üzerine oturarak, gölgeden çıkmıyorum.

 Harbiye/ Dafne

Öğle yemeği için şehrin tarihi mesire yeri Harbiye’ye doğru yol alıyoruz. Diğer  mitolojik adıyla antik Dafne yani Defne olan tarihi, turistik ve doğal park özelliğindeki mesire yerine geçiyoruz. En merkezi konumdaki Kule Restorant’ın bahçesine oturuyoruz. Burası biraz tepede seyir yeri gibi. Çevremiz ağırlıklı olarak Defne ağaçlarının oluşturduğu yeşil örtü/orman ile kaplı. Dağlar arasında şelale görüyoruz. Apollon, Dafne’ye olan aşkını gözyaşlarına dökünce şelale oluşmuş, günümüze kadar gelmiş olan efsaneyi detaylı olarak aktaracağız. Tam aşağıda batıya doğru Asi nehri kıvrılarak gepgeniş ovanın yeşilliğinde bizden uzaklaşıyor. Biz de heyet olarak yöresel yemekleri tadarken bir yandan da doğal güzellikleri seyrediyoruz.

Defne Ağacına Dönüşüm

Dafne/ Defne'nin, Apollon'dan kaçarken toprak anadan yardım istemesi ve bunun üzerine ağaca dönüşümü olayının mitolojik çağlarda Harbiye’de yaşandığı ve bu bölgenin adınında Dafne/ Defne olarak anıldığı ve Defne ağaçlarının bu coğrafyaya hakim olduğu anlatılmaktadır. Öykü ise söyle oluşmuş;

Yunan tanrıları arasında on parmağında on marifet olarak geçen, Zeus ile Leto'nun oğlu, Artemis'in ikiz kardeşi Apollon, bir gün Thessalia'da kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel genç bir kız gördü. Bu güzelin adı Dafne idi ve Apollon görür gürmez ona aşık olmuştu. Dafne ormanların derinliklerinde dolaşmaktan zevk alıyor, ay ışığında yabani hayvanları kovalamak avlamak en büyük eğlencesi idi. Yalnız başına dolaşmayı çok seviyordu. Dahası Dafne hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Erkeklerden nefret ediyordu bu yüzden evlenmeyi kesinlikle istemiyordu. Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş peşini bırakmıyordu. Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi ancak Dafne ondan korkarak koşmaya başladı. Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememişti, Dafne korkmuştu bir kere. Yorgun düşene kadar koştu koştu, daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı.

"Ey toprakana beni ört, beni sakla, kurtar." Toprak ana onun yakarışını duymuştu, az sonra Dafne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini, odunlaşmaya başladığını hissetti. Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru indi. Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu Defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra Defne ağacı Apollonun en sevdiği ağaç oldu ve defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu. Kahramanlara ödül olarak defne yapraklarından yapılma taçlar taktılar.  

Dafne, başka bir bitkiye dönüşüm ve aşk öyküsü olarak yalnız Ovidius’un “Metamorphosis”inde yer almıştır. Teselyalı Irmak Tanrısı “Peneios”un kızı Dafne mitosunun kökeni, elbette Yunandadır. Ovidius’un anlatımıyla öykü yukarıdaki anlatımdan farklılık taşır:

Apollo onu yakalamaya kararlıdır. Kız da ona teslim olmamaya azimlidir. Tanrının pençeleri omuzlarına yapıştığında ağaçlar aralanır; babası Peneus’un ırmağı ortaya çıkar; “Baba, bana yardım et!” diye yakarır ve anında bir uyuşukluk, ayaklarının toprağa gömüldüğünü; bedeninin kabuklara büründüğünü ve iri yapraklar çıkardığını hisseder. Hızla bir ağaca dönüşmektedir. Yüreğine kor düşen Tanrı: “Benim gelinim olmadın ama mutlaka benim ağacım olacaksın; saçlarımı, lir’imi, ok kılıfımı Dafne (Defne) yaprakları ile süsleyeceğim; başıma keza senin yapraklarından yaptığım tacı sürekli başımda taşıyacağım. Kapitolde zafer resm-i geçitlerinde muzaffer generaller başlarına “Defne tacı” geçirerek yürüyecekler. İmparatorlar, şairler, olimpik oyunlarda utku kazanan sporcular defne çelengi ile ululanacaklar. Augustus’un kapı eşiklerindeki sütunları sen süsleyeceksin.

 Hatay’dan Ayrılış (Hatay – Adana - Ankara)

30 Mayıs Pazar günü Saat 15.30 gibi Hatay’a veda ederek şehir merkezini kullanmadan çevre yolunu takiben otobüsle Adana’ya doğru yol alıyoruz. Hatay’ın kenar mahallerini seyrederken, bir süre sonra gidiş gelişli yol yapımı nedeniyle yarım saate yakın bozuk yolda ilerliyoruz. Programda bulunan Antakya kalesi ve Uzun Çarşı’sını gezemiyoruz. Kaleyi gündüz ve gece Habib Neccar dağlarının üzerinde uzaktan görüyoruz. Yarım saatlik bir tırmanma sıcakta bunaltacağı için gezemiyor, seyir yeri olarak geceleyin daha güzel olacağını söyleseler de geç kaldığımız için göremiyoruz.

Amanosları tırmanıp inişe geçince kuşbakışı denizi ve İskenderun’u görüyoruz, ilçeye girmeden çevre yolundan devam ediyoruz. Sırasıyla Payas, Dörtyol sonrası otobana giriyoruz. Ormanlık alan geride kalmış, Çukurova’ya geçilmiş, ekili alanları gepgeniş ovayı geçiyoruz. Burada da hasat işlemlerini gözlüyoruz. Saat 18.30 gibi Adana’ya şehir merkezine ulaşıyoruz.

Adeta yeme sendromuna giriyoruz. Hatay, Halep, Adana sofrası bizi şişmanlatıyor. Eti, yufka ekmeği, yeşillikleri, mezeleri, tatlıları vs... Adana havaalanına geçerek 20.40 uçağı ile dönüşe geçiyoruz, bir saat sonra kendimizi Ankara’da buluyoruz.

Gezi Değerlendirmesi

Bu gezi -3 günlük sıkıştırılmış programıyla- benim için özel bir gezi olmuş, 80. vilayet gezim olan Hatay’ın yanında -kendi imkanlarımızla hem resmi program hemde sınır dışına taşarak- Suriye-Halep hattının gezilmesi ayrı bir renk katmıştır. Suriye ile ilişkilerin düzelmesi ve ardından vize muafiyeti getirilmesi sonucu, sınır ticareti ile turizm ilk etapta gelişme olarak göze çarpanlar.

Seyahatlerin insanı yenileyen, ufkunu açan bir yönü olduğu yadsınamaz. Meslek yaşamımda MGA sonrası TODAEİ kapsamında katıldığım eğitim programlarının bu tür inceleme gezilerinin katılımcılara tarih/coğrafya/kültürel açılardan (vizyon/ufuk/gözlem bağlamında) katkı sağladığı aşikardır.

(Ankara / 31 Mayıs 2010)  

Remzi KOÇÖZ










Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz