6 Haziran 2011 Pazartesi

‘ŞİDDET’ ÜZERİNE !

‘Sevgi yerine korku ile büyüyen yürekler yüzyılların getirisi şiddeti daha da büyüterek egemen kıldılar. Korkuyu bastırmak için saldırmak -sorunları çözmek yerine daha da artırsa da- istem dışı davranış olarak adlandırılır. İster tepki diyelim, ister içgüdüsel dürtü! Duygular yerine şiddeti doğuran korku bastırılınca sevgi yeşerecektir. Sevgi çoğaldıkça da şiddet -yok olmasa da- azalacaktır.’


Giriş

Toplum yaşamımızın gündemini meşgul eden ve de toplumun genelini rahatsız eden bir olgu, bir gerçek; şiddet. İnsanlığın varoluşundan bu yana insan kaynaklı bir olgu. Normal yoldan sorunlarını çözemeyen insanlar, toplumlar, devletler şiddet yoluna başvurarak sonuca ulaşmışlar. Bu olgu savaşları ve terörü içinde barındırmış, beslemiştir.
Şiddet günlük yaşantımızda farklı şekillerde karşımıza çıkmak suretiyle bizlerle iç içelik kazanmıştır. Hak ihlaline karşı hak alma şeklinde başlayarak kendiside hak ihlaline dönüşse de; insanların, çevrenin, toplumların hoş görmesiyle kendine meşruluk sağlama yolunu tutmuştur. Aşağıdaki tekerleme bu durumu bütün çıplaklığı ile ortaya koyarken, yaşananların algılanması açısından da pek abartılı sayılmaz: “Hakkı’nın Hakkı’da hakkı varmış, Hakkı Hakkı’dan hakkını istemiş, Hakkı Hakkı’ya hakkını vermeyince, Hakkı Hakkı’nın hakkından gelmiş.” Ne var bunda? Hakkı en doğal olanı yapmış değil mi?
Toplumlar ilkel çağlarda kabile, klan, boy şeklinde örgütlenmişler. Sonrasında feodal yapıya ulaşmışlar. O zamanlar güçlünün güçsüze karşı uyguladığı ‘şiddet’ göze görünmez, olağan sayılırmış. Devlet örgütlenmesi olsa da her şey güçlüden yanaymış. Modern devlete doğru gelinen süreçte aileler/sülaleler, ülkelerin egemenlikleri üzerinde yüzyıllarca söz sahibi olmuş, toplumlar hanedanlıklar tarafından yönetilmişlerdir.
Ortaçağda ortaya çıkan “Magna Carta/Büyük Sözleşme-1215", Vatandaşların hak ve özgürlüklerini belirlemekten çok, toplum güçleri arasında bir denge kuran Hanedanın/kralın sonsuz olan yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlamıştır. “Magna Carta” ile Ada Avrupa’sın da başlayan siyasal, hukuksal ve sosyal değişimler; parlamentonun üstünlüğü, insan hakları, hukuk devleti, ulus devlet, ulusal egemenlik anlayışı gibi kavramlarla bu süreç, Yakınçağda, Kara Avrupa’sı ve Yenidünyayı etkilemiş ve sonrasında Aydınlanma çağı ile bu kavramlara yeni ilkeler kazandırılıp, geliştirilerek yaygınlaştırılmıştır.
İnsan ve Yurttaş Hakları, “Amerikan Bağımsızlık Bildirisi- 1776”, “Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi-1789” ve “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi-1948” ile yazılı metinler şeklinde günümüze kadar büyük bir ivme kazanır. İnsan Hakları Bildirisi kabul edildikten sonra insan haklarını geliştirme koruma ve uygulama konusunda yeni anlaşmalar, bildiriler yayımlanmış, özellikle dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı gibi konularda kanunlarla yaptırımlar getirilmiş ve getirilmeye de devam edilmektedir.
Geçmişten günümüze tüm toplumlar, olumsuz yönlerini törpüleyerek hak ihlallerini en aza indirmek için uğraş vermeye devam etmektedirler. bu uğraş Batıdan-Doğuya doğru gittikçe azalma gösterirken, Doğu da gidişat Batı’ya göre daha yavaş ve ağır işlemektedir.
Bu döngü içersinde, Kanunlar ve uygulamalar sonrasında, aileler/sülaleler yerine halkın genelinin tercih ettiği siyasi partiler, onlar adına ülkeyi yönetmeye talip olmuş, demokrasiyi ve cumhuriyeti hayata geçirmişler. Bu yönetimlerde de iktidara gelenler güçlülerin yanında, güçlerine güç katarak kanunlar çıkarınca, Devlet olgusu ‘şemsiye’ gibi bir görünüm arz etmiş. Şemsiyenin içersinde kalanlar ıslanmaz, kenarında kalanlar ise yağmurdan kısmen nasiplerini alırken, şemsiyenin altına giremeyenler ise tamamen ıslanmışlardır.
Yukarıda özetlemeye çalıştığım husus, toplumların gelişimi sürecinde “şiddet” olgusunun “otorite” ile farklı boyutlarda da olsa paralellik göstermesidir. Günümüz dünyasında ise, siyasi otoritelerin/hükümetlerin bireysel/toplumsal hak arama taleplerine karşı tahammülsüzlükleri, ekonomik gelir dengesizlikleri, geciken adalet ve yargılama, TV dizileri, filmler, spor karşılaşmaları şiddeti tırmandıran faktörlerden bazılarıdır. Gazete ve TV haberlerinde de şiddet olağan görüntülerdir. Günümüz Türkiye’sinde ilköğretim okulları düzeyinde dahi şiddetin varlığı sonucu kavgalar, yaralamalar ölüme dönüşmüştür. Mahalle kavgaları, aile içi kavgalarda da şiddet öne çıkar. Çocuklara örnek olacak büyükler kendi davranışlarını denetleyemediklerinden çocuklara yasak koymaları adeta tetikleyici bir hal olur. Böyle olunca da çocuklar arasında oynanan oyunlar birilerine-bir şeylere zarar vermeye dönüşür. Çocuklar görmüş oldukları şiddeti uygularken onu, olağan bir şey veya bir oyun zannetmektedir.
Çocuklarımız için sokak ve çevre adeta olumsuzluklar potansiyeli haline gelmişken, tabii ki bu olumsuzluk okullara kadar sirayet etmekte gecikmez. “Çocuklar arasında bu tür ilişkiler yaşanır, barışırlar, şakadır, geçer, münferit olaylar, büyütmeyelim, abartmayalım!” şeklinde duyarsız kalınarak, ötelenerek, görmezden gelinerek, gelecekte olabilecek olumsuzluklara açık kapı bırakılır. Münferit olarak addedilen bir olay sonucu, bir hiç uğruna kaybedilen taze canlar toplumumuzun duyarsızlıklar hanesinde yerini alırken, piyangonun yarın kime vuracağı belli olmaz. sadece ateş düştüğü yeri yakar ve her şeyde olduğu gibi bu yaşananlarda unutulup gider. Ancak! Unutmayalım ki, o olayı yaşayan ve ruhsal travma geçiren küçük beyinler, gelecekte bu toplumu yöneteceklerdir.
Aslında, şiddet kullanılarak sorunlar çözümlenmeyip, yeni açmazlara doğru yol alınır ve şiddet, şiddeti doğurarak, yeni yeni şiddetler tetiklenir. Bir taraftan da şiddetin asıl nedenlerini; sosyal, kültürel, ekonomik boyutlarını görmezden gelemeyiz. Toplum olarak freni boşalmış bir araba gibi bayır aşağı gidiyoruz. Bir yere mi çarpacağız, birini mi ezeceğiz, taklamı atacağız? Kimse ne olacağını kestiremiyor. Cinnet toplumuna doğru yol alıyoruz.
Devlet, kurumlar, eğitimciler, aileler ve kısacası toplumun tüm katmanları el ele vererek ulusal seferberlik ilan etmeliyiz. Eğitim ve bakış açısı değişmedikçe, toplumsal uzlaşı ve hoşgörü sağlanmadıkça, yasaklarla ve yasal düzenlemelerle pek bir yere varamayız. Yasaklamaların/düzenlemelerin caydırıcılık açısından olumlu katkısı olsa da, olumsuz tepki vererek rağbet oluşturma konusu da yadsınamaz.
Şiddet olgusu ile direk bağlantılı olmasa da sigara konusunda yaşanan süreci buna örnek olarak verebiliriz. Gelinen noktada, umuma açık yerlerde, kapalı alanlarda sigara içilmeme konusunda epey mesafe katetmiş durumdayız. Ardından “Dumansız Hava Sahası” kampanyası da rağbet görmüş diyebiliriz. Ancak, tüm bu olumlu gelişmelere rağmen hedef kitle üzerinde pek etkili olamıyoruz gibi.. Yetişen nesli -gençliği, çocukları- sigara gibi kötü alışkanlıklardan koruma açısından yeterli olamıyoruz. Eskiden kenar köşede öğretmenlerden, büyüklerden çekinilerek kaçamak içilen sigara (Tabiî ki kaçamak içilmesinin de tasvip edilen bir davranış olmadığını vurgulamakta yarar var) artık okul önlerinde serbestçe içiliyor. Çocuk yaşta okul önlerinde sigarayla başlayan serüven ise ergenlik çağındaki genç ciğerlerde onulmaz tahribatlarla sağlıksız bir gelecek, sağlıksız bir toplumun sinyallerini veriyor.
(Devam edecek)
Remzi KOÇÖZ

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Sevgili kardeşim,

Çok güzel yazmışsın, bizi aydınlattın. Aklına ve eline sağlık.

Selamlar
Ayhan ÇANKAYA

Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz