23 Mayıs 2010 Pazar

Aydınlarımız, Toplumsal Çelişkilerimiz ve Duyarlılıklarımız...

“Halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok aydınlara yöneltilen bir vazifedir. Gençlerimiz ve aydınlarımız niçin yürüdüklerini ve ne yapacaklarını önce kendi beyinlerinde iyice kararlaştırmalı, onları halk tarafından iyice benimsenip kabul edilebilecek bir hale getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır.” (1923) M. Kemal ATATÜRK

Yanlışlarımızı ortaya koyarak, aksaklıklarımızı masaya yatırarak, kendimizi eleştirerek, iğneyi önce kendimize batırarak canımızın yanmasını hissetmeliyiz. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sözünü lügatimizden silmeli, yaşam alanımızdan da çıkarmalıyız.
Tanıtmak için tanımak ve bilmek gerekmektedir. Bir de yorulmadan, yüksünmeden, disiplinli bir şekilde çok yönlü mücadele vermek, çok ama çok çalışmak gereklidir.
Biz ise haklı olduğumuz konularda, her türlü davalarda tabi ki tanıtım işlevini yapmamış ve yapamamıştık. Kendi iç sorunlarımızla uğraşır, birbirimizle dalaşırken elin oğlu atı almış ve de Üsküdar’ı geçmişti. Uyandığımızda veya farkına vardığımızda tüm dünyayı karşımızda bulmuş, yapayalnız kalmıştık! Dünyaca haklı olduğumuz halde haksız gösterilmeye çalışıldığımız ulusal davaları kısır döngü şeklinde yakalayamazdık. Zamanı yakaladığımız yerde, 2000’lerde gecikmeli de olsa bilimsel mücadeleye başlıyorduk. İnsanımız, Türkiye’nin dört bir yanındaki Üniversitelerimiz öncesinde-sonrasında hayata geçirerek stratejik araştırma merkezleri adı altında kollarını sıvayacaklardır. “Zararın neresinden dönersek kardır.” atasözünü yerine getirecek, bilinçlenmeyi-mücadeleyi yakaladığımız yerde sürdürecektik.
Bugün aydınlarımız ve sanatçılarımızın çoğu toplumun, ülkenin sorunlarından uzakta kendi dünyalarında yaşıyorlar. Doğal olarak; bu sorunlarından uzakta yaşadıkları ülke insanları ile aralarında uçurumlar oluşuyor. Vermiş oldukları eserlerde, filmlerde ağırlıklı olarak cinsellik, aldatma, homo-seksüellik vb. şekillerde işleniyor... Toplum işsizlik-yoksulluk-açlık-cehaletle boğuşurken onlar Vajina monologları, tele voleler, pop starlar, turnikeler, şansa dansalar, ben evleniyorum, BBG programları vb. ile dejenere bir kültür yaratıyor ve magazinsel yaşıyorlardı. Trend, tiraj, reyting uğruna kitlelerin bastırılmış duyguları sömürülüyordu. İçgüdüler ön plana çıkarılarak akıl-mantık-beyin-irade işlevinin önüne geçiriliyordu.

Eğlence dünyasında bu tür programların olabileceği, daha farklı programların da yapılabileceği su götürmez. Ancak bu programların toplum yaşamının asıl sorunlarının önüne geçmemesi, insanları yanlış bilgilendirme-yönlendirmemesi gerektiğini savunuyorum.

Tabi ki ülke olarak içimizden yetişen bazı aydınlarımızı-bilim adamlarımızı küstürüp dış dünyaya kaptırmadık değil. Onları tutamayıp elimizden kaçırdık. Türkiye’de gösteremedikleri performansı gittikleri ülkelerde vererek uluslar arası projelere, bilimsel başarılara imza atarken Türkiye adına gurur duymakla yetinmiş olduk.
“Altın yumurtlayan tavuğumuz bize az göründü; elin tavuğu her nedense bize kaz göründü!” sözünde ifade edildiği gibi biz kendimizden olana değer vermeyerek, hep yabancı olanları gözümüzde büyüttük. Yanımızdaki cevherleri görmedik ya da küçümsedik. Tıpkı tarihte kurulan 16 Türk Devletinin her biri yine iç çekişmeler sonucu yıkılarak yok edildiğini tarih bize göstermiyor mu?

Bu güzel ülkenin bazı özelliklerini sıralarsak;
- Üç tarafı denizlerle çevrili,
- Doğal kaynakları bol,
- Genç ve dinamik nüfus,
- Stratejik önem arzeden coğrafya ve topraklar eşi bulunmaz artılarımızdı.
- İşsizlik-yoksulluk-cehalet ise eksilerimizdi.

Olmamız gereken konjonktürde yapılanmayı tamamlayamamıştık.
Bunun için de haklılığımızı çoğu konuda anlatamamış, birbirimizle kısır çekişmelerle boğuşmuş, çevremizde, dünyada olup bitenleri, dönen dolapları görememiş veya geç fark etmiştik. İçimize virüs sokarak (terör-mezhep-etnik ayrılıklar) güzel olan değerlerimizi-özlemlerimizi ön plana çıkaramamış ve sonucunda da çağdaş uygarlık dünyasına girememiştik. Organizasyon-koordinasyon-motivasyon eksikliği, plan-proje-programsız, hedefsiz, takvimsiz bir yaşam bizi bekliyor. Günü birlik yaşıyor, yarını-geleceği pek düşünmüyorduk. Düşünemiyorduk.
Belki de kapasitemiz, donanımımız bilgimiz, becerimiz yetersizdi, eksikti! Ya da organize-koordine-motive işlemini yeterince öğrenememiş, uygulayamıyorduk...
Sonucunda da çıkarsal ilişkiler ön plana çıkarak paylaşma ve dayanışma azalıyor, sevgi-saygı-samimiyet ise yok olmaya yüz tutuyordu...

Bilim adamları ve Araştırmacıların tespitlerinden yola çıkarak açmazlarımızı şöyle
sıralayabiliriz:
- Araştırma ve geliştirme çalışmalarını yeterince önemsememek
- Bilimsel çalışmalara, panel, konferanslara ilgisizlik
- Bilimsel mücadeleye destek vermeme
- Tanıtım olayını, lobiciliği göz ardı etme
- Karşı tez geliştirememe, yeterince kitap-sinema-tiyatro eseri verememe
- Önemsememek, değer vermemek, vefasızlık
- Okumamak, araştırmamak, incelememek
- Üretmeden tüketme alışkanlığı, hazırcılık ve kolaycılık
- Yaratıcılık yerine ezberciliği yeğleme
- Zamanı değerlendirmek yerine, zamanı geçirmek
- Öğretimi eğitime yeğleyerek, bireyde istendik yönde davranış değişimi
yansıtamamak
- Farklılığı tolere edememek (hoşgörü sığlığı)
- Başarıyı kıskanma, başarılı olanları hazmedememe (aşağılık kompleksi)
- Başarısızlığa bahane üretme, dış etkenlere endekslenme
- Bölgesel, yöresel kendini kanıtlama, alt kimlik takıntısı
- Feodal ilişkileri aşamama, hatır-gönül-tanıdık-kayırma alışkanlığı
- Disiplinli, ilkeli ve prensipli yaşayamamak
- İnsan ilişkilerinde güçlüye karşı itaat, zayıfı ezme
- Empatik olamama, Etik değerleri sürekli kılamama
- Toplumsal güvensizlik, gizemlilik-açık olmama
- Tepki göstermekle yetinip sorunun kendisine karşı önlem aramama
- Bakış açısı geliştirememe
Bu maddeleri daha da alt alta sıralayabilir, özellikle insan ilişkileri, davranışları üzerine çok şeyler daha ekleyebiliriz.
Bir taraftan AB’ye girme çabamız, diğer yanda Bilgi ve Aydınlanmaya yeterince ilgisiz kalışımız çelişki olarak önümüzde duruyor.
Özellikle günümüz Türkiye’sinde, Okumanın, bilgi edinmenin, araştırma-incelemenin bir kenara bırakılıp; hazırcı-ezberci, kulaktan duyma-dolma yarım yamalak şeylerle, önyargılarla, içgüdülerle hareket etmenin revaçta olduğunu görüyoruz. Üretmek, yaratmak yerine tüketmeyi daha çok seviyoruz. Üretici ve yaratıcı olmak yeterli olmayacak, onu hayata uygulamak, pratiği yaşamak, yakalamak gerekecektir.
Geçmiş Karizmatik liderler yerine lider yöneticiler günümüze damgasını vurmaktadırlar. Lider yöneticileri başarıya ulaştıran en önemli ivme ekip çalışması ve coşku olmaktadır. Liderlik, aydın ve sanatçılardan farklı bir yapıdadır. Geçmişte Onlar çağ açıp kapatıp, Fetihler yapıp, Savaşlar vermişler. Yeni bir vatan, yeni umutlar, yeni bir devlet yaratmışlar. Ondan sonra o değerlerin yaşaması, yarınlara, sonsuza değin sürmesi için temel adımlarını da atmışlar. Devam ettirmek ve yaşatmak o toplumun yetiştirmiş olduğu aydın ve sanatçıların omuzlarındadır. Evet, aydın ve sanatçı duyarlılığı, sorumluluğu burada ağır basmaktadır.
Yaşadığın toplumla ayni değerleri paylaşsan da farklı olmak, bizim dışımızdan, toplumun dışından biri olmak gerek. Toplum gibi düşündüğünüzde toplumun önünde gitmeniz zorlaşır. Onlardan biri olursunuz. Onun için toplumu ileri götürmek sorumluluğu varsa içimizden biri, bizim gibi olmamalı.. Bizim önümüzde olmalı, bizi etkilemeli, aydınlığa sürüklemeli.. Açıkçası:

Öz olmalı,
Özgür olmalı,
Önder olmalı,
Önde olmalı,
Öncü olmalı,
Önce olmalı,
Örnek olmalı,
Özgün olmalı,
Öngörülü olmalı,
Özel olmalı…

Aksi olmak, aykırı olmak farklı olmak değildir. Belki entel tabir edilen aydın olmak çizgisidir. Çevreyi ve insanları aydınlatmak yerine, kendi dünyasında, kendi kendine yaşar gider.
Ya üç maymunları oynuyoruz (Gör-medim // Duy-madım // İşit-medim), ya da üç K’yı (Konuş-ma // Karış-ma // Kaytar–ma)
Kendi kulvarında yetişmiş insanların, Uzmanların, Bilim adamlarımızın tek başlarına yapmaya çalıştıkları aydınlatma görevini, bilgi paylaşımını yürekten kutlarken; sadece konuşarak, beyanat vererek popülizm peşinde koşan entel-aydınların, Sivil Toplum Örgütlerinin çoğunun bu yürekli çalışmaları kendilerine örnek almalarını diliyoruz.
Öncelikle Bilim adamlarımıza, Tarihçilerimize, aydınlarımıza, sanatçılarımıza sonrasında hepimize, toplumun tüm katmanlarına çok ama çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Bütün bu unsurlar Ulus devleti ayakta tutmanın, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmanın katalizörü olacaklardır.
Anadolu’nun, bu güzel toprakların bize vermiş olduğu ortak değerler yozlaştırılarak, dejenere bir kültür yaratılmaya çalışılıyor. Bizi biz yapan değerler tukaka edilmek isteniliyor. Bu gaflet nedendir?
1071’de Anadolu’nun fethi Alpaslan’la gerçekleşiyor; korunması, yeniden dirilerek vatan olarak perçinlenmesi Atatürk tarafından gerçekleştiriliyor. Tabi ki arada bulunan Türk Büyükleri de unutulmayacaktır. Bu iki “A” nın mirasıdır Anadolu bize..
Bu kutsal mirası yaşatmak, bizden sonraki nesillere geliştirerek teslim etmek de en önemli görevimiz ve idealimiz olmalıdır.

Remzi KOÇÖZ

21 Mayıs 2010 Cuma

Bir Şehrin Düşleri (Sivas ve Futbol)

‘Güzel Anadolumun özellikleri ve insanımızın yöresel davranış motifleri ile
bezenmiş, kendini tanımlamaları sonucu oluşan tablo: Dadaşlar, Gakkoşlar,
Efeler ve Yiğidolar.’

Sivas adı bir söylentiye göre Roma İmparatoru Augustus’un unvanlarından ‘Sebasteia’ dan gelmiş. Bir başka söylentiye göre eski çağlarda kentin olduğu yerde ‘Sipas’ denen üç gözlü pınar varmış. Birinci göz ‘Tanrıya şükranı’, ikinci göz ‘Ana-babaya saygıyı’, üçüncü göz ‘Küçüklere sevgiyi’ simgeliyormuş. İnsanlar bu üç erdemi yitirince pınar kurumuş, kentte yoksullaşmış. ‘Üç göz’ anlamına gelen ‘Sipas’ daha sonra kentin adı olmuş, zamanla ‘Sivas’a dönüşmüş. (1)
Türkiye’nin toprak büyüklüğü açısından en büyük ili olan Sivas, Orta Anadolu’da Yukarı Kızılırmak havzasında yer almaktadır. Kentin çevresini 8 il (Yozgat, Tokat, Ordu, Giresun, Erzincan, Malatya, K.Maraş, Kayseri) yani tam tamına Türkiye’nin % 10 kenti sınırlamaktadır.
Sivas çeşitli yolların kesişme noktasıdır. Karayolu dışında Demiryolu ağıda bu şehrin doğuya geçiş bölgesi olmasına sebep olur. İç Anadolu’nun Doğu Anadolu’ya geçmişte varolan İpek yolunun günümüzdeki geçiş yoludur. Kızıldağ her zaman geçit vermez. Batıdan doğuya, doğudan batıya yolu kapatır. Karadeniz’le G.Doğu Anadolu’yu birbirine bağlayan ilk Çağ’ın Ninova-Aminos yolu buradan geçer.
M.Ö. 2000’lerde Hititlerin yaşadığı, Danişmentlilere ve Eretna devletine başkentlik eden Sivas özellikle Selçuklu döneminden kalma mimari eserlerle büyük bir açık hava müzesi gibidir.
Anadolu Selçuklularından Çifte minaresi, Cumhuriyete uzanan yolda Sivas’ta toplanan Kongrenin sembolü Kongre binası, 4 Eylül parkı, Hafik barajı, Kangal köpeği, Temeltepe kışlası bilinenleridir.
Anadolu folklorünün zenginliğine sahip yöre birçok büyük halk ozanı yetiştirmiştir. Pir Sultan Abdal’la doruğa ulaşan halk şiiri geleneği Cumhuriyet döneminde Kul Himmet ve Aşık Veysel’le sürmüştür.
Şehir 1993 yılında talihsiz bir güne tanıklık eder. Madımak otelinde yanarak can veren 37 insanın ölümü şehrin adının üzerinde karabasan gibi duracak, uzun süre hafızalardan silinmeyecektir.
Ekonomik yaşam hayvancılık ve tarım yanında yer altı kaynaklarına dayanır. Sanayi olarak Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan DDY-Cer Atölyesi, Sümerbank ve Çimento fabrikası ile sınırlı kalmıştır. Yıldan yıla artan nüfus sonrası iş alanı olmayınca geçim derdi ve ekonomik sıkıntılar şehrin temel sorunu haline gelir. Ve bu şehrin insanlarına gurbet gözükür. Bu şehir aynı zamanda Türkiye’nin en çok göç veren illeri arasında.. Hem yurtdışına hem de yurtiçine, batıya göç veren şehirlerin başında gelir.
Sivas’ta kış günü burnumuzdaki sıvının donduğunu 1975’li yıllarda yaşamıştım. Yazın rüzgarı ve tozu, kışın ise dondurucu soğuğu ve buzu şehirle özdeşleşmiştir. Sert doğası yanında özellikle sert kışı var bu şehrin. Soğuk için “Erzurum’da doğmuş, Sivas’ta eğlenmiş” derler.

Sivasspor ve Yiğidolar;
1967 yılındaki Sivas-Kayserispor müsabakası sonucu: 60 dakika, 1 gol, 40 ölü, 300 yaralı..
Bu İstanbul, Ankara, İzmir metropollerine karşı Anadolu’nun kendini ispatlamaya çalışmasının bir göstergesi..
O yıllar ödül yerine ceza ve yasakların öne çıktığı, ağır bastığı yıllar. Ebeveynler ve öğretmenler birbirinin tamamlayıcısı olunca kendine güven yerine, eksiklik-güvensizlik-yetersizlik duyguları içersinde aşağılık kompleksi ile insanlar büyümektedirler. Bu konuda Erikson’un araştırma bulguları psiko-sosyal açıdan gelişme devresinin 6-11 yaş arasında “çalışkanlığa karşı aşağılık duygusu”nun kazanıldığı şeklindedir.
Bu yaşlarda takdir ve teşvik yerine engelleme ve yasakların öne çıktığı durumlarda benlik duygusunun yerine aşağılık duygusunun öne çıktığı tespit edilmiştir. Eksiklik duygularını bastırmak için otorite olarak görünen siyasi, sosyal aksiyonlara yönelecektir. Parti, dernek ya da spor kulübü olabilir. Onun fanatiği olacaktır. O kazanınca sevinecek, kaybedince üzülecek, yaşamı kararacaktır. Yoksa insanlar niçin saatlerce, günlerce, haftalarca bir spor müsabakasının sonucunu konuşup, kritiğini yapar. Eksikliğini tamamlamak için..
Eksiklik duygusu insanlarla sınırlı kalmayıp mahalle, kasaba, şehir, bölge ve uluslararası olarak da öne çıkabilmektedir. Bunun en trajik örneklerinden birisi futbol maçları sonrası yaşanmıştır.

Gelelim 1967 Yılındaki Kayseri – Sivas Futbol Maçına;
Profesyonel futbol liginin 1960’larda İstanbul, Ankara, İzmir’den Anadolu’ya yayılması 2. ve 3. liglerin kurulmasıyla 1966’lı yılları bulur. Metropollerine aksine Anadolu takımları birbirleriyle acımasız bir rekabete başladı. 1967 yılında yaşanan trajik olay futbolun kardeşlik- dostluktan öte kamp ve düşmanlık yaratan bir yanını gösterdi.
Üstünlük mücadelesi, üstün olma, yenme iddiası sonucu biz-onlar ayrımı futbolun doğası olarak ortaya çıkar. Futbol bir bütünleşmeyi, özdeşleşmeyi ortaya çıkarır. Taraftar-kulüp, kulüple-kent özdeşleşmesi kentsel-bölgesel rekabeti-ayrışmaları su yüzüne çıkarır.
17 Eylül 1967 Kayseri şehir stadyumu tren ve otobüslerle Sivas’tan gelen seyircilerle tıklım tıklım dolu. Maçın ikinci yarısında yenen gol sonrası santraya gitmeden “yiğidolar” neye uğradıklarını şaşırdılar. Golün ardından küfür ve taşlar üzerlerine yağmaya başladı. Taşlardan sersemleyen “yiğidolar” tekme yumruk saldırıya geçtiler. Tribünler karıştı. Dara düşenler tribünlerden tel örgüleri aşıp saha içine, çıkış kapılarına doğru cehennemden kaçmaya çalıştı. Kaçanla kovalayan karışmıştı. İnsanlar çiğnendiler, ezildiler ve öldüler.
Tabi ki bu gerilim, hırs, öfke haftalar öncesinin belki de yıllar öncesinin birikiminin patlamasıydı. Bir deprem, bir afet gibi bir şey... Onlar doğal, bu ise toplumsal bir olay..
Bu maçın rövanşı hemen Sivas’ta yapıldı. Acı haber tez ulaşıp genç-yaşlı neredeyse tüm erkekler Sivas sokaklara dökülüp Kayserililerin dükkanlarını yağma-talan ettiler. Cenazeler geldi. Ağıtlar yakıldı. Ve sonuç olarak Sivasspor kuruluşunun ilk yılında liglere gazi olarak başladı.
Sivasspor taraftarları kendilerini “yiğidolar”olarak niteliyordu. Cesaretin, fizik gücün zafere yeteceğine inanıyorlardı. Yanıldılar ve yenildiler. Rakipleri Kayseri onların unvanının ötesinde bir kimliği “eşeği boyayıp, sahibine satmak” gibi bir unvanı; ticaretle, parayla özdeşleşmiş kıvrak zekayı taşıyordu.
Futbol, tamda ”rakip”e atfedilen, taşıdığı söylenen-kabul edilen değerlerin öne çıktığı dönemde keşfedilen bir oyundu. “Yiğitlik”le pek ilgisi yoktu. yiğidolar bunu göremediler, kabul edemediler! Ama Sivas’ta futbolun tarihi bunu gösterecekti.
1970’li yıllarda yeniden bir atak başlatılır. 1972-73 sezonunda önemli transferler yapılarak, ayrı ayrı guruplardaki Kayseri ve Sivas takımları şampiyonluğa kilitlenir. Her iki şehirde de nefesler tutulur. Kayserispor şampiyon olarak I. lige çıkarken, Sivasspor son maçında kendi sahasında penaltı kaçırarak şampiyonluğu Adana Demirspor’a kaptırır. Seyircilerin maç sonrası çıkaracağı olaylar şampiyonluğu getirmeyecek, Sivas şehri makus talihine küsecekti. Ne Piksat’ı kurup kalkınmış, zengin olmuşlardı. Nede şampiyon!
DDY-Cer Atölyesi, Sümerbank ve Çimento fabrikası dışında ekonomik açıdan şehre güç katacak bir proje ortaya atılmıştı. Piksat (pik demir döküm fabrikası), ekonomik kurtuluş reçetesiydi. O yıllar Sivas için, Sivaslı için iki şey öne çıkmıştı. Birincisi Almancılar, esnaf, eşraf herkesin maddi olarak gücü oranında ortak olduğu düş “Piksat”, ikincisi ise Sivasspor.
Ekonomik hamle yapamayan kentin insanları, düş kırıklığı sonrası çareyi metropollere göç etmekte buldular. Belki bu kentin kurtuluşu olabilecek, düşlerini gurbette gerçekleştirecek, kentlerinin adını oralarda yaşatacaklardı.
Uzun süre 2.lig’de oynayan Sivasspor 1988-89 sezonunda 3. Lig’e düşer. 20 yıl sonra düşmüş olduğu 3. ligden bu kez 2. lige çıkabilmek için 1992-93 sezonunda efor sarf eder. Bu kez başka bir komşu il Çorum şampiyon olacak, Sivas yine düş kırıklığı yaşayacaktı.
İlin adını taşıyan Sivasspor 1950 yılında kurulur, 1967 yılında Kızılırmak ve Yolspor’la birleşerek yeniden yapılandı ve futbol şubesini profesyonelleştirdi. Renklerini ise beyaz ve kırmızı olarak seçerek Türk bayrağı bütünleştirdi. Profesyonel lig kurulduğundan (1967) bu yana futbol arenasında var olmuş, Viyana kapılarında yaşanan bozgun misali hep kapıdan dönmüştür. Ancak, çıkmayan canda umut vardır misali umutlar hiç tükenmemiştir. Er geç I. Lig hedefi bu şehrin en büyük özlemlerinden biri olarak hep göz önünde durmuştur. Takım 1. lige çıkamasa da Sivas, Türk futboluna Ahmet Tuna Kozan, Köksal Mestçi, Rıza Çalımbay, Erdal Keser, Necdet Ergun gibi milli sporcular yetiştirdi.
Bu kentin düşleri yıllar sonra nefes kesen lig maratonu sonrası 2004-05 sezonunda 3. haftadan itibaren haftalardır lider olarak önde götürdüğü ligi son 3 hafta kala Süper Lig’e çıkmayı garantileyerek, şampiyon olarak tamamlayacak 38 yıl sonra Süper Lige adım atacak düşleri yerine gelecekti. Yiğidolar artık 2005-06 sezonunda düşledikleri Süper Ligde top koşturacak, Sivaslılara ilkleri yaşatacaklardı.
Tüm Türkiye gibi bitmez tükenmez bu mücadelenin başarısını yürekten kutlarken, süper ligde hayal kırıklığına uğramayarak spor adına, futbol adına güzellikler yaşanması temennisiyle Yiğidolara başarılar dilemiştim.
Sivasspor asansör takım olur şeklinde söylentilerin aksine 2005/06 sezonunda 8. sırada, 2006/07 sezonunda 7. sırada, 2007/08 sezonunda ise FB ve BJK’nın ardından aynı puanla averajla 4. sırada bitirerek İnter-Toto kupasında Türkiye’yi temsil etmiştir. Son iki sezon peş peşe zirveyi zorlayarak taraftarlarını coşturan yiğidolar, 2008-2009 sezonu da uzun süre lider olarak götürdüğü ligi, son 3 haftada BJK’ya kaptırarak şampiyonluğu kıl payı kaçırmış, 2. sırada tamamlamıştır. Sivas, Trabzon’un geçmişte İstanbul’dan Anadolu’ya taşımış olduğu tacı ikinci kent/takım olarak taşımanın mücadelesini verse de, mutlu sona ulaşamasa da gönüllerin şampiyonu olarak şampiyonlar ligine katılmaya hak kazanarak ilklere imzasını atmıştır.
2009-2010 sezonunda Sivas bu kez ligde kalma mücadelesi verirken Anadolunun bir başka takımı Bursaspor süper ligi uzun süre önde götürürken son 3 hafta kala liderliği FB’ye kaptırsada son maçta ipi göğüsleyerek şampiyon olur. Sivas, Bursa gibi Anadolu takımlarının başarısını yürekten kutlarken, spor/futbol adına güzellikler yaşanması vede Futbolun ‘Ayak oyunu’ olarak değil de ‘Ayakla oynanan oyun’ olarak sürdürülmesi dileğiyle…

Remzi KOÇÖZ

Kaynakça;
(1)İl il Türkiye Ansiklopedisi, Milliyet yayınları, cilt3, s.815-825
(2)ABACI Ramazan,“Yaşamın Kalitelendirilmesi”, Değişim yayınları, 3.basım-2002,s.63
(3)ABACI Ramazan, age.,s.68-79(Zeki Coşkun’un futbol terörüne farklı bakış çalışması)

19 Mayıs 2010 Çarşamba

19 MAYIS VE GENÇLİK ÜZERİNE…

 
“Ben 1919 yılı Mayıs ayı içinde Samsun’a çıktığım gün, elimde maddi hiçbir güç yoktu. Yalnız büyük Türk Ulusunun soyluluğunda doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir güç vardı. İşte ben bu Ulusal güce, bu Türk Ulusuna güvenerek başladım.”

19 Mayıs, Türk Tarihinde “Kurtuluş Destanı”nın yazılmasında, “Kutsal Yürüyüş”ün başlangıcı, kilometre taşı olmuştur. 19 Mayıs 1919 gününün sabahında Samsun’da doğan güneş, Amasya’da “Ya İstiklal Ya Ölüm“ olarak şekillenerek ilki Erzurum’da, ardından Sivas’ta gerçekleştirilecek olan Kongrelerin sonucu Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ile “Egemenlik, Kayıtsız Şartsız Ulusundur” şeklinde hayatiyet kazanacaktır. Sonrasında işgalci güçler, “Misakı Milli “ olarak vücut bulan topraklardan, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası kovularak bağımsızlığa kavuşulmuştur. Samsun’da yakılan 19 Mayıs ateşi yeni Türk devletinin kuruluşuna, ardından da Cumhuriyete ışık tutmuştur.

19 Mayıs, Mustafa Kemal’in yeniden doğuşudur. 19 Mayıs Türklerin tarih sahnesinde yeniden dirilişidir.

Türk Kurtuluş Savaşı, Büyük Önder Atatürk’ün “19 Mayıs 1919 Pazartesi sabahı Samsun’a çıktım” sözleri ile başlar ve Kurtuluş sonrası büyük önder 19 Mayıs’ı Türk Gençliğine ‘Bayram’ olarak armağan eder. “Gelecek günlere bağladıkları umutla kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını, memleketi kurtarmak için bağışladılar!” Çanakkale’de, Kütahya’da, Dumlupınar’da, Sakarya’da, İnönü’de ve diğer cephelerde Anadolu gençleri, bu toprakların bağımsızlığı uğruna kanlarını, canlarını verdiler. Çünkü o günkü genç kuşak ‘Kurtuluş’ için şehadet mertebesine ulaşacak, hem onlara olan borç hatırlanacak, unutulmayacak, hem de gelecek kuşaklar onurlandırılacaktı.

Türk gençliği kendisine armağan edilen gençlik bayramını, hafta olarak yurdun dört bir yanında her yıl coşku ile kutlamaktadır. Lise ve yükseköğrenim çağımızda Ankara 19 Mayıs stadı Gençlik Bayramını kutladığımız ismiyle örtüşen bir alandı. Her yıl Samsun’dan yola çıkarılan bayrak gençlerin omuzun da Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum güzergahını dolaşarak, Erzincan, Sivas, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir üzerinden Ankara’ya, 19 Mayıs stadındaki törene ulaştırılır. Bu bayrak seremonisi, Türk gençliğinin Atasına, cumhuriyete ve ulusal değerlerine olan bağlılığının sembolik bir göstergesidir. Asıl olması gereken, çağdaş uygarlık yürüyüşünde neler yaptıktan öte bundan sonra neler yapmamız gerekir ve neler yapabiliriz olmalıdır...

Büyük önder Atatürk’ün bizlere yazılı olarak bırakmış olduğu eseri Söylev’i bitirirken Türk gençliğine olan inancını, bayram armağanını, Gençliğe Hitabe’yi her okuyuşumuzda özellikle gençlere verilen değer ve güvenin hiçbir ülkede, hiçbir lider tarafından gençliğinin ruhu bu kadar okşanmamış, gençlere bu kadar değer verilmemiştir. Aksine Türkiye Cumhuriyeti’ni ‘Türk Gençliği’ne emanet ederek onlara olan değeri ve güveni, önemi ortaya koymuştur.

Türk Gençliği; kendisine emanet edilen cumhuriyeti geleceğe, sonsuza taşımak için daha çok çalışmak zorunluluğundadır. Yükü ağırdır. Çağdaş uygarlık hedefine yürümekle varılamaz, koşmak gerek! Hem de en hızlısından, en uzunundan koşmak; en engellisinden atlamak, en yükseğini aşmak gerek! Büyük önderin “Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır. Çalışkan olmak!” sözlerine kulak vermek yetecektir.

Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir” sözü ile artık 19 Mayıs, tarih ve takvim olarak Türk gençliği ile içice geçmiş, özdeşleşmiştir. Bu nedenle 19 Mayıs ruhu, Türk Ulusu ve Türk Gençliği nezdinde sonsuza dek yaşayacak, yaşatılacaktır.

Atatürk, yıllar öncesinden geleceği görerek yeni kurmuş olduğu cumhuriyeti gençliğe emanet ederken, onlara yatırım yaparak geleceği güvence altına almak istemiştir. Onların iyi yetişmesi, çağdaş bir kuşak olması için ülkenin aydınlarını/eğitmenlerini seferber ederek Milli Eğitim hamlesini başlatmıştır. Cumhuriyeti gençlere emanet ederken yöneticilere ve özellikle eğitimcilere;
“ Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.”
“Cumhuriyet; fikren, ilmen, bedenen kuvvetli, karakterli muhafızlar ister.”
“Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.”
Sözleri ile yarınlara ışık tutmuştur.

Gençlik ile ilgili çok değişik sözler aktarabiliriz. Sözlerden öte uygulamada gençlere aktarılanlar üzerinde asıl durmamız gereken konu olacaktır. İnsan yaşamında dönem olarak, biyolojik evriminde süreç olarak gençlik önemli bir geçiştir, devredir. Bu dönemin sağlıklı yaşanması o kişi için olduğu kadar, o ülke içinde çok önem arz edecektir. Genç kuşağın dinamizmini bilgi toplumu ile örtüştüren ülkeler/toplumlar şimdiden geleceği kazanmış olacaklardır.

19 Mayıs ruhunun, 21. yüzyılda da Türk Ulusu ve Gençliğinin önünde meşale olarak nesilden nesile aktarılacağı inancıyla;
Büyük önderin Gençliğe Hitabe’sinin giriş bölümünü yeniden anımsayarak nice 19 Mayıslara…

“Efendiler,
Bugün ulaştığımız sonuç,
asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı
uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın
her köşesini sulayan kanların bedelidir.
Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen,
Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni,
ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
 

Remzi KOÇÖZ

17 Mayıs 2010 Pazartesi

DOĞU SORUNU, ERMENİ SORUNU - TÜRK SOYKIRIMI VE ERZURUM’UN KURTULUŞU ÜZERİNE..! (IV)

BAR

Yüzyılların ardından kopup gelen bir vakar,
Kahramanlık, yiğitlik, erlik destanıdır bar.

Bu oyunda gör bizi, geçme sakın ıraktan,
Gözün varsa seçersin bar’da karayı aktan.

Dadaş çelik bir yaydır, onu germeye gelmez,
Çağlayan bir sel olur, dağlara da baş eğmez.

Yayla bulutu gibi yükselir yavaş yavaş,
Sonra birden sel olur, köpürür coşar Dadaş.

Doğunun sınır taşı, Erzurum un Dadaşı,
Efesi var İzmir in, eğilmez Türk ün başı.

Silkin ey Palandöken, dök başından karını,
Dadaş oynarken gösterir senin vakarını. (6)


VE ERZURUM’UN KURTULUŞU

Erzurum belki de tarihinin en karanlık günlerini bu iki yıl içersinde (1916-1918 yılları arası) geçirdi. Bir yanda ezeli düşmanı Ruslar, diğer yandan yüzyıllarca içimizde yaşayan Ermenilerin ihaneti, Dadaşları canevinden , yüreğinden yaralamıştı.
I. Kafkas Kolordusu komutanlığına 1918 yılı başlarında atanan Kazım Karabekir “Doğunun kurtarılmasını sağlayan kumandan“ olarak tarihe geçer. Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir komutasındaki Türk ordusu, Ocak 1918 de Rus işgali sonucu geri çekilmiş olduğu Erzincan’ın Refahiye ilçesinden yola çıkarak, Erzincan, Erzurum, Sarıkamış, Gümrü, Ağrı’yı Rus himayesindeki Ermenilerin zulmünden kurtarmıştır. Azerbeycan’daki İngiliz kuvvetleri buradan çıkartmıştır.
Ermenilerin bu acımasız işgal ve katliamına son vererek, milis kuvvetlerle birlikte 12 mart 1918’de Erzurum’u kurtarır. Şehir harabeye dönüşmüş, Nüfus ise 8.000’lere düşmüştür.
Kazım Karabekir Paşanın Erzurum Kongresine verdiği destek, daha sonraki kurtuluş savaşımızın başarılı olmasını büyük ölçüde etkilemiştir. Erzurum da kaldığı 1918-1919 yıllarında bir çok sosyal hizmete öncülük etmiştir. Şehit Askerlerimizin kimsesiz çocuklarını sahiplenerek açmış olduğu, yatılı okul bu hizmetlerinin en önemlisidir.

Ulusal Kurtuluşa Doğru Erzurum Kongresi :

Erzurum kurtulmuştur. Ancak doğu da ve Anadolu’nun bazı yerlerinde hala düşman işgali altında yerler vardır. Mondros Mütarekesi sonrası İtilaf devletlerinin bölgede Ermeni Devleti kurma girişimleri karşısında Şark İlleri Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kurularak doğu illerinde direnişçi örgütlenmesine başlanılır.
M. Kemal’in önderliğinde Erzurum Kongresinin (23 Temmuz - 8 Ağustos 1919) toplanmasını sağlar. Ardından 1921 yılında TBMM hükümeti ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan Moskova Antlaşması ile Erzurum-Kars- Ardahan’ın Türkiye sınırları içerisinde kaldığı kabul edilir.
1919 yılının Mart ayında Erzurum’un kurtuluşunun 1 yıl sonrasında Raif Efendi, Hüseyin Avni Ulaş, Cevdet Dursunoğlu, Fehim Efendi başta olmak üzere bir grup vatansever “Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milli Cemiyeti’nin” Erzurum şubesini açarlar. Bu Cemiyet, Erzurumlu aydınların katılması ile Vilayet Kongresi adıyla 17 Haziran da toplanarak, tehlikede bulunan doğu illerinden çağrılacak delegelerle 10 Temmuz tarihi için bir kongre yapılmasını karar verir, cevre illerle irtibatlar kurulur. Bu kongrenin en önemli hedefi şüphesiz büyük Ermenistan hayallerine karşı bölge insanını teşkilatlandırmak ve bölgeden iç bölgelere yönelik Türk göçünü durdurmaktı
3 Temmuz 1919 da 3. ordu müfettişi olarak M. Kemal Paşa Erzurum’a gelir. 7 Temmuz günü ise İstanbul Hükümeti tarafından müfettişlik görevinden alınmış; o da aynı gece Askerlik görevinden istifa ettiğini İstanbul’a telgraf çekerek bildirir. Erzurum Kongresi hazırlıkları Mustafa Kemal Paşanın Erzurum’a gelmesiyle birlikte daha da hızlanmış ve genişlemiştir Mustafa Kemal Paşa valilikler ve Kolordulara gönderdiği telgraf da, Erzurum Kongresinin yalnızca Doğu Anadolu da değil bütün Anadolu da tesirli olmasını ve desteklenmesini istiyordu. Vilayet kongresi sonucu 10 Temmuz tarihinde kongre toplanması için alınan karar, yeterlilik oluşmayınca Erzurum Kongrenin toplanması 23 Temmuz’a ertelenir.
Erzurum’dan delege olan Cevdet Dursunoğlu ve Kazım Yurdalan istifa ederek yerlerine M. Kemal ve Rauf Orbay delege olurlar. Daha sonra Cevdet Bey Hasankale, Kazım Bey’de Tortum dan delege seçilirler.
Kongre 23 Temmuz Günü bugünkü kongre caddesi üzerindeki bulunan binada başlar, O gün Erzurum’da bir bayram havası vardı. Hoca Raif Efendi geçici başkan olarak açılış yapar. Sonrasında M. Kemal Kongre Başkanı seçilerek 14 gün sürecek olan toplantılara 7 Ağustos’a kadar başkanlık eder. Toplantılara toplam 62 Delege katılır. 7 Ağustos günü son toplantısını yapan kongre, o gün Heyet-i Temsiliye seçimlerini yapmıştır. 9 kişilik Temsil Heyetinin başına M. Kemal getirilmiştir. Kongrenin kapanış konuşmasını yapan M. Kemal Paşa nutkunda samimi olarak vatan ve milletin kurtarılması için önemli kararlar alındığını, Cihana karşı milletimizin varlığı ve birliğini gösterdiğini tarihin bu kongreyi ender ve büyük eser olarak değerlendireceğini belirterek, Kongre bitimi 7 Ağustos günü bir beyanname yayınlanır. Ana düşünce “Vatanın Bölünmezliği Üzerindedir.”

Kongre Kararları :

1. Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür;birbirinden ayrılamaz
2. Ne Türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına karşı ve Osmanlı hükümetinin dağılması durumunda ulus, birlikte direnecek ve savunacaktır.
3. Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğinin sağlanmasına İstanbul Hükümetinin gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için, geçici bir hükümet kurulacaktır.Bu hükümet üyeleri ulusal kongrece seçileceklerdir.Kongre toplanmamış ise bu secimi temsilciler kurulu yapacaktır.
4. Ulusal gücü etken ve ulusal buyruğu egemen kılmak temel ilkedir.
5. Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez
6. Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz.
7. Millet Meclisinin hemen toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır. ( 7 )

Bu kararlar Amasya’da hazırlanan genelgenin devamıdır. Erzurum Kongresi kararlarını, Sivas Kongresi kararları destekleyecektir. 23 Nisan 1920 dede B.M. Meclisinin açılması ile yeni Türk devletine doğru altyapı tamamlanarak pekişmiş olacaktır.

Erzurum artık yeni Türkiye Devletinin kuruluşunda kendisine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiş, Kurtuluş Savaşı öncesi Kale-Kilit görevini ifa ederek, Kurtuluş Savaşının diğer cephelerde kazanılmasına destek vermiştir.

M. Kemal ve arkadaşları sırtlarını Erzurum’a dayayarak önce Sivas’a , sonra Ankara’ya varırlar. Ardından diğer cephelerde Kurtuluş’a, sonrasındada Cumhuriyet’e kavuşurlar...

Yazı dizimi yakın tarihimizi çok iyi okumamız ve bilmemiz gerektiğinin önemini yıllar öncesinden Büyük Önder Atatürk’ün sözleri ile noktalıyorum :

“Tarih bilincini canlı tutamayan Uluslar zamanla erozyona uğrayarak ulus olma özelliklerini yitirerek, başka ulusların egemenlikleri altına girerler.“

Remzi KOÇÖZ

Kaynakça:
(6) Sırrı AKATAY – “ BAR “ adlı şiirinden
(7) Söylev – M. K. ATATÜRK

13 Mayıs 2010 Perşembe

DOĞU SORUNU, ERMENİ SORUNU - TÜRK SOYKIRIMI VE ERZURUM’UN KURTULUŞU ÜZERİNE..! (III)

“Toprak kazanma fikri besleyen Ermeniler, Nahcıvan’dan, Oltu’ya kadar bütün İslam topraklarını ele geçirmek istiyorlardı. Bu amaçlarına doğru güvenle yaklaşmak için İslam halkını ölüme mahkum ediyorlar, bazı yerlerde ise sıkıştırarak göçe zorluyorlar ve yağmacılıkta bulunuyorlardı. Bir yandan da 400.000 Osmanlı Ermenisini, bir dayanak olmak üzere ülkemize sürmek istiyorlar.“ M. Kemal ATATÜRK

VE ERZURUMDAKİ ERMENİ ZULMÜ

Rus Askeri birlikleri Erzurum’u terk etmiş ve genel karargâhını Sarıkamış’ta tesis etmiş, Erzurum’daki komutanlığa da Ermeni Komiteci Antranik’i tayin etmişlerdi. Erzurum’da 1918 yılının Şubat ve Mart aylarında tam bir “Türk Soykırımı” Antranik ve Dr. Azeryev tarafından düzenlenmiş ve yaptırılmıştır. Ermeni Taşnak Çeteleri tarihi Türk Yurdu Erzurum’u insanıyla, medeniyetiyle, kültür varlıklarıyla, sanat eserleriyle ve bin yıldan beri gururla taşıdığı Türk kimliği ile ortadan kaldırmaya ve tarih sahnesinden silmeye çalışmışlardır. (5)
Ermeni Komitacıları; Yanıkdere, Ezirmikli Konağı, Mürsel Paşa Konağı, Karskapıdaki bir Kışlanın bodrumunda 2000 ve her köyden yüzlerce insanı hunharca katlederler. bu saydıklarımız katliamların yapıldığı yerlerden sadece bir kaçıdır.

Bu Vahşeti O Günlerden, O Günleri Yaşayanlardan, Canlı Tanıklardan Dinleyelim:

Yanıkdere de: 20 Şubat 1918’de, demiryoluna biriken karların temizletileceği bahanesi ile şehirden toplanan yüzlerce yaşlı ve çocuk elleri bağlı olduğu halde yirmişer kişilik guruplar halinde vagonlara doldurulup Yanıkdere Mevkiine götürülür. Tren Yanıkdere Köprüsüne gelince, elleri birbirine bağlı insanlar silah zoruyla ve kafalarına baltalarla vurularak dereye itilir. Kopan feryatların duyulmaması için ise, tren sürekli düdük çalmaktadır. Vagonlar boşaltıldıkça tekrar doldurulur. Ve bu hunharca cinayetler sabaha kadar tekrarlanır durur. Ermeni caniler, ellerindeki tüfek ve el bombaları ile de dereye döktükleri insanlara ateş yağdırmaktadırlar...

Küçük bir çocukken, Alaca Köyündeki katliamdan kurtulmayı başarabilen bir Gazimiz de şunları anlatmaktadır:
“Katliamlardan bir hafta evvel köye gelen yabancıları içeri alıp, dışarıya kimseyi bırakmıyorlardı. 2 veya 3 Mart 1918’de Ermeni bozgun askeri köyümüze geldi. Bütün köylüyü toplayıp, ikişer ikişer ellerinden bağladıktan sonra mereklere doldurdular ve kurşuna dizmeye başladılar. Bu korkunç facia, bir değil, birkaç binada icra edildi. Benimle annemi elele bağlamışlardı. Kurşunlar anneme değer değmez kendini içeri atmasıyla bana kurşun değmemiş oldu. Sonradan ölüleri süngülerken bana da iki süngü darbesi isabet etti. ‘’

Bir başka Gazimiz anlatıyor:
“Hınıs’da bir köy evine girdik. Başları kapalı, ağızları yaşmaklı olduğu halde, kırk kadar kadın hiç kımıldamadan oturuyordu. Anne, bacı neden konuşmuyorsunuz ? dedik, hiç ses çıkarmadılar. Eşarplarını açıp baktığımızda hepsi ölmüştü. Yerden kaldırmak istediğimizde ise, kazıklara çakılmış olduklarını gördük.“

Kazım KARABEKİR Paşa 12 Mart sabahını şöyle dile getiriyordu :
Erzurumda halk gözyaşları içinde kimi oğlunu, kimi babasını, kimi karısını yakılmış yada süngülenmiş buluyor, saçlarını yoluyorlardı. Sokaklarda canlılıktan bir iz bile kalmamıştı. Yerlerde çocuk, kadın ve yaşlılar kanlar içinde yatıyordu.
Demiryolu istasyonunda sanki bir mezarlık ölülerini dışarıya cıkarmıştı. Cenazeler arasından geçerek feci duruma gözleremizle şahit olduk. Bilhassa Tahtacılar semtinde ki karşılıklı yer alan Ezirmikli osman ağa ve Mürsel Paşa konaklarına doldurup yakarak katlettikleri Erzurumlular, insanı titretiyordu. Erzurum da resmi belgelere gore 9563 yerli türk ahali Taşnak Ermeni çeteleri tarafından şehit edilmiştir.

Tarihçi Ahmet Refik ALTINAY 9 Mayıs 1918 de Erzurum’a geldikten sonra şunları yazar: “Rusların çekilmesi üzerine şehir kamilen Ermenilerin elinde kalmış. İşte bütün zulümler, yangınlar ve facialar o zaman başlamıştır. Yalnız Erzurum sokaklarında toplanan İslam naşı, dört binden fazla evlere doldurulup, yakılanlar, yol yaptırmak bahanesi ile uzaklara götürülüp öldürülenler bu hesaba dahil değil.“

Ahmet Refik ALTINAY harabe haline gelen Erzurum’u gezerken yanına sokulan biri
“Bu gördüğünüz, şehrin temiz halidir. Bu sokaklar hep kadın ve çocuk ölüleriyle doluydu. Kadınların memeleri ve mahrem yerleri kesilmiş, duvarlara çakılmıştı. Şu telgraf tellerine hep çocuk başları asılmıştı. Karınları deşilmiş yarı cıplak kadın cesetleri geçeceğimiz yolun iki tarafına dizilmişti. Talihsiz milletimizin bu halini görerek, delirecek hale gelmiştik. Bakalım medeni Avrupa, bu büyük cinayetlerin faillerini arayacak mı?… tarih böylesine bir vahşilik kaydetmemiştir.“

Üçüncü Ordu Komutanı Vehip Paşa, işgalden sonra Erzurumun durumunun başkomutanlık makamına gönderdiği bir mektupta : “Erzurumda Ermeniler tarafından uygulanan katliam, Engizisyon zulümlerine rahmet okutulacak düzeyde düzenlenmiştir. Tarih bu katliamların henüz böyle bir benzerini kaydetmemiştir” şeklinde ifade etmiştir.

Amerikan Heyetine Belediye Başkanı Zakir Beyce Verilen Cevap:
1919 yılının Eylül aylarında, Erzurum ve çevresinin Ermeni toprağı olduğu yolundaki iddiaları incelemek üzere Erzurum’a bir Amerikan Heyeti gelir.
Heyet üyelerine Erzurum’un o dönemdeki üst yöneticileri eşlik ederler. Heyete Yanıkdere, Karskapı, Ezirmikli Osmanağa ve Mürsel paşa konaklarındaki ermenilerin katliamları gezdirilerek gösterilir. Heyete tercüman aracılığıyla; “ Eski çağlardan beri bu topraklarda bir Ermeni Devletinin kurulmadığı, yüz yıllardır Ermeni nüfusun Türkler’in onda biri kadar olduğu, bunun da İslam’ın hoş görüsünden kaynaklandığı“ anlatılmaktadır.
Belediye başkanı Zakir Bey, tercümanı yanına çağırarak eliyle şehrin kuzeyine düşen Gez ve Kavak Mahallelerinin mezarlıklarını göstererek, söze karışır.
“ Şu geniş taşlıkları görüyormusunuz? İşte bunlar Müslüman mezarlıklarıdır. Şehrin öbür taraflarında daha bunun on misli mezarlıklarımız var. Şimdi iyice bak. Şurada da etrafı duvarla çevrilmiş küçük bir mezarlık var. O da Ermeni mezarlığıdır. Şimdi Ermenilerin mi, Türklerin mi daha çok olduğunu anladın mı, bu keratalar ölülerini yemediler ya? Erzurumun ölüsüde Türk, diriside Türk! Şimdi bunları Amerikalı Generale anlat “ diyerek kenara çekilir.
Tercümanın anlatımları sonucu Heyetin başkanı General herkese teşekkür ettikten sonra gülerek “Bu zatın sözleri beni daha çok aydınlattı.“ Diyerek memnuniyetini belirtir.
Amerikan heyeti daha sonra Erzurum dan ayrılararak Kars’a doğru yol alır. Ermenilerin giderayak yaptığı zulümleri yerinde gören heyetin hazırladığı rapor neticesinde, bütün dünya bu faciayı az da olsa öğrenmiş olur. (age)

Birde O Günleri, Katliamları Yabancılardan Dinleyelim :

Erzurumdaki Rus İkinci Topçu Alay Komutanı Yarbay Tverdo-Khlebov hatıratında,“Ermeniler bana 27 Şubat gecesi 3000 Türk’ü öldürdüklerini iftiharla beyan ettikleri zaman, savunmasız, masum insanların öldürülmesinin bir vahşet olduğunu söylediğim de, bize siz Rus’sunuz, Ermeni Milletinin idealini anlayamazsınız” diye cevap verdiklerini eserinde üzülerek ifade etmiştir.
Yine Khlebov hatıratında: “Erzurum’da kalan bütün Rus Subayları, kendi haysiyet ve formaları ile Ermenilerin Türklere yönelik katliamlarını örtmek için kalmayıp ancak amirlerine itaatte, yalnız Rusya’ya hizmet için kaldık. Erzurum’da bulunduğumuz müddetçe Ermeni Çetelerinin vahşet ve rezaletine son verilmesini istedik” demek suretiyle, Ermenilerin Erzurum ve çevresindeki vahşetine dikkati çekmektedir.
Rus Yarbayı hatıratının bir başka yerinde de diyor ki; Büyük rütbeli topçu subayları birleşerek Rus Başkomutanına verdiğimiz raporda, “Erzurum’dan hepimizin ayrılmasına müsaade edilmesini, çünkü burada hiçbir şey yapmayıp, ancak Ermeni Eşkiyası yüzünden adımızın lekelenmesini hiçbir zaman istemediğimizi bildirdik”
Rus Yarbayı Grizyanov Ermeni çetelerinin hizmetinde telefonculuk vazifesi yapan ermeni kızlarından ikisini, Ilıca’daki Merkez Camisinin avlusuna götürüp kadın cenazelerini gösterdi. Üzülüp teessüf edeceklerini sanan Rus subayı gözlerine inanamadı. Ermeni kızları sevinçle gülüyorlar, pek neşelenmişe benziyorlardı.Yarbay Grizyanov dayanamadı: Savaşmış, nice vahşetler görmüş bir subayın bile tüylerini ürperten böyle manzara karşısında mektep görmüş genç kızların gülüp eğlenmeleri Ermeniler kadın bile olsalar o anki ruh hallerinin nasıl göründüğü buna delildir.
Tiflis’te 1919 yılında yayınlanan “Zakavkazya ve Gürcistan” adlı belgelerden oluşan Rusça eserde, Rusya’nın Doğu Orduları Başkomutanı General Odişelidze’de 1918 yılı başlarında, Erzincan ve Erzurum’da Ermenilerin yerli Türk ahalisine yönelik katliamlarından bahsetmektedir.
25 Eylül 1919 tarihinde Erzurum’a Amerika Birleşik Devletlerinden General Harbord başkanlığında bir inceleme heyeti gelmiştir. Bu ABD’li heyet Yanıkdere’de, Karskapısı’nda, Ezirmikli Osman Ağa ve Mürsel Paşa Konaklarında, Türk insanına yönelik katliama tanık olduklarında, “Hz. İsa’nın kulları nasıl böyle bir katliam yapabildiler” hükmüne varmışlardır.
İngilizler, araştırmalarını Osmanlı arşivleri dışında ABD Senato Arşivinde de genişletmişlerdir. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 11 Mart 1920’de Lordlar Kamarasında yapılan bir görüşmede, “Ermeniler bazı kişi ve çevrelerin kabul ettikleri ve etmeye hazır oldukları gibi masum birer kuzu değillerdir ve şu anda elimde Ermenilerce Türklere karşı girişilen kanlı olayları belgeleyen dökümanlar bulunmaktadır” demek gereğini duymuştu. (İngiltere Dışişleri Bakanlığı Arşivi, No.05043 E 1714) (age)

Ama üzerinden yıllar geçtikten sonra batı dünyası o günleri kendi emperyalist emelleri doğrultusunda yeniden gündeme getirerek, sözde Ermeni soykırımı şeklinde küllendirirler... (Sürecek)

Remzi KOÇÖZ

Kaynakça:
(5) A.Ü. Türk-Ermeni İlişkilerini Araştırma Merkezi Müdürü Yrd.Doç.Dr. Erol Kürkçüoğlu’nun Konferans ve yazı notlarından.

9 Mayıs 2010 Pazar

DOĞU SORUNU, ERMENİ SORUNU - TÜRK SOYKIRIMI VE ERZURUM’UN KURTULUŞU ÜZERİNE..! ( II )

“Bir şehir var yaylada, teey şücelerde:
Karlı dağlara sırtını,
Gönlünü bir garip sevdaya vermiş.
Esen rüzgarları hudutsuz,
Uçan kuşları hürriyet dermiş.

Süt mevsimi gecelerde,
Bembeyaz sabrını bürünüp ovaların.
Dağlarınca heybetli, yıldızlarca umutlu.
Bir eli tüfeğinde, bir eli kaşında,
Hudutlar beklemiş tabya başında..” (3 )



I. DÜNYA SAVAŞINDA DOĞU CEPHESİ VE TEHCİR (GÖÇ) KANUNU:

I.Dünya Savaşında Doğu cephesinde Ruslarla savaşacak Türk ordusu cephe gerisinde de Ermeni Çetelerle savaşmak durumunda kalmış. Türk ahalinin Ermeni çetelerce katledilmesi sonucu İstanbul Hükümeti Ermeni Taşnak ve Hınçak Partilerinin 24 Nisan 1915 tarihinde kapatılmasına karar veriyor. Devlete karşı silahlı çete oluşturmak, vatana ihanet, düşmanla işbirliği ve casusluk suçlarından 234 Ermeni Komitacı tutuklanmış ve Çankırı’ya sürgüne gönderilmiştir. ( 24 Nisan 2003 günü Fransa’nın Başkenti Paris’te Ermeni din adamı, besteci Komitas’ın anıtı açılıyor. Bu anıtı Ermeni soykırımı anısına, Ve Bugünü de sözde Ermeni soykırımı günü olarak ithaf ediyorlar. )
Onbinlerce silahsız-savunmasız Türk İnsanı Anadolu’nun değişik bölgelerinde Ermenilerin hunharca gadrine uğrayıp yaşamları son buluyor. Ve bu katliamlar 1. Dünya Savaşında farklı cephelerde Türk Askeri savaş verirken cephe gerisindeki azınlıklardan Rumlar-Ermeniler çeteleşerek Yaşlı, Kadın ve Çocukların çoğunluğunu oluşturduğu cephe gerisindeki insanları hunharca katlederler. Özellikle Doğu Cephesinde Ruslarla çarpışırken Ermenilerde cephe gerisinde katliamlarına devam ederler.
Osmanlı Hükümeti Cephe gerisindeki Türk-Müslüman halkı korumak için 27 Mayıs 1915 tarihinde Tehcir (Göç) Kanununu çıkartmak zorunda kalmıştır. Bu kanun gereği Anadoluda terör olaylarına karışan Taşnak, Hınçak vb. Ermeni çete üyeleri Osmanlı toprakları içersinde bulunan Suriye’ye zorunlu olarak göçe tabi tutulmuştur. Ve bu kanun Anadolu da yaşayan tüm Ermenilere uygulanmamasına rağmen, günümüze “Soykırım“ olarak sunulmuş ve sunulmaya devam edilmektedir.
Osmanlı Hükümeti tarafından çıkarılan bu kanun içeriği o günlerde kaleme alınmış modern bir metin olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı Hükümetinin o günlerde kendi insanını korumak-kollamak adına yapabileceği bundan daha uygun uygulama düşünülemez.

27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir (Göç) Kanunu :

1- Nakli gerekenler, gidecekleri yerlere kadar refah içerisinde sevk edileceklerdir.
2- Yollarda istirahatleri, can ve mal güvenlikleri korunacaktır.
3- Gittikleri yerlerde kesin yerleştirilmelerine kadar kendilerine göçmen ödeneğinden geçimlerini sağlamak için yardım yapılacaktır.
4- Eski mali durumlarına uygun olarak kendilerine mal ve arazi dağıtılacaktır.
5- Hükümet tarafından ev yaptırılacaktır.
6- Çiftçilere tohumluk, evvelce sanatkar olanlara meslekleri ile ilgili aletler dağıtılacaktır.
7- Terk ettikleri mallarından geriye kalanlar kendilerine verilecek bu olmadığı takdirde, bunların karşılığı para olarak ödenecektir.
8- Boşaltılan şehir ve kasabalarda bulunan Ermenilere ait taşınmaz malların sayımı yapılacak, bunların cinsleri ve kıymetleri, miktarları tespit edilecek göçmenlere verilecektir.
9- Göçmenlerin kullanamayacakları mallar, yani zeytinlik, dutluk, bağ, portakal bahçeleri, dükkan, han, fabrika ve depo gibi gelir getirecek taşınmaz mallar, arttırma ile satılacak veya kiralanacak, bu gelirler uygun bir şekilde göçe zorlanan ilk sahiplerine verilecektir.

Osmanlı İçişleri Bakanlığı 28 Mayıs 1915’te, göç ettirilenlerin barındırılmaları, yetirilip içirilmeleri ile ilgili hususları içeren ayrıntılı bir yönetmelik yayınlamıştır. Bunun bazı maddelerini şöyle sıralayabiliriz:

a. Nakil gereken halkın gönderilme işi, mahalli idare memurlarının yönetimine aittir.
b. Göç ettirilenler, bütün hayvan ve taşınabilir mallarını beraberinde götürebilirler.
c. Göç sırasında göçmenlerin can, mal güvenliklerinden, yedirilme ve istirahatlerinin sağlanmasından, geçiş yollarındaki memurlar görevlidir. Bu konuda meydana gelecek aksaklıklardan rütbe sırasıyla bütün görevliler sorumlu tutulacaktır.
d. Göç sonunda göçmenler, sağlıklı çalışmaya, tarımla uğraşmaya elverişli köy ve kent evlerine yerleştirileceklerdir.
e. Yeni yerleşme bölgesinde göçmenlere verilecek arazi yoksa, devlet malı ve çiftliklerinden faydalanılacaktır.
f. İskan bölgesine yerleşinceye kadar, muhtaç durumda bulunanlara uygun miktarda hükümet yardımı sağlanacaktır.
g. Tarım yapacaklardan ve sanatkarlardan muhtaç bulunanlara uygun miktarda araç veyahut sermaye verilecektir. ( 4 )

I. Dünya savaşında Kafkas cephesinde Osmanlı-Rus savaşlarının bir evresinde (22 Aralık 1914 -15 Ocak 1915) Başkomutan Enver Paşanın yönlendirdiği harekat 90.000 kişilik Ordunun 10.000 kişiye düşmesiyle sonuçlandı. Enver paşa komutasındaki 80.000 askerimiz Allahüekber dağlarını aşmak isterken donarak şehit olmuştur. Allahüekber Dağlarında oluşan “Buzdan Asker Heykelleri“ insanlık tarihine korkunç bir trajedi olarak geçecektir. Sarıkamış-Allahüekber dağlarında soğuğa, kışa ve hastalığa yenilerek savaşmadan şehit düşmüş 80.000 askerimizin büyük çoğunluğu da Erzurum’ludur.
Doğu cephesinin büyük bir gücü macera uğruna yok edilmiş, Rusların bu cephede önü açılmıştır. Az sayıda olan ordumuzun tümünü kırdırmamak için geri çekilme planı uygulanır. İnsanlık tarihinde az görülür bir şekilde halk savunma yaparak orduyu koruyarak geri çekilmesini sağlayacaktır. Şehirde erkek olarak varolan yaşlı ve çocuklarla, çok az sayıda askerimizi mücadele için bırakıp ordunun geri çekilme kararı uygulanır. Silah kuşandırılan yaşlı ve çocuklardan oluşan gönüllü kahramanlar Rusları Deveboynunda epey oyalarlar. O adsız kahramanlar geri dönmeyeceklerdir. Ama zaman kazandırdıkları ordu daha sonra geri dönüp Erzurumu kurtaracaktır. Ve Rus ordusu Erzurum’a fazla kayıp vermeden girer. Böylece Erzurum üçüncü kez I. Dünya savaşında 16 Şubat 1916’da Ruslarca işgale uğrar, 1917 Bolşevik ihtilali olunca Ruslar silah ve malzemelerini Ermenilere bırakarak Erzurum’dan çekilirler. Ermeniler işgale devam eder. 1917 yılının Aralık’ından 1918 yılının 12 Mart’ına gelinceye kadar, Ermeni katliamı ve zulümlerinin ardı arkası gelmez. Erzurum’da eli silah tutan herkes cephededir. Ermeniler ise geride kalan yaşlı, çocuk ve kadınları evlere, hamamlara, camilere doldurarak ateşe vermişler...

Anlatmaya dilimizin varmadığı, yazmaya zorlandığımız daha nice katliam ve cinayetler... (Sürecek)

Remzi KOÇÖZ

Kaynakça:
( 3 ) Sırrı AKATAY – “Destanıdır Bir Şehrin“ adlı şiirinden
( 4 ) A. Ü. Türk-Ermeni İlişkilerini Araştırma Merkezi Müdürü Yrd.Doç.Dr. Erol Kürkçüoğlu’nun Konferans ve yazı notlarından.

2 Mayıs 2010 Pazar

DOĞU SORUNU, ERMENİ SORUNU - TÜRK SOYKIRIMI VE ERZURUM’UN KURTULUŞU ÜZERİNE..!

“ Bir cümbüş yerinde değil bir serhad beldesindeyiz. Şark tarafindan ne vakit bir harp patlarsa devlet hemen bağırırdı : “Aman Kahraman Erzurum .! ” Amana zamana lüzum yok ; madem ki kahramandır, balını yapan arı gibi oda kahramanlığını yapacak. Kahraman, her harpte yapacağını yaptı ve devlet her harp bittiğinde kahramanı unuttu. Kan akıtmak, Erzurum en önde; imar etmek, Erzurum çok uzakta. Vatana olan borcun hiçbir vakit sonu olmaz; fakat bu serhad beldesi vatana borcundan ziyade vatandan alacaklıdır. “ (1)

Türkiye Için “Doğunun Kalesi” olan Erzurum, Doğu Anadolu bölgesinin en büyük şehirlerinden biri olduğu gibi tarih boyunca Batı Anadolu’dan, Akdeniz ve Karadeniz’den gelip, İran ve Kafkaslara giden tarihi yolların geçtiği bir ticaret ve kültür merkezi olmuştur.
Erzurum binlerce yıllık tarihinde Anadolu için bir kilit görevi görmüş, Bu yaylayı kaybeden milletler ise Anadoluyu da terketmek zorunda kalmışlardır. Anadoluyu kaybetmemek için de bu coğrafyaya, Erzurum yaylasına sahip çıkmak gerekmektedir. Erzurum da Türkler için hem Kale, hemde Kilit görevini 1000 yıla yakın düşmana siper durarak, kanları ve canları pahasına büyük fedakarlıklarla sürdüregelmiştir.

Türk’lerin Anadolu’ya fetihleri 1071 Malazgirt savaşı ile gerçekleşirken aynı yıl Erzurum Anadolu’da kurulan ilk Türk Beyliği olan Saltuklu Beyliği’nin merkezi olarak Türklerin egemenliğine girer. Sırasıyla Anadolu Selçukluları, Moğol istilasını, İlhanlıları, Eratna devletini, Karakoyunluları, Timur“u, Akkoyunluları, Safevileri yaşamış, 1517 ‘de Çaldıran savaşı sonrası Osmanlıların eline geçmiştir. 1540 yılında Anadolu’da beylerbeyliğinin ilk şehri olur. Artık 1828’lere kadar, yaklaşık 400 yıl huzur, refah ve barış olacaktır Erzurum’da… Bu tarihten sonra Erzurum’u kara günler, ardarda gelecek savaşlar beklemektedir.

Erzurum’un tarihi sayısız kahramanlık destanlarına konu olmuş, Dadaşlar tarihe sayısız yiğitlik örnekleri sergilemişlerdir. Bunlardan üçü; 1828 – 1878 - 1918 Savaşları yakın Türk tarihine farklı açıdan ışık tutmaktadır. 1820 lerde (132 000) i aşan nüfusu ile modern, gelişmiş ve büyük bir şehir olan Erzurum her yeni savaştan sonra biraz daha azalarak, 1918’lerde (8000) nufusa gerilemiş, şehir olarak harabeye dönüşmüştür. Anadolu’nun varolması, bölünmemesi için kendini feda etmiştir.

DOĞU SORUNU VE OSMANLI - RUS SAVAŞLARINDA ERZURUM

19. yüzyıl başlarında batılı emperyalist devletler (Fransa, İngiltere, Rusya, Almanya) aralarında anlaşarak, “Doğu Sorunu” adıyla suni gündem yaratarak, Boğazın hasta adamı olarak adlandırdıkları Osmanlıları ortadan kaldırmak için parçalanmasına karar verirler. “Doğu Sorunu“ olarak adlandırılan sorun aslında “Türk Sorununun“, “Türkiye Sorununun“ ta kendisi olmuş, günümüze kadar da önemini sürdüregelmiştir.

Erzurum Osmanlılar döneminde ilk kez 1828 tarihinde Ruslar tarafindan işgal edilir, Ruslar bir yıl geçmeden 1829 tarihinde kovulurlar. Ancak Erzurum nüfusunun 30.000 inini bu savaşta kaybeder. Ruslar ikinci kez 1854 yılında Erzurum’a saldırsalarda başarılı olamayıp geri çekilmek zorunda kalırlar.

Tarihe 93 harbi olarak geçen Osmanlı-Rus savaşları birden fazla cephede , Balkanlarda-Plevne’de, Kırım’da, Erzurum’da 1877-1878 yıllarında geçer. Türkler, Doğu cephesinde Ruslarla yapılan her karşılaşma sonucunda onları yenmiş, Türkler her yengi sonrası azalırken, onlar her yenilgi sonucu artarak kuvvetlenmişler ve Erzurum’un 10 km. ensesindeki Deveboynuna kadar gelebilmişler. Onlar kuvvetlerinin boşta olanlarını da yığarak kuvvetlerinin zirvesinde saldırıya geçince, bizse son kuvvetimiz Ve bütün gücümüzle Erzurum Tabyalarına (istihkamlar) geri çekiliyoruz.
Bu geri çekilmeden sonra halk, büyük bir miting yapıyor. Eğer düşman Erzurumu alırsa Anadolunun kilidi açılacak. “ Oniki yılın alın teri ile yapılan bu Tabyalar önüne bütün halkın bedeni ikinci bir tabya gibi serilmedikçe düşman bu şehre giremez “ şeklinde On binlerce insan and içiyor. Daha kısa bir süre önce bitirilen istihkamlar ki ; Erzurum’un etrafını bir yay gibi çevirmekte. Bugünkü Karskapı, İstanbulkapı, Kavakkapı olarak ayakta kalabilen tünel çıkışları o tabyaların dışarıya açılan kapıları idi
Erzurum ve Çevresini saran tabyalar altta, Topdağı’ndaki Mecidiye ve Aziziye tabyaları üsttedir. Üst gidince düz gitti demektir. Topdağı Erzurum’un doğusunda; Mecidiye Topdağı’nın şehir tarafında , Aziziye ise doğuda. Topdağı ile Deveboynu arasında Vank Deresi, derede iki Ermeni köyü ve köylerde komitacılar var; hem tabyaları, hem Türkçeyi biliyorlar. Onların Türkçe bilişi koskoca bir ordunun yapamayacağını yapmıştı. Bir gecede Türk kıyafetleri giyerek ve tabyalara sızarak, siperlerde katliama başlarlar. Tabyalardaki bu gafil avlanma tüm şehri uyandırır.
Camilerden Aziziye baskınını anlatan çağrı ve okunan ezan halkı çoşturur, Eli silah tutan herkes Topdağı’na koşar. Evler hep birden boşanıverir; Kadın, erkek, genç, ihtiyar, çocuk; herkes evinde ne bulmuş eline ne geçirmişse; tüfek, balta, tırpan, satır….
Binlerce insan Erzurum’un doğu sokaklarından bir mermi gibi fırlayarak, Mecidiye Tabyasına doğru; karışık fakat coşkun; bütün tepeleri kaplayıp, koşa koşa tırmanıyor, tırmanıyor;
Eldeki bir iki taburu alarak Kumandan Gazi Ahmet Muhtar Paşa’da Mecidiye’ye geldi. Daha doğudaki Aziziye tabyalarına Umumi Hücum.
Aman yarabbim!... bir harp meydanında , kadın ve çocukların kanlı bedenleri … değilmi ki , Erzurum değil tüm Anadolu’yu kurtardılar. Ne kadar da yaşanmamış ve hiç yazılmamış bir destan… Bu yazılan satırlar o günleri yaşayanlardan bizlere, bugünlere birer kahramanlık, yiğitlik destanı...(2)

Savaş yıllarında genç bir gelin olan Nene Hatun bu savaşı şöyle anlatıyor :
“Savaş gürültüleri ile uyandık. Kocam baltasını kapmış dışarı fırlamak üzereydi. Bana dönerek;
- Nene , Ruslar Tabyalara girmişler, sen çocuğuna bak, arkamdan gelme. Biz Allah’ın izniyle Rusları durdururuz. Eğer yenilirsek, düşman şehre girerse, teslim olmayıp kendinizi boğun dedi.
Biz Erzurum’a onbeş gün önce Pasinler’den , küçük çocuğumuz ile birlikte düşman eline düşmemek için gelmiştik.
Daha o akşam, kardeşim Hasan cepheden yaralı gelmiş ve gece yarışı şehit olmuştu. Bütün şehrin boşaldığı, herkesin saldırdığı sırada ben de eli kolu bağlı duramazdım. Küçük yavrumu Allah’a emanet ederek, Hasan’ın silahını kaptığım gibi dıyarıdaki kalabalığa katıldım. Mecidiye Tabyalarını aşıp düzlüğe indiğimizde , düşmanın kulakları sağır eden tüfek ateşiyle karşılaştık. Sağımızda, solumuzda ve önümüzde, hemşerilerimiz durmadan devriliyor, şehit düşüyolardı. Asker kardeşlerimiz bir taraftan, biz bir taraftan tabyalara girdik. Topa, tüfeğe karşı satır, balta ve yumruklarla savaşıyorduk…“

Dadaşlar, düşmanı tabyalarda boğmuş, Nene Hatunlarla bayraklaşmıştır. Aziziye’de savaşmış Türk analarından biridir Nene Hatun. 1860-1955 yılları arası yaşar, 95 yaşında ölünce Aziziye Tabyalarında, Aziziye şehitlerinin yanına toprağa verilir.

31 Ocak 1878 de Ruslarla mütareke imzalanır. Düşman topuyla, tüfeğiyle giremediği Erzurum’a üç ay geçmeden anlaşma ile elini kolunu sallayarak giriyor. Şehir Ruslarca ikinci kez yedi ay süreyle işgale uğrar. 3 Mart 1878 Ayastefanos Antlaşması ile Erzurum yine Rus hakimiyetindedir. 13 Temmuz 1878 Berlin Antlaşması sonrası Erzurum’da Rus işgali nihayet sona erer. Nüfus 35.000 lere düşmüştür. (Sürecek)


Remzi KOÇÖZ

Kaynakça:
(1) İsmail Habib Sevük, Yurttan Yazılar- 1937
(2) A.g.e.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

NELER OLUYOR BİZE?

‘Bir köşe yazarının makalesinde 7 günah şu şekilde sayılmış:
”Çalışmadan zenginlik,
Bilinçsiz zevk,
Ahlaksız ticaret,
İnsanlıktan yoksunluk,
İnançsız ibadet,
Sırt dönülmüş bilim,
Katledilmiş kent.”
Bunları eksik ya da abartılı bulabilir, farklı yorumlayabilirsiniz.’

Küreselleşme/modernleşme rüzgârları tüm dünyayı kasıp kavurarak, ulusların kendi özelindeki genel-geçer değerlerini değersizleştirip kendi değerlerini yaratmakta/dayatmaktadır.

Günlük Tv / gazete haberleri can sıkmakta! Gün geçmiyor, genç kızlar annelerini, eşler ailelerini, çocuklarını boğazlıyor. Manyakça işlenen cinayetler, kamyon-kamyonet-traktör kasalarında trafiğe kurban verilen insanlar ve buna benzer gariplikler dur-durak bilmiyor. Önümüzdeki fotoğraf freni boşalmış bir araba görünümü çağrıştırıyor.

Geçtiğimiz haftalarda bir başka köşe yazarı Almanya’da yaşayan 3 milyon Türk’ten 27 bininin tutuklu olarak cezaevinde bulunduğundan yola çıkarak Türkiye’yi sorguluyor. Bugünkü Türkiye’de nüfusa oranla 600 bin insanın cezaevinde olması orantısının yanlış olmayacağı, ancak 75 bin kapasiteli cezaevlerimizde 70 bin kişinin bulunduğu gerçeğinin sevindirici olduğunu vurguluyor. Demek ki abartılacak ya da korkulacak kadar kötü değiliz!

Ancak cezaevi kapasitesini zorlamamak amacıyla tutuksuz yargılamalar ağırlıkta. Suçlular adeta içimizde kol geziyor. Bir yandan aflarla, infazlarla sokağa salıverilenler.. Diğer yanda faili meçhuller, firarlar..

İşte bu noktada, polisimize büyük iş/sorumluluk düşüyor. En küçük karakolundan polis merkezine, bulunulan çevrede bu tür suç işlemeye meyilli/potansiyel insanları tanımak, takip etmek en öncelikli/zaruri görevlerdendir. Bu görevi/sorumluluğu 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 1. maddesinde tanımlayarak polisimize veriyor.
“Madde 1 – Polis, asayişi amme, şahıs, tasarruf emniyetini ve mesken masuniyetini korur. Halkın ırz, can ve malını muhafaza ve ammenin istirahatını temin eder.
            Yardım isteyenlerle yardıma muhtaç olan çocuk, alil ve acizlere muavenet eder. Kanun ve nizamnamelerinin kendisine verdiği vazifeleri yapar.”

Suç işlendikten sonra gereği zaten yapılır. Aslolan suçu işlemeden suçluyu enterne etmek, mağduriyetleri önlemektir. Suçların/suçluların insanlarda yarattığı/yaratacağı mağduriyetleri hiçbir ceza, hiçbir tedavi, terapi tam olarak onaramaz/gideremez.
Onun için, suçla mücadelede polis yine tek başına vede ağır bir yükün altında olup; toplumun diğer katmanlarından farklı olarak tribün yerine sahada oyunun içersinde yer almaktadır. Polisin işi gerçekten zordur, gün geçtikçe daha da zorlaşmaktadır. Suçla mücadelede polisin sorumluluk alanın bittiği yerde sorumluluk taşıyan diğer kurumların, cezai ve idari tedbirlerin gecikmeden devreye girmesidir.

Sokağa bırakılan işportacının tablasının, el arabasının çalındığı, yaşlı tek başına yaşayan bir kadının emeklilik parasının gasp edildiği, hile ve dolandırıcılığın giderek artış gösterdiği bir psikoz ile karşı karşıyayız.

Suçların ekonomik, sosyal vb. sebepleri vardır. Suçlar ne dün ortaya çıktı, ne bugün duracak, nede yarın yok olacak. Biz kendi yaşadığımız toplumun kendi çocukluğumuzun daha sakin olan günlerini/yıllarını arıyoruz. Eskiden bu toplum olumsuzlukları, yanlış yapanları hele de suç işleyenleri toplum dışına iter, dışlar yüz vermezdi. Ne oldu da işler tersine döndü. Bu tür olumsuzluklar prim yapıp, paye alıyor. Bırakın tecridi, kahraman yapılıyor. Tabi ki bunlar bir günde, birdenbire olmadı.
Bazen kan bağı, aile desteği bizi ayakta tutuyor diyorum. Bu coğrafyanın değerleri, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinden süzülerek gelen geleneksel çimentosu olmasa bu toplumun işi gerçekten zor.

Dünya coğrafyasında dörtbaşı mamur, sorunsuz bir toplum bulamayız. Ancak geleceğine kaygı ile bakan insanların oluşturduğu toplumlarda pek sağlıklı sayılmazlar. Kararsız, arayış içinde güven duymayan bir psikoz, sorgulanması ve üzerinde durulması gereken bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Toplumu gelecekte yönetecek, kucaklayacak olan gençlikte bu karamsar havadan etkilenip çaresizlik, arayış sendromu ile karşı karşıya..

Bir başka açıdan baktığımızda herkes kendini kurtarma peşinde. Biz yenine ben öne çıkmış, bencillik ağır basar olmuş. Sevgi-saygı-samimiyet, paylaşma-dayanışma-yardımlaşma olarak adlandırılan toplumsal değerler törpülenerek; riyakârlık yanında diplomasi ve politik olma öne çıkmakta.. Liyakat yerine, feodal ilişkiler, lobiler daha ağır basmaktadır.

Değilmi ki! Toplum yaşamını etkileyen/etkilemeye çalışan tüm kurallar (hukuk-yasalar, din ve ahlak kuralları ve gelenek-görenekler, gibi) ve bunların hepsinin ortak amacı: İnsanların ‘İnsanca’ yaşamasını sağlamaktır.

Bugün yaşanan mağduriyetleri münferit addeden, vurdumduymazlık ve umursamazlık bileşeni ile önemsemeyen, seyirci kalan ya da görmezden gelenler; gelecekte oluşabilecek daha büyük mağduriyetlerin vebalini taşımaktan kurtulamazlar.

24. 04. 2008


Remzi KOÇÖZ
Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz