27 Eylül 2020 Pazar

KARANTİNA GÜN(CE)LERİ - 20

 

“Birtakım insanlar, birtakım insanlara taparlar, kimi altın ve gümüş paralara,

kimi yenilecek içilecek nesnelere tapar da Tanrı’ya taptığını sanır.” Şeyh BEDRETTİN

“Dincilik; dini, çıkar/ koltuk/ baskı/ egemenlik aracı yapan bir sanayi koludur.

Dini/imanı/tanrısı/ibadeti hep çıkarı ve hesabıdır.” Y. Nuri ÖZTÜRK

 

YARATIKLAR…

Canlılar;

Bitkiler/hayvanlar/insanlar,

Üç ana/ayrı safta kategorize edilir,

Bitkiler -bulundukları yerde gelişir- sabittirler,

Hayvanlar içgüdüleriyle,

İnsanlar ise akıllarıyla hareket eder,

Doğaya/evrene/ yaşama katkı sunarlar.

Birde canlılar dünyasında onların görünümünde,

İki/ dört/ çok ayaklı/…,

Asalak yaşayan parazitler vardır,

Bunların doğaya/evrene/yaşama,

Katkıları olmazken varlıkları zarardır.

-Kirletirler/yakarlar/yıkarlar-

Diğer canlılara/yaşama zarar verirler.

Yaradan tarafından akıl bahşedilen,

-İçgüdüleriyle hareket eden-

İki ayaklıların en makbulleri,

Sapkınlığı/tecavüzkarlığı dizboyu,

En büyük gıdaları cehalet olan,

-İzanları/şuurları gelişmeyen-

Toplum için karanlık dehlizlerdir.

Birey olarak esemeleri yoktur,

Grup/koloni halinde,

Yılları yıllara katar,

Yüzyılların uykusunda yaşarlar.

En büyük işlevleri üremektir,

-Hayvanları bile şaşırtırcasına-

Çoğalarak güruh oluştururlar.

İnsanlığın ürettiği değerleri,

-Yaratılan güzellikleri yokederek-

Hamuduna kadar tüketip semirdikçe,

Güdenlerin güdülenlerince,

-Dirisine kul/köle, ölüsüne yüz sürmekte-

Kitle nezdinde el üstünde tutulur,

Asalak yaratıklar…

(26. 09. 2020)

Remzi KOÇÖZ

20 Eylül 2020 Pazar

KARASU ÜZERİNE NOTLAR - 4

 

           

“Bilim bildiklerimiz ise felsefe bilmediklerimizdir.” Bertrand RUSSELL

Doğduğun Yöre ve Sorunlar Üzerine…

Karasu’nun sorunları üzerine orada yaşayan ve toplumsal duyarlılık noktasında tarihi sorumluluk yüklenerek efor sarfeden/emek harcayan/çabalayan vede yazılarıyla adeta tek başlarına mücadele veren (tabiki bu çerçevede katkıları olan başkaca değerli şahsiyetler olmakla birlikte kıymetini bilene) Cihan ERSÖZ ve Muzaffer TATLI ağabeylerin tespit/değerlendirmeleri hem ilçede yaşayanlar hemde kamu yöneticileri açısından bir referans/kaynak niteliğindedir.

Karasu sorunlarına ilişkin değerlendirmelerden vede kendi gözlemlerimden derlediğim kadarıyla; Karasu, adeta güzel yurdumun minyatürü, Türkiye'nin prototipi gibi.. Modernleşme adına sadece binalaşma/betonlaşma, Kentleşme yerine “her açıdan” büyük bir kasabaya dönüş yolunda artan bir hızla ilerliyor. Toplumsal çerçevede dayanışma/örgütlü olmayan yapının örgütlü gücün/organizasyonun karşısında boyun eğmesi kaçınılmazdır. (Referandum ve seçimler -% 65’lere ulaşan göstergeler- bunun tescilidir.)

Rantın ön planda olduğu ahlaki değerlerin ise ikinci plana konulduğu bir şekilde büyük resim paralelinde yönetiliyor. Umut ve özlem ahlakın toplum tarafından öne yani ilk sıraya çıkarılmasıdır.

Karasu sorunları üzerine yazı yazmak kendi açımdan biraz hariçten gazel okumak olsa da birikimlerimizi toprağa götürmek yerine ülkenin/toplumun aydınlanmasına küçük bir katkı sunabilirsek, farkındalık yaratabilirsek ne mutlu bizlere!

Biz bu ilçenin çocukları olarak Türkiye’nin dört bir yanında görev yapıp çok değişik kültürleri yakından tanıdık. O yerlerdeki toplumsal dayanışmayı, sivil toplum çabası olarak mücadelelere tanık olduk. Ancak kendi ilçemizin içine kapanık yapısını, imar kirliliğini, güzelim ovanın/yeşilin griye/beton yığınına dönüştürülmesini, kültürel gelişime kapalılığını gözlemledik.

Karasu’da esnaflık yapan çocukluk ve okul arkadaşımdan kendi yanlarında çalışan işçilerin hepsinin müteahhit olduklarını 7-8 yıl öncesindeki sohbetimizde duymuştum. Gelinen son aşamada ilçenin müteahhit/taşeron açısından Türkiye ortalamasının üzerine çıktığı söylense çok abartılı olmaz gibi…

Gerçi bizler ilçede yabancı gibiyiz artık. Karasu ilçe merkezinde/çarşı da gezerken tanıdık 3-5 esnaf/dükkan dışında herkes yabancı gibi. Aslında biz onlara göre yabancı/gurbetçi sayılırız.

1975’lerde 45 yıl önce ilçe nufusu 7000’lerde iken (2020’lerde bu rakam yanına bir sıfır daha alarak 70.000’lere ulaşacaktı!) Karasu’dan okumak için Ankara’ya gitmiş 7 yıl öğrenim sonrası 1982 yılında yurdun değişik bölgelerinde 6 ayrı il/ilçede görev sonrası 2003 yılında yeniden Ankara’ya dönmemin ardından 2019 yazında emeklilik sonrası Ankara’da yaşamaya devam ediyorum. Tabi emeklilik sonrası sık sık özellikle kışa doğru hemen hemen ayda bir gelme fırsatım oldu. Sonrasında salgın nedeniyle biraz uzak kalmak, Ankara’da karantina yaşamak zorunda kaldık. (Seyahat yasağının kalkması ile Haziranın ikinci haftasında yeniden Karasu’da olacaktım.)

Emeklilik sonrası 2019 sonları gibi sosyal medya ortamında ister istemez kendimizi bulduk. Neredeyse yıllardır karşılaşmadığım, görüşmediğim tanıdık simalarla abilerden/arkadaşlara/ kardeşlere/öğretmenlere sanal ortamda da olsa iletişim imkanı oluştu. Karasu’ya gelip kahvede oyun ortamında çokça sohbet edemediğimiz tanıdık simaların sosyal medya dünyasında ne kadar yaman paylaşımlarda bulunduklarını gözlemlerken, kendimi bazen onların arasında buldum, kendi sayfamdan paylaşımlarım dışında bazen yorumlarla bazende emojinlerle paylaşımlara dahil oluyordum. Karasu sevdası benim gibi gurbetekiler için “seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli” şarkı sözlerindeki gibi görülsede bir yanımız, çocukluğumuz Ata topraklarına bizi çekiyor ister istemez.

(Facebook sayfamdaki -2015’te ilk açışta koyduğum ve bugüne değin değiştirmediğim arka plan resim/fon 2007 yılında Trabzon-İstanbul uçuşunda Karasu’ya ilişkin kendi çektiğim bir enstantanedir.)

Saygı, sevgi ve selamlarımla…

Remzi KOÇÖZ

12 Eylül 2020 Cumartesi

KARANTİNA GÜN(CE)LERİ - 19

“Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır.” Hz. MUHAMMED

“Adalet için en büyük talihsizlik devleti idare edenlerin zalimliğidir.” Hz. ALİ

“Devlet iradesi işlemez olursa kişilerin özgürlüğünü koruyacak hiçbir güç ve aracı kalmaz.” M.K. ATATÜRK

“Hiçbir kitle aldatılmak istemeden aldatılamaz. Aldanmak istenen aldanır.” Y. Nuri ÖZTÜRK

 

GÜCÜ GÜCÜ YETENE…

Siyasi partiler iktidara geldiklerinde,

Hükümet olarak hükmederler,

Devlet mekanizmasının olanaklarıyla,

Mutlak güç odağı oluşturup,

Demokrasiyi araç olarak kullanıp,

Hukuku/adaleti kendilerine uyarlayıp,

-Adeta psikolojik harekatla-

Muhaliflerini kasetlerle/kumpaslarla,

Yalan/yanlış iftiralarla, itibarsızlaştırmayla,

Sivil Toplum Kurumlarını işlevsiz kılarak,

Ayrıştırıp/kutuplaştırıp bölerek,

Kendisini denetleyecek/eleştirecek mekanizmaları,

Bağımsız kurum/kurulları,

Parti organı/uzantısı/yandaşı şekline dönüştürüp,

-Çağdışı yasak/kural/uygulamalarla-

Demokrasinin nimetlerinden yararlanıp,

Demokrasinin güç dengeleri ortadan kaldırılınca,

-Tepkisiz/ uyuşturulmuş/ uykuya yatmışçasına-

Toplum tarafından izlemeyle yetinilmekte.

Hedef sorunları çözmek değil,

-Kılcal damarlarına dokunarak-

Toplumu çözmek,

Toplumu biraraya getiren,

-Milli/dini değerleri-

Hassasiyetleri bitirmek!

Kuruluşundaki ilkelerden/hedeflerden,

Geçmişe özlem hayaliyle sapan,

Bugünlerden geleceği ıskalayan,

‘Çağdaşlaşma/Demokrasi/Hukuk/Adalet’,

Kaygısı olmayan toplumlarda,

Ulaşılacak sonuç;

Gücü gücü yetene ya da gücü yeten yetene!

(12. 09. 2020)

9 Eylül 2020 Çarşamba

9 EYLÜL’ÜN ARDINDAN

 

TÜRK TARİHİNİN DÖNÜM NOKTASI 9 EYLÜL’ÜN ARDINDAN…

“Sonra
9 Eylül'de İzmir'e girdik.
Bir nefer
Yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
Öfkeden, sevinçten, ümitten
Ağlaya ağlaya
Güneyden kuzeye
Doğudan batıya
Türk halkıyla beraber
Seyretti
İzmir rıhtımından Akdeniz'i…”

İzmir'in esaretten kurtuluşunu büyük şair Nazım Hikmet dizelerinde böyle dile getiriyor.
26 Ağustos 1922 sabahı Afyon’un güneyinden başlayan Büyük Taarruz, Eskişehir’e doğru da yayılarak hızla gelişir. 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da yapılan Başkomutan Meydan Savaşında Yunan kuvvetlerine büyük kayıp verdirilir. Bu başarı sonrası Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Türk Ordusuna şu emri verir: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” Bu tarihi emir üzerine Batıya doğru kaçan Yunan kuvvetlerini takip eden Türk birlikleri 9 Eylül 1922’de İzmir’e girerek 19 Mayıs 1919’da başlatılan Bağımsızlık Savaşını fiili olarak sona erdirirler.

9 Eylül, özelde İzmir’in genelde ise Türk yurdunun kurtuluşunun yıldönümüdür. 9 Eylül 1922’de Yunan ordusunu İzmir’den denize döken ordunun Başkomutanı, o günden sonra yeni Cumhuriyetin kurulması için kolları sıvayarak önce siyasi, arkasından da ekonomik bir çalışma prensipleri belirlerken bir taraftan da sosyal-kültürel alanda çalışmalar için düğmeye basıyordu.

“Türk milleti bir ordu-millettir. Onun bu vasfı tarihi ile başlar. Türk milleti bu vasfını Anadolu bağımsızlık mücadelesinde belki de son kez kullandı. Çünkü bu mücadeleden muzaffer çıkan özgür Türk milleti, artık çağdaş uygarlığın başka değerleriyle bazen de bir millet olmaya yönelmek zorundadır. Milletimizin hedefi, milletimizin mefkuresi, bütün cihanda tam manasıyla uygar bir toplum olmaktır” sözleri ile genç cumhuriyete gelecek öngörüyordu.
Türkiye yeni bir dünyada, yeni bir rota çiziyordu kendine... Buda çağdaş uygarlık rotasıydı. Aslında 1919 yılında bu rota çizilmiş, 1922 yılında ortaya çıkmış, 1923 yılında da yürürlüğe konmuştu. Ancak katedilen süreç -100. yılına yaklaşılmasına rağmen- bu rotanın amacına ulaşmasına yetmemiş, yeterli olamamıştı.

Liman uzaktan görünmesine rağmen, yaklaştıkça adeta bizden uzaklaşmakta. İlk yıllardaki yapılan devrimlerle/yeniliklerle/gelişmelerle akılcı ve süratli çalışmalar sonucu ne kadar yol alınmış/gidilmiş ise Türkiye’nin yanına kar kalmış, o yılların hızı/heyecanı/coşkusu sonucu yüzyıllara sığmayacak gelişmeler 10-15 yıla sığdırılmış. O kısa sürede büyük mesafeler katedilerek, büyük atılımlar gerçekleştirilmişti.

O süreçte insanlar yekvücut halinde cumhuriyet meşalesini yakarak, gece-gündüz demeden yol almış, yepyeni bir inşa sürecine başlamışlardı. Kısır döngü, çıkar çatışması olmadan, ülkenin ve cumhuriyetin yeşerip çiçek açarak tüm Anadolu’yu sarması daha da zaman alacaktı.
            Önemli olan temellerin sağlam ve ileriye yönelik atılmasıydı. Yoksa ne ihanetler gördü bu Cumhuriyet! Kendisini yaşatmak ve ayakta tutabilmek için ne mücadeleler verdi! Engelleri aşarak yoluna -son sürat olmasa da- ağır ağır devam ediyor.

Biz bu toprakları, bu ülkeyi, bu Cumhuriyeti kolay bulmadık. Binlerce yıl, yüz binlerce insanın yaşamlarını feda ederek, kanını akıtarak ay-yıldızlı bayrağı gökyüzünden yere indirmeyerek, devamlı gönderde dalgalanmasını sağladılar.

Dünya var oldukça sonsuza değin, Türkiye Cumhuriyeti’nin de varlığı devam edecek, yakılan meşale sönmeyecektir. Türkiye Cumhuriyeti Büyük Atatürk’ün önderliğinde 1919’da çizilen, 1922’de ortaya çıkan, 1923’de de vücut bulan çağdaş uygarlık rotasından asla ve asla sapmayacak, emin adımlarla yoluna devam edecektir.


5 Eylül 2020 Cumartesi

TARİHTEN -Tarih Sayfalarından- NOTLAR - 4

 

Osmanlıyı çöküşe götüren -herkesin aynı anda idare edilmesi anlamında- Abdülhamid dönemi denge politikaları açmazdan öteye bir sonuç doğurmaz. Osmanlıyı batıran bu sonuç/gidişat -günümüzde uygulanan deneme/yanılmalarla- Türkiye’yi de benzer bir çıkmaza götürür.’

1900’ler/ Hükümetler/ Sefaretler/ İdarei Maslahat…

‘Düveli Muazzama’ olarak adlandırılan İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya, Rusya gibi büyük devletler -birbirleriyle rekabet yanında- Osmanlı ile -çıkarları açısından- yakından ilgilidirler.

Diplomasi/kulis bağlamında Avrupalı Büyükelçilerin hükümet erkanını ziyaretinden çok bazı sadrazamlar dahil hükümet erkanının büyükelçilikleri ziyareti -atanmalarında/görevlendirilmelerinde referans niteliğinde- adet olmuş. 8 kez sadrazam olan Said Paşa’nın -Padişahın hışmından kaçarak- İngiliz büyükelçiliğine sığınması 6 gün protokol uygulamasıyla misafir edilmesinin ardından affı ve yeniden sadrazam yapılması çok ilginçtir.

Abdülhamid sadrazam değiştirmelerini: “Bazen İngiltere’yi yatıştırmak için Kâmil’i kullanmam gerekiyor, bazen de ihtiyar kurt küçük Said’e ihtiyaç oluyor” şeklinde açıklar. Osmanlı devlet adamlarının büyüklükleri, padişahlardan çok büyükelçilerin gücüne dayanırken, o döneme ilişkin ‘idarei maslahat’ tabiri yönetim/yöneticiler açısından dilimize/lugata yerleşmiş.

Avrupalı devletlerin İstanbul/Beyoğlu’ndaki sefaret binaları birbirinden görkemli, deniz manzaraları muhteşem, birde sultan tarafından hediye edilen araziler üzerinde Boğaz’da (Tarabya/Yeniköy gibi) yazlıkları vardır. Cumhuriyet sonrası sefaretlerin Ankara’ya geçmesi, bu yüzden uzun sürmüş, -özellikle İngilizlerin Cumhuriyetin birkaç seneye kalmaz yıkılıp yerine yeniden saltanatın geri gelmesi umuduyla 7 yıl kadar- uzun süre direnerek rahatlarını bozmakta zorlanmışlardır.

Atatürk’ün/Cumhuriyet’in çelik iradesi karşısında boyun eğip Ankara’ya gelmek zorunda kalmışlar, Lozan’ı tartıştırıp Sevr’i yeniden hortlatmak, ulusalcı/üniter devlet yapısını yani Atatürk Cumhuriyeti ile hesaplaşmalarını sonraki yıllara 100 yıl sonrasına bırakmışlardır.

Cumhuriyet öncesi, -Osmanlının son dönemine ilişkin yaşanan süreç- bir imparatorluğun çöküşüydü; savaştı/kıtlıktı/işgaldi/umutsuzluktu/kötümserlikti.. Cumhuriyetle birlikte -ekonomik açıdan iyi olmamakla- enflasyon/paranın değersizliği gibi tehlikeler olmayıp -kurucu liderimiz büyük Atatürk’ün önderliğinde- coşkulu bir kalkınma seferberliği çerçevesinde yeniden diriliş yaşanır.


30 Ağustos 2020 Pazar

BÜYÜK TAARRUZ / BÜYÜK ZAFER - 2

 

“Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son parçası olan 30 Ağustos Zaferi, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Ulusal tarihimiz çok büyük, çok parlak zaferlerle doludur ama Türk ulusunun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil dünya tarihine yeni bir adım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Besbellidir ki yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti'nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu göklerde uçuşan şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır. Türk ulusu burada kazandığı zaferle, açığa vurduğu gücü ve istemiyle, bu belli gerçeği bir kere daha tarihin bağrına çelik kalemle koymuş bulunuyor.” Mustafa Kemal ATATÜRK

Kocatepe’den Dumlupınar’a Büyük Zafere Kurtuluşa…  

Büyük Taarruz öncesi “düşündüğümü uygulayacak zamanım olursa dünyanın gözlerini kamaştıracak bir askeri manzara ortaya çıkacaktır” demesinin ardından düşündüğünü uygular ve İngilizlerin 6 ayda aşılamaz dedikleri Yunan mevzileri 6 güne kalmadan bir bir geçilir.

25/26 Ağustos gecesi Süvarilerin güneyden sızarak düşmanın ulaştırma kollarını kılıçtan geçirip, demiryolunu tahrip ederek, İzmir ile ulaşım ve haberleşmesini kesmesinin ardından gün ağarmadan başlayan Topçunun etkin ve yok edici ateşleriyle kuvvetle berkitilmiş mevziler ve bunlar önünde aşılamaz, geçilemez sanılan engellerde açılan gediklerden, piyade, büyük cesaret ve soğukkanlılıkla süngü ve bombasını kullanarak düşmanı, mevzilerinden söküp atmıştır.

26 Ağustos günü Kocatepe’den başlatılan Büyük Taarruz aralıksız 5 gün/gece süren çetin muharebelerden sonra asıl kuvvetleriyle 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da Başkomutan Meydan Muharebesinde yok edilen düşmanın bozgun halde geri çekilebilen kuvvetleri de, -Başkomutan Mustafa Kemal’in, “Düşmanın Eskişehir Grubunu da yakalayıp yenilgiye uğratmak ve asıl kuvvetlerle durmadan ve hızla İzmir’e girmek lazımdır” kararının ardından; “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” şeklindeki tarihi emir ve direktifleri üzerine bütün cephe boyunca- denize dek hiç ara vermeden ve ikinci bir savunma hattında tutunmasına bile meydan verilmeden baş döndürücü bir hızla takip edilmiştir (31 Ağustos).

(Yunanlılar çekildikleri kasabaları ve köyleri ateşe verip yakmışlar ve yenilgilerinin hıncını korumasız halktan çıkarmaya çalışmışlardı. Çekirge sürüleri gibi geçtikleri/girdikleri köylerde taş taş üzerinde bırakmayıp, binlerce masum yaşlı/kadın/çocuk sivil/savunmasız insana yaptıkları zulümler, insanın aklını durduruyordu. Uşak, Eskişehir, Aydın, Alaşehir, Turgutlu, Ahmetli, Salihli, Manisa ve en son olarak İzmir yakılmıştı.)

O kadar ki, durup dinlenmeden, açlık, susuzluk demeden, gece ve gündüz etkin bir takip harekâtını sürdüren Türk ordusu, İzmir’e değin 400 km’yi bulan oldukça uzun bir mesafeyi, motorize birliklerle değil, sadece yaya ve süvari birlikleriyle 10 gün gibi kısa bir zamanda alarak Harp Tarihi’ne bir ölçüde Yıldırım Harbi örneği vermiştir.

(Mustafa Kemal’e göre; “Büyük orduların yürüyüş ölçüsü 20-22.5 kilometredir. Askerlerimiz bütün rekorları kırmıştır.”)

Kaçan Yunan ordusu 9 Eylül 1922’de İzmir’de denize dökülerek işgal son bulur. Sınırlı olanaklarla, sınırlı sürede gerçekleştirilen bu Büyük Zafer bir Türk mucizesidir. Bu Zafer’i; “Bu eser milletin hürriyet ve istiklâl düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir” olarak niteleyen Mustafa Kemal ATATÜRK; metaneti yüksek sorumluluk duygusu ve lider özellikleriyle milli mücadeleyi yerellikten ulusal birliğe taşıyıp zafere ulaştıran büyük bir komutandır. O, Kurtuluş Destanının yazılmasında en büyük pay sahibi olan ve yüzyıl öncesinde olduğu gibi Türk ulusunun sonsuza değin başkomutanı ve ölümsüz önderidir. (30.8.2020)

Remzi KOÇÖZ

26 Ağustos 2020 Çarşamba

BÜYÜK TAARRUZ / BÜYÜK ZAFER (26 Ağustos- 9 Eylül 1922)

 

‘Tüm Anadolu -kadını/çocuğu/yaşlısıyla- kısa bir sürede bir ulaşım seferberliğine girerek, küçüklü/büyüklü dev karıncalar misali, Anadolu’nun elde kalan son toprakları üstünde dağlardan/ovalardan bir uçtan bir uca kaynaşıp durur, sırtlarında/omuzlarında durmaksızın cephane/iaşe taşırlar. Zafere gidilen yolda yapılan bu hazırlıklar Devler hikayesi, Türk  halkının/ulusunun, Ordusunun vede Mehmetciğinin destanıdır.’

Sakarya’dan Afyon/Kocatepe’ye…

Sakarya Zaferinden sonra kesin sonuçlu bir harekâta/taarruza girişmek sırası Türk ordusuna gelmişti. TBMM Orduları -Batı Cephesi kuvvetleri, Sakarya'da hayli kayıplara uğramış, yıpranmış, silah, araç ve gereç yönünden eksilmiş- planlı ve programlı ciddi çalışmalar gerektiren genel taarruz için -yaklaşık 10.5 aylık hazırlık evresi gibi- yoğun bir çaba içine girmiştir.

Doğu ve Güney Cephelerinde serbest kalan kuvvetler kaydırılarak Batı cephesi pekiştirilir. Bir yandan ordunun çok önem kazanan ikmal işleri yürütülürken, öte yarıdan da teşkilat ve eğitimine hız verilir. İnsan, silah ve makine (uçak/araç) sayıları açısından Yunan ordusunda üstünlük olduğu görülürken, Türk ordusu yalnız süvari birliği/kılıç yönünden üstündür.

Büyük Taarruz hazırlıkları esnasında TBMM’de gelişen muhalif yapı “Başkomutanlık Kanunun” süresinin uzatılması gibi meclis faaliyetlerinde olumsuz yönde direniş sergilerken, Mustafa Kemal Paşa bir satranç ustası gibi kararlılıkla iç cepheyi sağlam tutmaya çalışır.

Taarruz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yapılacağından, yığınak ve hazırlıklar büyük bir gizlilik içerisinde yürütülüp, düşmanı yanıltıcı hareketlerde bulunulur. (Batı cephesi komuta merkezi/karargahı Akşehir’de futbol maçı izlemek bahanesiyle ordu/ kolordu komutanları çağırılıp 28/29 Temmuz gecesi taarruz ile ilgili görüşleri alınıp, sonraki günde genelkurmay başkanı ve batı cephesi komutanı ile taarruzun şekli ve ayrıntıları kararlaştırılırken, “Gazi Paşa hazretleri 21 Ağustos günü köşklerinde ricali siyasiyeye bir çay ziyafeti verecekler” uydurma ilanı gibi.)  Karargah 24 Ağustosta Akşehir’den Şuhut’a, 25 Ağustosta Kocatepe/Çadırlı’ya nakledilirken, 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de olunarak, sabah 05.30 gibi topçu ateşiyle taarruzu başlatır.

“Düşmana saldırmak için verilen kesin kararı uygulamadan önce 3 unsurun -Milletin desteği, Meclisin kararlılığı, Ordunun hazırlığı- yeterli düzeyde hazırlığının tamamlanması zorunludur.” Başkomutan Mustafa Kemal’in bu dehası, öngörüsü zaferi getirecektir.

Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, 26 Ağustos tarihini rastgele seçmemişti. Asırlar evvel 1071’de Türklerin Alparslan’ın öncülüğünde Anadolu kapılarını açtığı tarihle aynı gündü. (26.8.2020)

 Remzi KOÇÖZ

15 Ağustos 2020 Cumartesi

TARİHTEN -Tarih Sayfalarından- NOTLAR - 3

 

‘1876 tarihli ilk Osmanlı anayasası “Kanun-ı Esasi” uyarınca, birçok temel özgürlüğün (Bağımsız yargı/hakim teminatı gibi) devletin ana hukuki metnine girmesi önemli gelişmelerdir. Ayrıca Türk tarihinde ilkler açısından genel seçimler yapılıp parlamento oluşturulmuştur.’

Abdülhamid/ İstibdat/ Payitaht/ Dersaadet...

Osmanlı’da Meşrutiyet ilanının ardından II. Abdülhamid’in Anayasayı askıya alarak kurduğu İstibdat dönemi (1878-1908) olarak adlandırılan baskıcı rejim 30 yıl sürer. Balkanlar ve Kafkas cephelerindeki Osmanlı-Rus savaşlarının getirdiği kayıpların (Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan’ın bağımsızlıkları; Bosna-Hersek’in Kıbrıs’ın, Mısır’ın, Tunus’un işgali; Girit, Makedonya, Yemen isyanları gibi) ve başarısızlıkların ardından İstanbul’da Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar İdaresi) kurulması İmparatorluğun çöküşüne giden yolda mihenk taşlarıdır. Devletin borçlanıp ödeyememe sıkıntısı sonucu Duyun-u Umumiye teslim olmuş, milli özelliğini kaybetmiş, uluslararası sermayenin yönetimine girmiştir.

1900’ler Abdülhamid’in tahta çıkışının 25.yılında kutlama hazırlıkları çerçevesinde; Posta pulları basılmış, mendilden şapkaya hatıra eşyaları yapılıp satılmış. Devletin hazinesinde para yok ama eşraftan paralar toplanıp “Hamidiye” adlı çeşmeler, köprüler, saat kuleleri yapılmış. Birde cülus şenlikleri, ülkenin her yerindeki cami cemaatinden “padişahım çok yaşa” sesleri çınlamış.  -Yani o günlerde itibardan tasarruf edilmezken-  20. Yy. başında Babıali/hükümetin bütün işi gücü bu kısır döngüyü devam ettirme/yeni borçlar bulma uğraşıymış.

Osmanlı’da 19. yy ortalarından itibaren Avrupa ülkeleriyle yapılan ticari anlaşmalar ile “Avrupa pazarıyla bütünleşiyoruz” derken sonuç tam tersine gelişerek ihracat yerine Avrupa mallarının ithalatı almış başını gitmiş. Devletin/sarayın lüks harcamaları da artınca bankalardan/sarraflardan ve dış devletlerden borç üzerine borç alınması usul haline gelirken bir sarmal oluşmuş, faizler Avrupa’da %3-5 arasında iken Osmanlı’ya borç verilirken bu oranlar 12-20’yi bulmuş ve sonuç olarak mali sistemin iflası anlamına gelen Duyun-u Umumiye kurulmuş (1881).

Devletin başkenti İstanbul’un ‘Maliye/İç-dış ticaret/Diplomasi’ açılarından da ‘Payitaht’ (tahtı taşıyan yer) ve ’Dersaadet’ (mutluluk kapısı) adlandırılmaları gerçeklerle pek uyuşmaz. Dönem Abdülhamid dönemidir. Geçmişte kimilerine göre Kızılsultan olarak adlandırılırken günümüzde Uluhakan unvanı ile taçlandırılan Abdülhamid dönemi; en çok toprak kaybedilen bir dönemdir, yönetim açısından da ‘temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı’ İstibdat dönemidir.

8 Ağustos 2020 Cumartesi

KARANTİNA GÜN(CE)LERİ - 18

 

“Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun, bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun.” Şeyh EDEBÂLİ 

“Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin devlet halinde varlığı kabul edilemez.” Mustafa Kemal ATATÜRK

“Gücün gücü dengelemediği yerde demokrasi olmaz.” Ahmet Taner KIŞLALI

 

GÜÇ…

Güç, örgütlülük gerektirir.

Siyasi oluşumlar parti olarak örgütlenir.

Siyasi partiler demokrasinin,

Demokratik yaşamın vazgeçilmez,

Olmazsa olmaz ana/başat unsurudur.

Hükümet/iktidar olunmak için,

-Demokrasiyi amaçlamayan/araç gören anlayışla-

Biraraya gelenlerin öncelikleri,

Fikirsel/zikirsel çıkarları görünsede,

Ağırlıklı olarak ekonomiktir.

Kendilerine oy veren/destekleyen kitlelerden öte,

Kendilerinin desteklediği,

Ekonomik güç odaklarına,

-İşletmelere/şirketlere/gruplara-

Onlarında göbeklerinin bağımlı olduğu,

Uluslararası/küresel sermayeye,

Bütçenin/Beytülmalın paylaştırılmasıdır.

Ne kadar desteklenir güçlendirilirlerse,

O kadar uzunca bir süre iktidarda kalınılacaktır.

Belki de sonsuza değin,

-Tanrısal güç/krallık özlemiyle-

Emperyal güçlerin desteğinde,

Ülkeyi yöneten siyasi oluşumla,

Antidemokratik yöntemlerle,

Toplumun tüm katmanlarını,

Kendine karşıt olanları/duranları/eleştirenleri,

-Toplumsal birliktelik oluşturmamaları için-

Kendi saflarını sıklaştırmayı/kutuplaştırmayı,

Birbirleri ile çatıştıracak/ayrıştıracak,

Kendisi ise sütre gerisinde kalacaktır.

Siyasi güç desteğinde sermaye de güçlenecek,

Bu güç birlikteliği,

İktidarda kalma uğruna,

-Yalan/yanıltma/yönlendirme algısı-

Seçim yasaları ile oynama,

Hertürlü hile mübah sayılarak,

Mutluluk zinciri bir sarmal şeklinde devam edecek.

Uzun uzadıya nasıl mı ayakta kalınacak!

Taki hiçbir dönem/zaman,

Yüzyıllardır sorgulan(a)mayan,

Koşulsuz itaat/biat edilen,

-Cenneti vaat eden-

Sonsuzluk/uhrevilik oluşturan,

Dinsel/Tanrısal güçle!

Tabiki buna karşın oluşacak/verilecek mücadele,

Yaradan’ın insanlığa bir lütuf olarak bahşettiği,

Akıl ve Sevginin gücüyle…

(08. 08. 2020)

Remzi KOÇÖZ

5 Ağustos 2020 Çarşamba

O’NUN ARDINDAN

O’nun Ardından… *

Yaşam seninle var olup,

Seninle yok olacaktır.

Geride sevenlerin,

Yakınların üzülecek,

Seni özleyecektir.

Senden sonra,

O ve ben şeklinde,

Döngü kuşaktan kuşağa,

Devam edecektir.

Çaresizlik içersinde,

Yarına kalmak için

Mücadele eden insanların savaşını,

Bilim adamlarının öncelikle sonuçlandırmaları,

Yaşam mücadelesinden öte;

Acı çeken milyonlara çare olacak,

Yangınları söndürecek,

Yüreklere su serpecektir...

(Karasu / 05 Ağustos 2004)


            * Genç yaşta yaşamını yitiren ağabeyim M.Akif KOÇÖZ'e rahmet ve saygıyla...

ORALARDAN


Sen, mektup yazmayı

çok severdin.

Bize hep yazardın;

bazen beyaz,

bazen sarı,

bazen gazete sayfa kenarlarına...

Karşılığı gelmese de

sen hep gönderir,

hep yazardın bizlere...

Bizi haberdar eder

habersiz bırakmazdın.

Bazen geçmişten bir günü,

bir olayı, bir yaşantıyı.

Bazen de yeni yaşanan bir şeyleri,

            gelişmeleri.

Bazen de geleceği yazardın.

En çok iki yüzlülükleri,

entrikaları,

sahtekarlıkları,

yalanı,

talanı,

                                                           haksızlıkları,

adaletsizlikleri,

ayak oyunlarını yazardın.

Yazardın yazmasına da

doğruları…

Ancak herkes senin pencerenden

bakmayacaktı ki!

En yakınındakiler;

arkadaşların,

akrabaların,

yakınların

nasıl bakacaktı?

Sen ki içindeki o çocuğu

hep canlı tuttun.

Sen ki herkesi şaşırtır,

sürprizler yapardın.

Bu son sürprizin ise

bizler için çok ağır bir şakaydı!

Acıların doruğunu yaşarken,

sana olan sevgimiz depreşti,

                        pınara dönüştü,

şelale oldu köpürdü.

Onun için;

sen gittiğin yerden

bize yaz,

yazmaya devam et,

bizi habersiz bırakma.

Oralardan;

buralara

bizlere ışık tut.

Bizleri ışığınla aydınlat,

oralardan...  (01 Temmuz  2004)      

 *Değerli Ağabeyim M. Akif KOÇÖZ’ün anısına son günlerinde kaleme alıp kendisiyle olan paylaşımım.


2 Ağustos 2020 Pazar

KARASU ÜZERİNE NOTLAR - 3

 

Nereden Nereye…

2019 yılı sonbahar ayları, Karasu’nun biraz dışında Doğusu yönünde, Aziziye’den Küçükboğaz yolu üzerinde ve denize 500 m mesafede kalan, iklim değişiklikleri sonucu kuruyan Çoban Tarlaları denilen mevkideki fındık bahçemiz yanına -4/5 sene sonrasında- gittiğimde tarım alanı olan bu bölgenin hemen hemen konut alanına döndüğünü gördüğümde biraz şaşırdım.

Aracımı TOKİ konutları istikametindeki kanal köprüsü üzerinde park edip kanal çevresini geziyordum. Üç bisikletli 10-11 yaşlarında çocuk yanımda durup hayrola amca ne arıyorsun diye sormaları üzerine çocukluğumuzda fındık topladığımız, sonrasında bahçe olarak ekip biçtiğimiz, hayvan otlattığımız, tarım yaptığımız bahçeye  ve bölgeye ilişkin kısaca bilgi verdim. Çocuklar Doğu Karadeniz’den ilçeye gelip inşaat işçiliği sonrası kendi anlatımlarına göre müteahhit olan ailelerin çocukları. “Amca buraya ne yapmayı düşünüyorsunuz, satacakmısınız, evmi yapacaksınız yoksa mütahidde mi vereceksiniz” şeklinde ard arda sorular sormalarına şaşırmadım değil. Demek ki o yaştaki çocuklar arsa/inşaat/müteahhitlik gibi konuların evde konuşulan ağırlıklı konular olması nedeniyle bu alanda fazlaca ilgiliydiler. Biraz sohbet ve kendimi tanıtmam sonrası, çocuklara büyüyünce ne olmak istiyorsunuz diye sorduğumda; 2’si futbolcu, olmazsa imam, 3.sü ise babası gibi inşaatçı olmak istediğini söyler.

50 yıl önce bizlere sorduklarında ise -Tüm iş/mesleklerin özellikle zanaatkarlığın toplumsal çerçevede önem/saygınlıkları kendine özgü olmakla birlikte -öğretmen/subay/ hukukçu/kaymakam/mimar/mühendis/doktor şeklinde hedeflerimizi sıralayıp hayallerimizi yüksek tutuyorduk.

Birde eski dönemlere ilişkin daha doğrusu Cumhuriyetin ilk 10 yılında dünyaya gelen, biri memur diğerleri esnaf/zanaatkar olan ilkokul mezunu bir kuşağı, içerisinde babamın da yer aldığı ve arkasına “Sönmez Hatıra” diye not düşülen 1950’li yıllara ait sararmaya yüz tutmuş siyah beyaz bir fotoğrafı bir döneme/yöreye/yaşama (özellikle kılık/kıyafet/özen/görünüm açısından) vurgu bağlamında paylaşmak istedim. 

Nereden nereye…

Saygı, sevgi ve selamlarımla…

Remzi KOÇÖZ


27 Temmuz 2020 Pazartesi

KARANTİNA GÜN(CE)LERİ - 17



"…Din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. 
Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir.
Dinden maddî menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir.
İşte biz, bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz…"  
Mustafa Kemal ATATÜRK

HİYANET…

Kurtuluş mücadelesine karşı,
Saltanatın/hilafetin ihanetleri,
İşgalcilerle işbirliğinde/kolkola,
Tecavüzcü palikaryaları kutsayan,
Milli Mücadeleye/Kuvayi Milliyecilere lanet okuyan,
Şeyhülislamın fetvaları.
Kurtuluştan sonra Cumhuriyetle,  
Softaların/simsarların/bezirganların,
Etkisinden kurtulunmak,
Allah ile aldatmanın,
Dinsel sömürünün sonlanması için,
Oluşturulan Diyanet kurumuyla,
-Şehirdeki müftüsünden/imamına, köyünden mahallesine cami cami-
Dini doğru öğretsin denilen,
Kula kulluk zihniyetinden arınıp,
Bağımsız millet bilinciyle,
Uğraş vermesi gereken,
Emperyalizmin yıkmaya/ intikam almaya,
Yanıp tutuştuğu,
Cumhuriyeti yıkmak üzere,
Cemiyet/cemaat/tarikatlara,
Hurafelerin aklın önüne geçmesine,
Engel teşkil etmesi gereken,
Tarihsel bir görev yerine,
-100 yıl öncesindeki işbirlikçi bir yapıda-
Emperyal çarkla hareket edip,
Onun değirmenine su taşıyan,
Arap kültürünü/örf/adetlerini/geleneklerini,
Din /inanç olarak Anadolu insanına reva gören,
Vede onun aydınlanma başlatıcısı,
Büyük Atatürk’ün kurduğu,
Cumhuriyetle hesaplaşma adına,
Adeta koçbaşı görevini üstlenen,
Din kisvesi altında, hiyanet şemsiyesiyle,
-Kurucusuna lanet okuyan/okutanlar-
Örgütlü bir yapıda taşeronluk üstlenenler,
Tarih sizi not düşüyor!
Tıpkı istiklal mücadelesi günlerinde,
İşgalcilerle kolkola giren saltanat yanlıları,
Şeyhülislam ve avaneleri gibi ihanet şebekelerinden,
Günü gelince bu toplum/ Türk milleti,
Hesabını soracaktır; Hiyanetin…
(Gömeç / 26. 07. 2020)

Remzi KOÇÖZ



Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz