10 Ağustos 2026 Pazartesi

ÇERÇEVE / ÇEVRELENME

 

“Özgürlüğünde/Eşitliğinde/Adaletinde Kaynağı Ulusal Egemenliktir. 

Egemenlik, Kayıtsız Şartsız Milletindir!” 

(Mustafa Kemal Atatürk) 


ÇERÇEVE İÇERİSİNE ÇEVRELEME...

2 yıl öncesinde 2024 sonbaharında başlatılan ve ülkenin üst gündemi haline getirilen

"Terörsüz Türkiye, Çözüm/Barış Süreci" söylemlerinin ardından,

Türkiye’nin ulus/üniter devlet yapısını tartıştıranlardan öte 

-Meclis gruplarından Tv oturumlarına toplumu hipnotize edercesine-

Türkiye devletinin tapusu olan Lozan Antlaşmasını ve Cumhuriyetin kuruluş güvencesi olan 1924 anayasasını inkar eden ve de binlerce insanın katlinin baş sorumlusu olan terör örgütü liderini,

"Barış/Demokrasi havarisi/elçisi" olarak kutsayanlar ve tartışanlar açısından da bir akıl tutulması yaşanırken,

“Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak da nitelendirilen bu 2. Açılım sürecinde;

Terör örgütünün, fesih/silah bırakma kararı (Mayıs 2025) ve göstermelik silah yakma töreni (Temmuz 2025) ardından, TBMM çatısı altında (Ağustos 2025) oluşturulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” tarafından sürece ilişkin durum raporlaştırılır (Şubat 2026).

Söz konusu 110 sayfalık rapor 6 ay sonra -siyasi operasyonlar/gelişmeler gölgesinde- kamuoyunda pek tartışılmadan, toplumsal uzlaşma sağlanmadan, İmralı adası sakiniyle yapılan görüşmeler ardından “Çerçeve Yasası” olarak nitelendirilen ve iktidar saiklerince hazırlanıp Meclise sunulan (5 Ağustos 2026) 10 maddelik "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” Teklifi, ilgili Adalet komisyonundan 24 saati doldurmadan hızlıca geçirilip, TBMM genel kuruluna gelirken, sözkonusu Çerçeve Yasasının, 10 Ağustos günü oylanması bekleniyor.

Ne tesadüf ki hem de 106 yıl önce ölüm fermanı olarak Osmanlı’ya imzalatılan Sevr’in ve de ulusal kurtuluş savaşı ardından yeni Türkiye devleti tarafından Lozan’da tarihin çöp sepetine atılan Anadolu'nun bölge bölge paylaşılmasının sözde Haritasının yıldönümünde.

Gelinen noktada;

Türkiye Cumhuriyeti, ulus/üniter devlet yapısı bağlamında, bir bilinmezlik/çelişkiler sarmalında,

Emperyal bir çerçeve/çevrelenme kıskacında, BOP/BİP planları/projeleri kapsamında, bir oldu-bittiye mi sürükleniyor?
Tarih, emperyal oyunlara karşı duruşları/mücadeleleri not alırken,

Türkiye’nin geleceği ile ilgili son kararı vekiller değil,

ulusal egemenliğin kayıtsız/şartsız asli sahibi Türk Milleti verecektir…
(10/8/2026)
Remzi Koçöz 


 



3 Ağustos 2026 Pazartesi

SEZAİ KONUKLAR

‘O, hemşehri tutkunu bir Sakaryalı, 
Kollektif bir sporcu siyah kuşak judocu, Arkadaş sevdalısı bir Kolejli…’ 

SEZAİ KONUKLAR 
-Kolejin Sporcu Gururu / 
Candan Bir Arkadaş Ardından- 

1975 yılının Eylül ayları, yurdun değişik yörelerinde/illerinde yapılan sınavlar sonucu sıralamaya giren 110 genç Polis Koleji 28. Dönem öğrencisi olarak 1. Sınıfa başlarlar. 1/A sınıfında öğrenime başlayan 2117 numaralı Sezai Konuklar önce sınıfının ardından da kolejin örnek sporcularından biri olur. Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak Sakarya/ Adapazarı merkezden Polis Kolejine gelen 2.9.1959 doğumlu Muhittin-Zeyna oğlu Sezai (İsmail-Recai isimli 2 abisi ve Hacer ablası ardından) benim gibi ailenin en küçüğüdür. İlk ve ortaokulu Sakarya’da okuduktan sonra Ankara’da Polis Koleji ailesine katılır.

 Sakarya kozmopolit bir şehirdir. Hatta 72.5 millet var denilir. Birisiyle sohbetiniz başında ayrımcılık/ırkçılık anlamı taşımasa da “hangi millettensiniz” deyimi garibinize gitse de halk diline yerleşmiştir. Bizim devrenin 4 Sakaryalısı aynı sınıfta buluşmuştuk. Hepimiz farklı yerlerden göç edip Sakarya’ya yerleşmiştik. Sezai Konuklar Balkan ben ise Kafkas göçmeni aileden geliyorduk. İbrahim Demirci/ Gümüşhane, Lütfü Denizli/Rize kökenli idiler. 

Kolej/Enstitü Öğrencilik Yılları... 
Sezai beni çocukluk günlerime geri götürdü mesleki yaşantısını ayrıntılı bir şekilde anlatmama çok gerek yok. Onunla o kadar çok anımız varki çocuklukla gençlik arasında geçiş günlerimizden -51 yıl öncesinden- o kadar çok birlikteliğimiz oldu ki sayfalar dolusu anlatmakla bitmez. Ankara’ya geldiğimizde aynı yöre çocuğu olsak da koleje başladığımız günlerde onun hemşeri tutkusu daha üstündü.
Okulun ilk günleri sınıf mümessilinin üzerime yürümesine engel olmakla kalmayıp onunla düollaya bile tutuşur. 
Daha beni tanımadan koruma altına almaya çalışan Sezai, ailesi tarafından 1970’lerde spora yönlendirilmiş, kahverengi kuşak bir judocu olarak 
derece yapmış, Koleje girişinde de bu sporculuğunun avantajını kullanıp aramıza katılmış. 
Biz onunla yaz tatilinde Sakarya’da buluşup, Sapanca gölünü Lütfü ve İbrahim’le birlikte karşıdan karşıya yüzmüşüz. Ne kadar sürede yüzdüğümüzü hatırlamamakla birlikte yanımızda tedbir olarak yorulduğumuzda tutunmak için bir siyah şamrel olduğunu hatırlıyorum. Bu arada Ankara Gölbaşı Mogan gölünde de birlikte yüzmüştük. Hemen hemen her haftasonu birlikte bir semti /yeri keşfederken birbirimize yapışık gibiydik. Anıtkabir, AOÇ, Gençlik/ Kurtuluş/ Kuğulu/Botanik park gibi gezinti/mesire alanları. 
 Albümleri karıştırdığımda siyah-beyaz günlerde yatakhanede/yemekhanede/ okul bahçesinde en çok resim çekildiğimiz en yakın durduğumuz vede hiç küsüşmediğimiz bir arkadaşlığımız oldu. Yatılı okul öğrencisi olarak gurbette hemşehri dayanışması kendiliğinden oluşurken, bayram/sömestr gibi izinlere giderken birlikte hareket ederdik. Karasu’ya gidiş Sakarya’dan dönüşlerde bir şekilde onlara evlerine/büfeye uğrayıp garajlara ya da Dörtyola geçip oradan Ankara’ya dönerdik. Sezailerin evleri Adapazarı/Yenicami bölgesinde idi. Yenicami yakınındaki İsmail abisinin büfesi ve yanındaki amcaogullarinin kahvehanesi buluşma yerimiz olur. Diğer abisi Recai’nin dolmuşunda/minübüsünde muavinlik yapması bize göre biraz avantajdır. Hernekadar taşrada esnaf çocuğu olup pazarcılık da yapsak, şehir merkezinde dolmuş muavinliğinin bize göre artıları vardır. Şoförlüğü erken öğrenir. Hayatı bizden daha erken tanır ve bıçkın insanların ortamında farklılıklara tanık olur. O ailesel lakabıyla “Hazbo”, ben ise onun tabiriyle “Ramo” idim. 
Genelde ben taşrada onlar merkezde olduğu için Ada’ya gelir, yaz tatillerinde de buluşup hasret giderirken; Sezai yanında Lütfü ve İbrahimlerin evlerine misafir olur, aileleriyle tanışırız. Polis Koleji Judo derslerine O dönem Emniyet amiri rütbesiyle giren hocamız Natık Canca’nın asistanı olurken, koleje geldiğinde kahverengi kuşak ona ayrı bir ağırlık veriyordu. İçimize sporcu olarak gelen müsabık bir kişilikti. Bizler taşrada futbol dışında pek beceri/yönlenme olmazken o lisanslı bir sporcu olarak sınıfımızın  gururu olmuştu. 
 Sezai, okul bahçesindeki Kombine üzerinde de sporculuğunu çevikliğini/ gücünü gösterirdi. Büyük Önder Atatürk’ün; “Ben sporcunun zeki, çevik vede ahlaklısını severim” sözünde olduğu gibi zeki, çevik vede sportif bir arkadaşımızdır. 

1983 Mezuniyet Albümü/Yıllığı sayfasında, “Okulumuzun yetiştirerek Türk sporuna armağan ettiği büyük güreşçi Sezai’nin aldığı madalyalar bize de gurur vesilesi olmaktadır. Okulumuzun en kıdemli judocusu da olan arkadaşımız, zamanının büyük bir bölümünü spora ayırmaktadır” sözleriyle tanıtılan Sezai; “Mesleğe tesadüfen girdiğini, severek hizmet vermek ve faydalı olmayı amaçladığını, hayli zamanını ayırdığı spora teşkilatta da devam etmek istediğini” söylerken, “tecrübeye büyük önem verdiğini, başarılı olmak için çalışma ve şansın gerektiğini” de vurgulamıştır. 

 Meslek/Kadro Yılları... 
1983 yılında Polis Enstitüsü/Akademisini bitirince Gaziantep ilinde 69419 sicil sayılı Komiser Yardımcısı olarak göreve başlar. Askerliğini Çanakkale’de ilk görev yerim olan Gökçeada’da Jandarma komando asteğmen olarak yaparken Çanakkale merkeze gelişlerinde görüşecektik. 
Meslek yaşamında farklı rütbe/görevlerle aşağıdaki kadrolarda sırasıyla çalışır: Gaziantep – Gümüşhane – Kocaeli - Yurtdışı Misyon koruma (Sırbistan) – Kırşehir – Düzce - Aydın/Didim - Polis Akademisi – Kastamonu/Çatalzeytin PEM Müdürlüğü ve Teftiş Kurulu Başkanlığı. ABD’ye 2 dönem EGM adına Anti-Terör kurs kafile başkanı olarak katılırken ekibiyle birlikte uluslararası başarılara da imza atar. 
O, sporcu fiziğiyle/görünümüyle içimizde en çok üniformaya yakışan bir arkadaşımızdı. 
Sezai, aile yaşamına bizlerden çok erken adım atacaktır. Enstitü öğrencisi iken 1980'de hemşehrisi Hülya hanım ile evliliğinden 3 çocukları (Aybüke-Ayberk-Buse) olurken, sonrasında Ece isimli bir kız torun dedesi olacaktır. 

Onunla uzun yıllar sonra Ankara’da Teftiş kurulunda müfettiş olarak buluşmuştuk. Sezai’nin meslek yaşamındaki en zorlu günleri ilçe müdürü olarak görev yaptığı Düzce’de 3 ay arayla oluşan 17 Ağustos - 12 Kasım 1999 Depremleri olacaktır. Düzce, 1999 yılında ard arda yaşadığı bu büyük depremlerin ardından yaralarını daha hızlı sarmak amacıyla Bolu'dan ayrılarak 9 Aralık 1999 tarihinde il statüsü kazanırken Sezai’de Düzce’nin son ilçe emniyet müdürü olacaktır. 2 büyük depremin yaşandığı Düzce’nin zorlu günlerinde emniyet müdürü olarak ilçeye hizmetleri büyüktür. Düzce halkı/ileri gelenleri tarafından zorlu görev sürecinde sevilen bir idareci olarak 1.SEM olduktan sonra yerelden yapılan Düzce il müdürlüğü talepleri, EGM yetkililerince yeni açılan (2006) Çatalzeytin PEM müdürlüğü görevlendirilmesi ardından il müdürü olarak atanabileceği konusunda ikna edilmesi sonrasında EGM hiyerarşisinde yaşanan değişimler ve FETÖ yapılanmasının ön almasıyla Ankara’da siyasi irade tarafından karşılık bulmamıştı. O süreçlerde yanında bulunan, yaşananlara yakinen tanık olan bir arkadaşı olarak; nitelikli/liyakatli bir arkadaşımızın Düzce gibi küçük bir ilde il müdürlüğü ile onure edilmesi O’na çok görülmüştür. Sezai, tüm bu vefasızlık/değer/kıymetbilinmezlikler ardından daha fazla beklemeyip, 2015 yılında 56 yaşında kendi isteği ile emekli olmayı tercih etmiştir. 

 Kolej öğrenciliğinde Judo öğretmenlerinin yardımcısı konumundaki Sezai, yıllar sonra Polis Akademisinde dekan yardımcısı olarak “Toplumsal Olaylara Müdahale ve Yakın Savunma” dersleri verirken, hem akademi öğrencilerine hemde farklı rütbelerdeki kursiyerlere hocalık yapar. Emniyet Teşkilatı Spor birimleri yanında Akademi adına Üniversitelerarası spor birimlerinde de yönetim kurulu üyelikleri yaparken ayni zamanda FB kongre üyesiydi. Düzce ilçe müdürlüğü sürecinde Topukyaylası tesislerinin FB kulübüne kazandırılmasıyla övünürken, -FB’nin uzun yıllar şampiyon olamaması nedeniyle onu en çok kızdıranlardan vede FETÖ kumpaslarına karşı FB’yi destekleyen biri olarak- FB logosu ve marşının yer aldığı telefonundaki müziğini hiç değiştirmemesinin yakın tanığıydım. 

 Sezai, 1975 yılında Kolejli gururu ile giydiği üniformayı 40 yıl şerefle taşıyıp, çok sevdiği mesleğini kendine yakışır bir şekilde onurla/gururla tamamlayarak emeklilik yaşamına yelken açarken, sonrasında artık kendisine/ailesine zaman ayıracaktı.

 Emeklilik Yılları...
Sezai, Aydın/Didim ilçe emniyet müdürlüğü döneminde Didim’den yazlık edinip Sakarya’da evi olsa da, Ankara’daki düzenini bozmayacak, bizim gibi Ankara’yı mesken edinecekti. Her ikimizde Çankaya/ Dikmen bölgesine yerleşmiştik. Onlar Öveçler biz ise Keklikpınarı’nda ev sahibi olurken birbirimize komşu sayılırdık. Hafta sonları buluşma/yürüyüş dışında oyun arkadaşlığı da yaparız. Tavla/hapis müsabakalarımız taki Sezai’nin hastalığının nüksetmesinden bir ay öncesine kadar devam edecekti.. 
 Araç alırken test sürüşünü birlikte yapıp onun beğenisini önemserdim. Araç mekaniği konusunda bilgisine güvenirdim. O bir minibüs tutkunuydu. Çocukluğundaki minibüs alışkanlığı geniş aile açısından minibüs kullanımına yönlendirmişti. En son kullanımındaki (aracın arka kısmını çekyat-masa-tv düzeneği şeklinde tasarlanmış) siyah WW Transporterı ile Sakarya’ya birlikte giderken, büyük araç konforunu yaşamış, onu takdir etmiştim. 
2024 yazında Ankara’dan ayrılmadan onun ısrarıyla İzmir caddesindeki pasajlardan kansere karşı koruyucu Curcumin isimli vitaminlerden almıştık. Hemen hemen aklımıza gelen herşeyi paylaşır, öğrendiğimiz/beğendiğimiz şeyleri (giysi/gıda/seyahat/gösteri vd) birbirimize önerirdik. Ancak bir tek yıllık genel tahlil yaptırma konusunda pek ısrarcı olmamıştım. Ailesi/çocukları da zaten bu konuda onu ikna edememişlerdi. 

Ben onun kolektif sporculuğu ve siyah kuşak 4.Dan judocu olarak sportmen yapısıyla/duruşuyla gururlanırken, o da benim yazı/makale/kitap konularındaki çalışmalarımı her türlü ortamda başarı olarak takdim ederdi. Akademik yönde kariyer yapmamamı da her fırsatta eleştirirdi. 
O klasik bir düzlemde bir çizgide, sosyal medya ile pek işi olmazdı. 
Onunla zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmaz ayrılırken ne zaman buluşuruzu da eksik etmezdik. Özellikle Ankara’da olduğumuz zamanlarda neredeyse günaşırı buluşur/görüşür, birbirimize zaman ayırırdık. Beni en çok arayan, nazımı çeken, sitemlerime/şakalarımı anlayış/hoşgörü/ sükûnetle karşılayan, en çok da arkadaş olarak güven veren yapısı güvenilirliği benim için en önemlisiydi. Dile kolay değil bizimkisi kesintisiz/amasız/ fakatsız yarım asırlık bir arkadaşlık idi. 

 Hastalık Süreci ve Vedalaşma...
En son 10 Nisan haftasında Ankara’da TEMÜDDER’de buluşup tavla oynamış, hastane/tahlil süreçlerinde yurt dışında olup gelişmeleri telefonla öğrenmiştim. 13 Mayıs sabahı acilen Gazi Üniversitesi hastanesine kaldırılıp ağır bir ameliyat sonrası yoğun bakımda kendisini 2 kez ziyaret ederken, zorlu süreci 5. günde atlatmasına çok sevinecek, ardından özel odaya geçtiğinde 20 Mayıs günü ziyaret ederek uzun uzadıya sohbet ederken onu iyi/dirençli gördüğümde moralimiz yükseldi. Sağlıklı günlerde görüşmek umuduyla -bir nevi ondan izin isteyerek- vedalaşıp ertesi gün 21 Mayıs günü Ankara’dan Balıkesir’e ailece yazlık için ayrıldık. Sezai, 24 Mayıs günü hastaneden eve taburcu edildiğine sevinirken, 1 hafta sonrasında hastane tedavisi derken yeniden yoğun bakıma alındığında, zorlu mücadelesinde dualarımız onunla idi. Çünkü bu hastalık/kanser türevi, insanlar/insanlık için zorlu bir mücadele, çetin bir sınavdı. Hele bir yakınınızın/ arkadaşınızın son yolculuğunu birebir yaşamışsanız, daha da zordu. 
Yaşam kadar sonlanmasının da bizim elimizde olmadığı gerçeğinin bilinciyle, 1 Ağustos Cumartesi günü öğle saatlerinde Sezai yaşam mücadelesinde yenik düşerken, acı haber ister istemez hepimizi derinden üzecekti. 
 Hayat tek düze ilerlemiyor. İnişler-çıkışlar, sevinçler-hüzünler size eşlik ediyor. Bazen güne isteksiz başlıyor, değermi diyorsunuz. En çok da sevdikleriniz ile sınanıyorsunuz. En çok onlara kızıyorsunuz. Neden/niçin dikkat etmedi, Kendine iyi bakmadı, ihmal etti şeklinde sorgulamalar süregider. 
Aslolan insanları yaşarken değer kılmaktır. Akıp giden hayat yakınlarımızı/ sevdiklerimizi/ arkadaşlarımızı/ dostlarımızı alıp sonsuzluğa götürürken, geride kalanlara bir tek son yolculuğunda yanında olabilmek, vefa görevi olarak kalakalıyordu. 

 Sezai, Kolejin/Emniyet Teşkilatının yetiştirdiği müstesna değerler arasında yer alırken; kolejin sporcu bir gururu olarak; 51 yıl sonra sadece biz kolej arkadaşlarının değil birlikte görev yaptığı meslektaşlarının vede spor camiasının da gönlünde yaşayacaktır. 
Yarım asırlık Kolej arkadaşıma; 
Allah'tan rahmet dilerken, Ailesi/yakınları/sevenleri/arkadaşları/ dostları/meslektaşları ve de Kolej camiasına başsağlığı/sabırlar diliyorum. 
Toprağın bol, ışıklar yoldaşın olsun 
Can Dostum... 
(Sakarya / 5.8.2026) 
Remzi KOÇÖZ

9 Temmuz 2026 Perşembe

ZAMANIN İÇİNDE

'Zaman bir ağaç gibi, kökleri geçmiş, dalları gelecektir.' 

ZAMANIN İÇİNDE...
Zaman bir şekilde akıp gidiyor, 
Bizlerde zamanın bu akıntısında, 
Bir şekilde akıp giderken; 
-Yıllar/mevsimler/aylar/haftalar/günler derken- 
Bazen günler gündüzüyle/gecesiyle zor geçer, 
Hatta geçmek bilmez saatler, 
Zaman bazen dururcasına,
Dakikalardan öte saniyeler önem arzeder.
İşte bu anlarda zamana hükmetmek,
Akışına teslim olmayıp, 
Karşı durarak boyun eğmemek,
-Duruşumuzla/kararlarımızla/çabalarımızla-
Bizim yönetmemiz gerek,
Zamanın içerisindeki anı...
(Denizli/Güney - 09.07.1991)
Remzi Koçöz

28 Haziran 2026 Pazar

ÇİN İZLENİMLERİ

‘Çin’de Lise düzeyindeki Yakınçağ ve Çağdaş Dünya Tarihi dersi için hazırlanan kitabın bir ünitesinde Atatürk'ün hayatına yer veriliyor. Emperyalizme diz çöktüren Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, Çin tarihinde ve ders kitaplarında hasta adam olarak nitelendirilen bir imparatorluğu modern/bağımsız bir devlete dönüştüren büyük bir devrimci olarak büyük saygı görürken, Çin Cumhuriyeti'nin kurucu lideri Sun Yat-Sen ile birlikte anılır.’ 

ÇİN İZLENİMLERİM... 
 Çin’e yolculuk gezi rotasının çok ötesinde doğu uygarlığı, binlerce yıllık kültür mirası, farklı yaşam tarzları ve doğa harikaları ile zihinsel anlamda da farklı bir deneyim oluşturacaktır. Barutun/ kağıdın/matbanın/ pusulanın keşfedildiği, tarihi İpekyolu’nun başlangıcı ve dünyanın sayılı harikalarından Çin Seddi.. 
 1.4 milyar nüfusuyla Hindistan’dan sonra dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi olan Çin anakarasını kuzeydoğudan (Pekin) ortasına (Şian-Cengdu), batısından (Tibet/Lhasa), ortasına (Congqing-Yichang) ve doğusuna (Şanghay) katederken; 
 Gidiş-dönüş (İst-Pekin, Şangay-İst) 20 saatlik uçak yolculuğu dışında, 6 saatlik uçakla 3 iç uçuş (Cengdu-Tibet-Congqing-Yichang-Şanghay), 8 saatlik 2 hızlı tren (Pekin-Şian-Cengdu), Yangze nehrinde cruise gemisiyle 650 km (Congqing- 3 Boğazlar Barajı) yolculuk dışında tekne ile 4 ayrı nehir/kanalda (Cengdu-Congqing-Yangze-Şanghay) 3.5 saatlik yolculuklarımız olurken, ayrıca şehiriçi-şehirlerarası gezilerde otobüsler yanında, finüküler-teleferik-şatıl vb ulaşım araçları kullanılacaktır. 
Asya’nın doğusu/uzakdoğusunda muhakkak Çin kültürünün izlerine rastlanıyor. Çin kültürünü çektiğiniz zaman onların (Japonya’nın ya da Kore’nin) bir kültürü diye bir şey yok. Zaten Çin kültürünü ayırdığınız zaman içinde onlara has hiçbir şey geriye kalmıyor. Onun için gerçek manada Çin yalnızca bugünün yükselen devinin ötesinde en büyük söz sahibinin memleketi. Onların dışında 5000 yıllık tarih söz konusu. 
 İngiliz sömürgeciliği Hindistan gibi tam işgal yerine, 19. yy başlarında Çin’i afyon savaşlarıyla ekonomik ayrıcalıklar/ kapitülasyonlarla yarı sömürge haline getirecektir. Çin’in Çing Hanedanlığı, 20.yy başlarında Dr.Sun Yat-Sen tarafından sonlandırılırken, 1911 Devrimi ile ülkedeki modernleşmenin ve cumhuriyetin önü açılacaktır. Sonrasında uzun yıllar süren iç savaşın ardından Mao Zedong liderliğindeki ÇKP, köylü sınıfı öncülüğünde 1949 Halk Devrimi ile Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurarak, komünist rejimi/prensipleri çerçevesinde büyük bir siyasi/sosyal/ ekonomik dönüşümü başlatacaktır. 
 1979'a gelindiğinde kapalı rejimin kendi düşünce yapısında birazcık konuşabilir hale gelmesi, hafif bir özgürleşme hamleleri sonrası 1989'da kitlesel çok seslilik meydanlara taşınca, öncü konumundaki gençlik asi ilan edilerek baskılanacaktır. Çok geçmeden sert rejimin yumuşama politikasıyla 1992’de Batıya açılım sağlanarak karma ekonomiye geçilecektir. 
Ne komünist ne kapitalist ekonomik sistem (serbest piyasa kurallarının, özel mülkiyetin ve kâr odaklı üretimin) kısmi sosyalist kısmi kapitalist diye tanımlanan (ÇKP merkezi planlaması ve siyasi kontrolü ile birleştirildiği) karma bir ekonomik sistem “devlet kapitalizmi/ piyasa sosyalizmi” adı altında Çin’e özel/özgü geliştirilen bir modeli uyguluyorlar. Örneğin; konut ve arsa devletin, kullanım hakkı yurttaşlara 75 yıl gibi bir süreyle satılıyor. 

 Pekin: Tiananmen Meydanı/Yasak Şehir/Çin Seddi Ülkenin başkenti ve politik merkezi olan 24 milyon nüfuslu, aynı zamanda tarihi dokusuyla da dikkat çeker. Pekin’de adım attığınız ilk andan itibaren Çin’in görkemli geçmişi sizi sarar. Gökdelenlerin yaygın olduğu başkentte en yüksek bina/kule olarak Chine Wallace Tower (518 m) şehrin her yerinden seçilebiliyor. Müzeler/tapınaklar/meydan/yasak şehir bölümleri ve birçok yere giriş için pasaportları yanımızda taşımak durumundayız. Kontrol noktaları/denetim/ asker/polis karışımı görevliler hemen hemen her yerdeler. 
Tiananmen Meydanı; Dünyanın en büyük 3. Meydanı (440 bin m2 /880 m uzunluk, 500 m genişlik). Bu meydanda 1949’da Halk Devrimi ilan edilirken, 1989'da fikrini beyan etmeye kalktıklarında tanklarla üstlerinden geçilen asi çocuklar/üniversite öğrencilerinin kanları da bu meydandaki mermerlere nakşeder. 
Yasak Şehir; Dünyadaki en geniş (720 bin m2) saray yerleşkesi, içiçe devam eden legolar şeklinde 5 kapı/avlu, 1000 bina ve 10 bin dolayında oda/ salondan oluşan 600 yıl boyunca 24 imparator yaşamış. İmparator hiçbir şekilde buradan dışarı çıkamadığı için adı yasak şehir olmuş. Yerleşik Düzen ve Çin Seddi; Dağ ve tepelerin oluşturduğu coğrafya iklimlenmeye sebebiyet verecektir. Buralar ele geçirildikten sonra da yerleşik düzen kurulup, ihtiyaçlar giderildiği için başka bir yere göç etmeleri gerekmiyor. Bulundukları yere/çevreye adapte olunca da belli bir dönem sonra uygarlık çerçevesinde ilerleme/gelişme gösteriyorlar. Bulunduğun coğrafyayı yaşanılır hale getirip belirli seviye yakalayınca ister istemez seninle aynı şansa sahip olmayan zorlu koşullarda bulunan diğer ülkeler/ komşular sendeki bu yapıya saldırıp, başardığın/kurduğun medeniyete ortak olmaya çalışırlar. İşte bu ahvalde kendilerine yönelik tehditlere/saldırılara karşı önlem alabilmek kendilerini savunma amacıyla Çin seddi inşa edilmeye başlanıyor. Bugün baktığımızda 21.000 km’yi aşmış bir ikincisi olmayan dünyanın en önemli inşalarından birisi. 

 Şian: Toprak Askerler ve Ölümsüzlük Sıvısı/Müslüman Mahallesi 
Müslüman Mahallesi; Şian, İpek Yolunun Doğu’daki başlangıç noktası olduğundan Müslüman bir nüfusu da barındırıyor. Ancak bunlar Uygur/Türk kökenli değil, ağırlıklı olarak Hui kökenli Müslüman. 
 Terracotta/Toprak Askerler; Çin’in ilk imparatoru Qin Shi Huang’ın mezarını korumak için yapılan Terracotta Ordusu; 20. yy açısından önemli bir arkeolojik buluntu. Çin sınırları içinde var olan en önemli nehirlerin olduğu noktalarda akan sıvının adı civa. Başka uygarlıklar gibi doğada ölümsüzlük sıvısı diye bir şeyin peşindeler ve bunları simyayla başka bir şeye altına dönüştürebilirlerse ölümsüzlüğü elde etmiş olacaklar. Altın bilgi ve inanış olarak böyle bir ölümsüzlüğün iksiri/yöntemi/formülü. Buradaki mezarda/tümülüsün altındaki saray kompleksinin içerisinde de altın kullanılmış. 

 Chengdu: Kaya Budha / Pandalar ve Genetik 
Leshan bölgesinde nehirlerin/suyun birleşimindeki dağa oyulmuş devasa Budha heykeli Dünyanın en büyük taş Budha heykellerinden biri olarak etkileyici bir yapı. Evet buda mı dedirten farklı bir şey yapmışlar. 
 Çinliler, genetik konusunda da iddialılar. Pandayı memeli bir hayvan olarak %90 insan özelliği gösterdiğinden biyolojik/genetik araştırmalar için kullanıyorlar. İnsana/tabiata/hayvana bu aleme dair her şey, bunların tamamının en gelişmiş tesisleri/inceleme araçları/ yazılımı ve bir tür batının silikon vadileri gibi Dünyanın en yüksek teknolojisini kullanıyorlar. 

 Chongqing: Dünyanın en büyüğü/Drone-Işık Gösterisi 
Çin'in ortasındaki 44 milyonluk mega kent, gezegendeki en hızlı kent devriminin sembolü. Komünist Parti 30 yıl önce geniş kırsal alanları birleştirme ve nüfuslandırma kararı aldı; bu deney, Çin'in dünyayı yeniden şekillendirme yeteneğinin sembolü haline geldi. 
Chongqing'de her Cumartesi ve resmi tatillerde düzenlenen Drone gösterisine denk geliyoruz. Gösteriyi karadan/ meydandan /nehir kenarından izlemek 100 binleri aşan bir kalabalıkla büyük bir izdiham oluşturuyor. Gökyüzünü ekran olarak kullanıp çok renkli animasyonlarla Çin’in yarattıkları değerleri tren-otomobil-motorsiklet-gemi-köprü-yol-bina vb görsellerle seyredenleri büyülüyorlar. Ayrıca gece binaların lazerle aydınlatılması/ ışıltısı gökkuşağı tayfı gibi bambaşka bir seyir büyüsü. 
 Baktığınız zaman bütün bu betonarmenin içinde yeşili gözünüze çarpacak şekilde konuşlandırmışlar. Gökyüzünü mavi görmek çok nadir, sürekli bulutlarla kaplı ve müthiş bir nem var, yazın soluk almak güç. Dünyanın en fazla demiryolu/raylı sisteminin olduğu şehirde bina/ gökdelenlerin içerisinden geçen metrolar var. 
 Açık Hava Su Gösterisi /3 Krallık Dönemi Gösteri öncelikle 10-15 cm su dolu sahne olarak büyüleyici, stadyum tek taraflı insanlar tribünde oturuyorlar. Karşısında 5 tane sütun var o sütunlarda farklı yönler sağlı sollu yüksek yapılar kuleler var. Orada ışık gösterisi ve oyunu yönlendirilen olay var. Sahne gösteri içerisinde hareket ediyor ama onun dışında bizim oturduğumuz yerler de hareket ediyor. İnsanlar/askerler/atlar farklı figürlerle farklı dekorlarda savaş sahneleri canlandırırken sudaki dalgalanmalar/ışık yansıması farklılık katarken, havada ise tellerle kurulan akrobatik sahneden/köprülerden insanlar yere inerken farklı bir görsel oluşturmuşlar. Tabii ışıklar/seslerle birlikte konu anlatımı, sunum yanında mühendislik de ayrı bir beceri var, evet Çinliler bunu da başarmışlar. Hani barajlar/yollar/binalar/ köprüler/teknolojik ürünler yanında kültür/sanatta sahnede de varız diyorlar.

 Yangtze Nehri/Üç Boğazlar Barajı 6370 km uzunluğu ile dünyanın 3.uzun akarsuyu. Çincesi de uzun nehir demek. Çin’in batısından başlayıp ülkeyi boydan boya katederek doğuda Şangay’da denize dökülüyor. Yangtze’nin havzası Çin’in beşte birini kaplıyor ve nüfusun üçte biri bu havzada yaşıyor. 
 Çin’in en uzun nehri olan Yangtze ortalarında dünyanın en büyük barajı dev bir proje olarak Çin’in gururu. Çin 1992'de kapılarını açtıktan 2 sene sonra 1994'te başlayıp da 2016'lara kadar sürecek bir baraj inşa etmek, enerji santrali kurmak ve kendi enerji ihtiyacını buradan giderme çabası batı dünyasında olumsuz karşılanırken her yol/kanattan Çinlileri bu projeden vazgeçirmeye çabalarlar. Teknik anlamda oraya olmaz, ekosisteme zarar verir, sosyolojik olarak yaşayanlara zarar verir vb diyerek halkı kışkırtmaya çalışırlar ama Çin sonuçta burayı bitirmeyi başarıp 2016 senesinden çok önce 2008'den itibaren kullanıma açar. 

 Şanghay: Gökdelenler /İpekçilik/Su Kanalları/Gece Işıltısı 
Şanghay; gökdelenlerle dolu fütüristik/ gelecek silueti, tarihi kolonyal mimarisi, zengin alışveriş caddeleri ve meşhur sokak lezzetleriyle öne çıkan küresel bir metropol. Şangay, Çinlilerin büyük liman şehri. Burası birnevi İstanbul’a benziyor. Çin’in en modern yüzü ve kozmopolit yaşamının simgesi ve Doğu’nun incisi olarak adlandırılan Şanghay, tarihin esirliğini geride bırakarak bugünkü enerjiyi/sinerjiyi yaratmış oluyor. 
 Şanghay’ı gezerken gökdelenlerden başımız dönüyor. Aslında Huangpu Nehri boyunca bir tekne gezisi ile gece ışıklandırılmış halini görünce dahada başımız dönecek. Şanghay’da diğer şehirlere nazaran neredeyse 3 kat bir trafik var, İstanbulvari her daim gıdım gıdım gidiyor. 
Şanghay'da Suyolu olarak da adlandırılan otantik kanalların olduğu eski köyler tamamen Venedikvari bir turistik bir alana dönüştürmüşler. Adamlar Avrupa’yı da taklit etseler müthiş bir şey yapmışlar tarihi turizmle örtüştürüp ülkeye kazanç/ katkı sağlamışlar. 
 Şangay’daki banka/sigorta/gümrük gibi İngiliz sömürge devletinin konuşlandığı binaların hüzünlü bir hikayesi var: “Köpekler ve Çinliler giremez.” Bina girişlerindeki pirinç plakalardaki bu yazı; İngilizlerin kibir/küstahlığının/hadsizliğinin zirve noktası. 
 Çinliler 100 yıllık bu aşağılanmayı 1949’da Çin Halk Devrimi ile sonlandırıp, Batılılar/iş insanları ticaret limanı olana Şangay’a doğrudan uçak ile inemiyorlar önce Pekin’e gelip oradan Şangay’a geçebiliyorlardı. Yani gümrüğü oraya koymayıp ve kendine özgü zorlayıcı bir sistem uygulamışlar. Taki 1992’deki açılıma kadar Pekin üzerinden Şangay’a gelebileceklerdir. 
Hong Kong gibi İngilizlere 99 yıllığına kiralanan yerler sonuçta Çin’e bağlanırken, geriye Tayvan’ın anakaraya dahli kaldı. Japonya batının desteği ile mucize gerçekleştirip teknolojik atılımlar yaratarak öne geçse de, Çin mucizesi zamana yayılarak gerçekleşecekti. Çinliler birnevi Japonları takip ve batıyı taklit ederek, teknolojik ne varsa sırasıyla önce kopyalarını yaptılar bugün artık kendi markalarıyla piyasadalar. 
 İpek, ipekyoluyla dünyanın öbür ucuna kadar ulaştırılıyor. Roma imparatorluğunda bile ipek giyiliyor. Çin kendi dışında tüm dünyaya yetecek bir üretim gerçekleştiriyor. Ruslar, gizli kapaklı öğrenip sonra da bunu Osmanlı devletine teklif ediyorlar ve bizde de Bursa bölgesinde ipekböceği yetişmeye başlıyor.

 Heryer Çarşı Pazar / Alışveriş Çarşıları Çin’in değişik yerlerinde dükkanlarda/ standlarda satılanlar bir şekilde insanı dürtse de çoğu uyduruk şeyler. Heryer çarşı pazar, alışverişe doymak diye bir şey yok gerçekten, yani alıyorsun/alıyorsun/ alıyorsun.. 
Şangay/Puddam/A.P. Plaza yeraltı çarşısı; ne ararsanız/sorsanız orada var denilebilecek bir yer, bunun benzeri dünyada yok gibi. Elektronik/aksesuar/ ayakkabı/tekstil vb eşyalar orada. Beğendiğiniz kumaştan size elbise dikip verebiliyor, anında gözlük yapıyor gibi bunların sınırı yok. Fiyat/pazarlık konusu sizin becerinize kalmış. Bu çarşıya gelip aynı ürünün farklı sunumunu görünce bunu kavramış oluyoruz. Yinede ticari açıdan 3 aşamalı paket var. Taklit/iyi taklit/replik. Sizi kandırmaya ihtiyacı da yok zaten. Siz kesenize göre karar veriyorsunuz.

 Tibet: Dünyanın Çatısı/Budizm 
Tibet, Budizm’in merkezi konumunda Hindistan-Çin arasında Himalayaların eteklerinde köprü konumunda bir yer. Budistlerin din devletinin yönetim merkezi ibadet yerleri bir diğer adıyla dini liderleri Dalai Lama’nın sarayı olarak Vatikan/Kudüs/Kabe gibi kutsal bir mekan. İnsanlar ritüellerini yüzyıllarca devam ettirerek bugünlere gelmişler. İnanç uğruna acı/çile çekme genç/yaşlı demeden senkronize olarak gerçekleştiriliyor. Dünyanın çatısı olarak da adlandırılan Tibet, Asya'nın "Su Kulesi" olarak anılır. Bazı büyük nehirlerin kaynağı Tibet Platosundadır. 
Tibet Özerk Bölgesi’nin başkenti Lhasa, Himalayaların kalbinde 3.600 m rakıma kurulmuş mistik havasıyla unutulmaz bir deneyim sunuyor. 
 Tibet için ayrı bir vize talep ediliyor. Zaten grup/ekip dışında pek vize verilmiyor. Onun için Tibet’e geliş Çin’den ayrı bir formalite ve zorluklar içeriyor. Havaalanından dışarı çıktığımızda ilk işimiz dağları ardımıza alıp bulutlara yakın güzel manzaralar resimliyoruz. 
 Rehberimiz tarafından öncelikli olarak yükseklik adaptasyonu için yavaş bir tempo izlememiz gerektiği uyarısı çerçevesinde ayrıntılı bilgilendirmeler yapılır. (Hareketlerinizi/yürümenizi yavaşlatıp, adrenalinden/efordan kaçınıp kendinizi rahat hissetmeye çalışın. Mümkün olduğunca suyla az temas, yani vücutta kan devrini hareketlendirecek şeyler yapmamaya çalışın.) 

 Yeme-İçme Kültürleri 
Yemek sosları/kokuları, çorbadan yoğurda yiyecekler ya acı baharatlı yada tatlı. Tropikal meyveler ise tatsız. Peynir-zeytin-ekmek kültürleri yok, soya ve pirinç çeşitliliği (noodle-makarna vd) üzerine yaşamları kurulu. Restoranlarda 8 kişilik yuvarlak masalara dağılıp, dönen sofra şeklinde yemek yiyoruz. Yiyecekler sahan/tas/tencere gibi kaplarda (pilav-salata-makarna-sebze-çorba-et/tavuk/ deniz ürünleri ve meyve) ortadaki platforma geliyor. Servisimizi platformu döndürerek sırayla alıyoruz. Değişik bir usul olsa da bizim karavananın farklı bir versiyonu. Yemek yanında içecek olarak bira ve yeşil çay alıyoruz. Masalarda tahta çubuk kaşıklarda mevcut.

 ‘Anlatmaktan öte görmek ve yaşamak gerek.’ 
Çinlilerin eğitim sistemi arı-karınca karması, -bu iki hayvanın çalışkanlığı/üreticiliği/verimliliğini kendilerine örnek alan- bir nesil yetiştirme çabaları sonuç olarak; uygarlık açısından barut/kağıt/ matbaa/pusula vb tarihte çok şeye imza attıkları gibi günümüzde de Dünya çapında başarılara da ulaşmışlar. Bu açıdan Çinlilerin bu başarılarını kıskanmamak elde değil. 
Doğayı korumakla kalmamışlar. Tarım alanlarını -çok modern tarım gereçleri olmasada- organik olarak kullanmaya devam ederken, bizim gibi etinden/yağına/ sütüne/balına kadar sahte/hileli/ hormonlu gıda sorunları yok. 
 İnsan hakları ihlalleri görülse de demokrasileri aksak da olsa, seküler yaşamın benimsendiği, dinin siyasetin merkezi olmadığı, en önemlisi kadınlara/çocuklara/hayvanlara şiddetin hoşgörülmeyip ağır yaptırımlarının olduğu bir ülke. 
 Nereye elinizi atsanız orada varlar ve hemen hemen her alanda iddialılar. Dünyanın hemen hemen her yerinde, her alanda olduğu gibi özellikle teknolojik alanda da “Made in China” damgasının küresel bir markaya dönüştüğü yadsınamaz. Çin mucizesi bu olsa gerek. Devasa coğrafyada tipolojik olarak farklılıkların olması doğal. Bizim onları yek parça görmemiz gibi onlar da bize hepimizi birbirimize benzetiyor. Hep izlediğimizin aynısınız diyorlar. İri yapılı olanlara Hançinlisi deniyor. Başka bölgelere geçildiğinde buradaki insanlara hiç benzemedikleri görülünce, o zaman Çinlilerin hepsi aynı değilmiş diyebileceğiz.

 Diğer İzlenimler / Gözlemler
 -Çinliler kendilerini Congua, Dünyanın merkezi olarak adlandırlarken, bizleri Türk (Tu-ar-çi-ren) - Türkiye (Tu-ar-çi) olarak adlandırıyorlar. Türk kökenli yöneticiler Kaan-İmparator olarak anılmışlardır. Doğu Türkistan’da yaşayanlar Asya’da ilk Türk devletini kuran Uygurların torunlarıdır.   
 -Çin’de dünyada yaygın olarak kullanılan tüm sosyal medya platformları engelli. Hepsi için kendi seçeneklerini yaratmış, kendi güvenlikleri için sistem oluşturmuşlar. Çin’e ayak basar basmaz bir sim kart ya da e-sim edinirseniz, onların bir kısmı içinde VPN yüklü olarak geliyor ve sorunsuz bir şekilde telefonunuzu kullanabiliyorsunuz. 
-Konuşmalar yükses sesle ve biraz kaba ama şiddete dönüşen kavga/küfür yok. Genel yapıları sakin ve saygılılar.
 -Yabancılarla diyalog (where are you from-what is your name), resim çekilme, temas gibi tipik Anadolu sıcaklığında insanlar. 
-Halk/Umumi Tuvalet (Public toilet/ Restroom) ücretsiz ve temiz. Tuvaletmatik bile var! 
-Ciddiler, Çalışkanlar, Sorumluluk sahibiler, İşlerini düzgün yapmaya çalışıyorlar. 
-Disiplin yaşamın her alanında görülüyor. 
-Ve hayatın her alanında iddialılar 
-Yukardakiler dışında Buda mı dediğimiz çok şey gördük/gözlemledik… 

 Sonuç olarak: Çin; tarihiyle, eşsiz doğasıyla/coğrafyasıyla gezilmeye/ görülmeye değer devasa bir ülke. Saygı/sevgi/selamlarımla... 
 (26. 06. 2026) 
Remzi Koçöz

11 Haziran 2026 Perşembe

İNSAN ÇIĞLIĞI

"Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir." (Anayasa Md.12)

İNSAN ONURU ve TEMEL HAKLAR...
İnsan onurunu, güvenliğini ve temel haklarını gözetmeyen hiçbir süreç 
hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
Hukukun görevi, bireyi güç karşısında korumaktır.
#Fatoş PınarTürker...
İBB davasında kötü muamele yapıldığını
ve çocuklarıyla tehdit edildiğini dile getiren
çığlık atan bir kadın / bir anne.
İnsan onurunu rendice edici 
bu çığlıklara kulağını tıkayanlar,
bu tehditleri görmezden gelenler
Ve bu uygulamaları meşru gören zihniyet...
Önce Vicdan,
Sonra Hukuk
Ve sonra Adalet!
(11.6.26)
Remzi Koçöz 

6 Haziran 2026 Cumartesi

BİR SİYASET PATOLOJİSİ

'Demokrasilerde halk iradesi yok sayıldığında Meşruiyet yerini darbeci/çetesel/cuntacı bir anlayışa gayrimeşru yapılara bırakır.'

İŞBİRLİKÇİLERİN UMUDU 
İHANETİN ADI: BUTLAN KEMAL...
Bilinen tekrarları yaptıklarını saymayacağım.
Güne/gündeme/güncele ilişkin gözlem ve değerlendirmeleri psikolojik boyutlardan öte patolojik bir çerçevede paylaşacağım.

-Türkiye'nin ekonomik/toplumsal sorunları unutturulup gündem butlandırıldı.
-Her başarısızlık ardından yenilgilere doymayıp (Hacıyatmaz gibi) küllerinden yeniden doğmasını biliyor.
-Seçimlerde/Kurultayda kaybetse de bu kez yargı kumpası ile butlanıyor.
-Yenildiği/kaybettiği koltuğa gelmek için 
paralel bir ofis oluşturarak başta Trt olmak üzere yandaş basının ilgi/desteğine mazhar oluyor.
-Yerel yönetimlere yönelik operasyonlarda oluşan gizli tanık/itirafçı iftiralarıyla 
2.5 yıl sonra kendini kayyum olarak atattırmayı başarıyor. 
(Talimatla/kararla/atanmayla demokratik meşruiyet oluşmaz.)
-Partiyi babasının çiftliği, şahsına miras olarak görüyor. 
-Partinin boşaltılması için önce meçhul kişilerle, sonra polislerle genel merkezi işgale çalışıyor. 
-2023'de halkın ve gençlerin umutlarını/ geleceklerini çalmakta beis görmüyor,
Şimdide milli irade hırsızlığına soyunup, seçilemediği/ hakkı olmayan bir makamı işgale yelteniyor,
-meşruiyetini saraydan alan bir işbirlikçi intibasıyla milyonların ahını/bedduasını alıp kendine hain dedirttirmeyi başarırken sadece Türk siyasi tarihine bu unvanla geçmeyi başarmakla kalmıyor, 
Belki de Dünya siyasi tarihinde 
-iktidar adayı bir partiyi işlevsiz hale getirme bağlamında- bir ilke imza atıyor. 
...
Gelinen noktada tarihe yargı darbesiyle
-işbirlikçi/cuntacı bir kumpasla-
 partisini işgal eden/ettiren bir butlan unvanıyla geçerken,
Siyaseten tükenmişliği saymakla bitmese de tüm bunların ardından; 
-kendi haricinde ahlak ve arınma çağrıları ile
namuslu/dürüst olarak pazarlanmaya/ tanımlanmaya devam edilse de
İşbirlikçileri dışında toplumda kitlesel bir karşılığı bulunmuyor.
-istenmediği/sevilmediği yere sarayın desteğiyle işgal edasıyla gelme çabası ve siyaset baronluğuna soyunması ile kendini nefret/utanç abidesi olarak tescilletiyor.
...
Sonuç olarak; bu topraklarda ihanet hiç bitmez.
Etki ajanları hiç eksilmez.
Siyasi meftadan medet uman işbirlikçiler.
kişiliksiz/kimliksiz/fırsatçılar her daim olacaktır. 
Duruşu/tavırları/yaptıkları bağlamında tarihe yansıyan işte bunlar! 
Gafletmi/ delaletmi/ hiyanetmi/ ihanetmi? 
Nasıl addederseniz öyle addedin!
(06. 06. 2026)
Remzi Koçöz 

30 Mayıs 2026 Cumartesi

AKIL TUTULMASI

Akıl Tutulması, Utanç Duvarı ve Meşruiyet

İnsanlar doğal olarak hata yaparlar. Özellikle çocukluk/gençlik dönemlerinde. 

Bilgileri, tecrübeleri, donanımları yani yaşamsal deneyimleri arttıkça hatalarını azaltmaya, ayakta kalmaya dik durmaya başlarlar. 

Tıpkı Tabiatta diğer canlıların toprağa kök salması, serpilip gelişmesi ayakta kalması, doğaya/çevreye yaşamsal katkı sunması gibi.

Sonrasında iş/meslek sahibi olarak hatalarını minimize edebildiği ölçüde başarı çıtasını yükselttiği acemilikten uzmanlığa bir süreç yaşayacaktır. Ahlak/etik de kendisiyle yapışık olarak gelecektir. 

Ama mesleğinin icrasında ama meslek sonrasında bu deneyimlerini/birikimlerini toplumla paylaşmak, topluma/yaşama katkı sunmak için sivil toplum ile siyasi örgütlerde kendine yer bulacaktır. 

Bunlar olağan gelişmeler. Birde istisnaları olacaktır. 

Aile/ yetişme/ çevresel travmalar ileri yaş dönemlerde açığa çıkacaktır. Birilerinin referansı/desteği ile kendini kabullendirecektir. 

Bu görevlere gelirken meşruiyet önemlidir. 

Zamanın rüzgarıyla kendine bahşedilen statü ister istemez insanı etkileyecek, farklılaştıracaktır.             Kişilik sınavı ise tepe noktasında ve önemli kararlarda ortaya çıkacaktır. 

Makamlara güç verme ideali/çabası zamanla körelecek makamlardan güç almaya dönüşecektir.                İşte bu durum insan egosunu kabartsa da aslında değişim zamanıdır. Artık el verme noktasıdır. 

Önemli olan bir göreve gelmek değil, oraya yapışıp kalmamak, -kendinden sonrası için adam yetiştirip- görevi devredip oradan gitmesini/ayrılmasını bilebilmek; insan için en büyük makam ve onurdur.

Demokrasiler açısından önemli kurumlar/makamlar/görevler için sıralı/süreli 2 dönem kuralı uluslararası bir kriter oluşturur: 

Gücün toplumu esir almaması, otokratik/despotik yönetimlerin oluşmaması, keyfiyetin kural haline gelmemesi, çıkarsal/çetesel bir yapıya dönüşmemesi, toplumsal yozlaşma/çürüme oluşmaması gibi gerekçeler sıralanabilir. Batı öncelikle demokrasi açısından bu değişimi başardığı için gelişme yaşamaktadır.

Ülkemizden örnek verecek olursak, öncelikle Cumhurbaşkanlığı makamı için 2 dönem kuralı olmasına rağmen etrafından dönülerek 3-4 hatta ömür boyu görev için yasalar anayasal kurumlarca işlevsiz kılınmaktadır. O zaman yasaların/kuralların uygulaması kişinin inisiyatifine hatta doyum noktasına kalmıştır

Tabi ki bu süreçte özellikle ileri yaş durumlarında akıl/ruh sağlığı önem arzedecektir.

İnsanı, yaşamının/görevinin son evresinde erdem/saygınlık/hoşgörü/hak/hakkaniyet/ adalet/etik gibi değerler yerine bencillik/kibir/kin/nefret gibi olumsuz davranışlar sarmalamışsa, doğal olarak izan/anlayış/vicdan körelecek, kaybedilen itibar ve saygınlık geri gelmeyecektir.

Gelinen noktada, kişi kendine, ahlak/onur/ itibar/saygınlık yerine -ar damarı da yitince doğal olarak- "Utanç Duvarı" örecektir. 

(30 Mayıs 2026)

Remzi Koçöz

(Cumhuriyet Gazetesi, 30.5.2026, s.2)







27 Mayıs 2026 Çarşamba

DEMOKRASİ DARBESİ

21 Mayıs / Demokrasi Darbesi!
Türk Demokrasisi ve Siyaseti açısından
karanlık bir gün...
Mahkemeler aracılığıyla siyasetin dizaynı,
Yargı eliyle hukuk cellatlığına soyunularak
Anayasanın açıkça ihlal edilmesi;
Demokrasi Darbesi
Kabul Edilemez!!!
(22.5.26)
Remzi Koçöz

16 Nisan 2026 Perşembe

GÜVENSİZLİK

Güvensizlik ve Toplumsal Çürüme...

Ülke olarak Toplumsal uzlaşının 
-adalet/hoşgörü/nesnellik/istişare/ müzakere/tartışma/saygı/güven gibi- 
demokratik ilke/argümanlarını unuttuk.
Siyasetçilerin/liderlerin/Yöneticilerin/Büyüklerin;
kin/öfke/nefret/kavga dilinin oluşturduğu 
Toplumsal kutuplaşmayı/güvensizliği sokakta 
-stk'lara-kadına/çocuğa/hayvana/çevreye- 
şiddet olarak kanıksadık.

Şiddetin toplumsal huzursuzlukta 
okullara yansıması kaçınılmaz olurken,
En zayıf halka olan çocuklar/gençler bu yaşananları tolere edemeyince 
akran/ergen çatışması şiddete evrilmekte,
Sokaktan/sanal aleme/tv dizilerine çete/mafya ilişkileri ve silah kullanımının özendirilmesiyle
şiddet vahşete dönüşmekte.
Münferit/bireysel/olağan şeklinde geçiştirilecek şeyler değil. 
Yaşananlar vahim!

Toplumsal travma niteliğinde yaşananların 
Ailenin ve okulların ihmal/sorumluluğu ile
Ekonomik/sosyal/psikolojik etkenleri olacaktır. 
Sonuç olarak oluşan güvensizlik ve yozlaşmanın varacağı yer ise toplumsal çürüme olacaktır. 
(16.06.26)
Remzi Koçöz 

25 Mart 2026 Çarşamba

ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR

       “Suyu Arayan Adam”, I. Dünya Savaşı sırasında ilk defa karşılaştığı Anadolu’yu şöyle tarif eder;

“I.Dünya Harbine 18 yaşında bir subay namzedi olarak girmiş ve harbin sonuna kadar en ileri cephe hatlarında harbin bütün havasını yaşamıştım. Baştanbaşa yaya olarak geçtiğim Anadolu'nun akıl almaz sefaletini görmüştüm. Yollarda ve cephede Anadolu toprağını ve insanını tanımıştım. O zaman Anadolu'da, Adana ve İzmir'deki birkaç derme çatma tesis bir tarafa bırakılırsa, tüten tek baca, dönen tek motor, yanan tek ampul, adına şose denilebilecek tek kilometre yol yoktu. Yiyeceğimiz, giyeceğimiz, kullanacağımız, şekerimiz, ilacımız, silahımız dışardan geliyordu. Hatta bunların bedelleri, birkaç parmakla sayılır ihraç mallarımızdan ziyade, yabancı memleketlerden yapılan istikraz paralarıyla ödeniyordu.” (Şevket Süreyya Aydemir)

ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR ANISINA

Şevket Süreyya Aydemir (1897/Edirne- 25.3.1976/Ankara) 30 yaşlarına (1927) kadar -askeri öğrencilikten cepheye, savaştan öğretmenliğe, Kafkaslardan Moskova’ya ekonomi eğitimine, İstiklal Mahkemesinde yargılanıp hapis yatmasına- fikirsel/eylemsel açılardan hareketlilik içeren gençlik günlerinde, -Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinin zorlukları içinde- Milliyetçilikten/İttihat-Terakki’den Sosyalizme/TKP’ye, Turancılıktan/ Kafkasya Cephesinde çarpışıp yaralanmasından Anadolu gerçeği ile yüzleşmesine, Bürokrasiye/Devletçi Kalkınmaya ve Kemalizm’e evrilen yaşam yolculuğunda; Kemalizm’i; ideolojik açıdan sosyalizm ve milliyetçiliğin bir sentezi olarak benimserken, düşünsel bir bakışla Türkiye’nin modernleşme/kalkınma sürecine analitik/uygulamalı önemli katkılar sunacaktır.

Aydemir, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte ardı ardına gerçekleştirilen devrimler sürecinde (1930) yeni Türk devletinin ideolojisi olarak ortaya çıkan Kemalizm’in halk tarafından benimsenmesi için çalışmalarda bulunur.

Kadro Hareketi’nin öncülerinden biri olarak, Kemalizm’i sadece bir siyasi proje olarak değil, ekonomik bağımsızlık ve toplumsal kalkınmaya dayalı bir modernleşme ideolojisi olarak ele alır. Kadro dergisinde yazdığı yazılarla, Kemalist ilkeleri halk kitlelerine yaymaya çalışırken, “toplumsal eşitlik/bağımsız kalkınma” gibi kavramların altını çizer, ekonomik anlamda da tam bağımsızlığın “halkçılık ve devletçilik” ilkeleri ile sağlanacağını öne sürer.

Kemalizm’in sistematik bir ideoloji olarak tanımlanması ve halk tarafından benimsenmesi için fikirler öne sürerken, siyasi bir doktrinden öte toplumsal dönüşümü hedefleyen bir yenilik hareketi olduğunu da vurgulamıştır. Bu doğrultuda; “Kemalizm”i alternatif bir kalkınma modeli olarak sadece ulusal çizgide değil, uluslararası alanda da tanıtmayı hedeflemiştir. Özellikle “Kadro ve Yön” hareketlerindeki halkçı yaklaşımları toplumsal yaşamda karşılık bulmuş, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında gerçekleştirilen devrimlere katkı sunma yanında sonraki süreçte çalışmaları/eserleri ile toplumsal aydınlanmaya da önemli katkılar sunmuştur.

Sonuç olarak Aydemir, yaptığı çalışmalar, yazdığı kitaplar/eserler bağlamında sadece entelektüel bir yapıda kalmayıp, Türkiye’nin modernleşme/kalkınma projelerine devrimci bir çizgide eylemlilik/mücadele içerisinde adanmış bir yaşamdır.

…………

Meşrutiyetten Milli Mücadeleye ve Cumhuriyete, -Kurtuluştan Kuruluşa tarihin dönüşümüne- Türk toplumunun geçirdiği tarihsel değişimleri/yaşanan olayları, Türkiye’nin yakın tarihinde rol alan şahsiyetleri biyografik çerçevede ele alan ve Cumhuriyet tarihiyle birlikte kültleşen “Tek Adam ve İkinci Adam” tanımlamalarının mimarı olarak “Enver Paşa” “Menderes'in Dramı” gibi tarihe önemli ve devasa ciltler dolusu notlar düşen "Suyu Arayan Adam" Şevket Süreyya Aydemir; Kadro hareketinin Türk Devrimini ilmek ilmek işleyen, eğitimci/ekonomist/düşün insanı olarak aramızdan ayrılışının 50. yılında bir Cumhuriyet çınarı, eğitimci/iktisatçı/tarihçi/yazar/düşün insanı Şevket Süreyya Aydemir’i minnet ve saygıyla anarken, yazımızı günümüz aydınlarına/ yazarlarına olan çağrısıyla bitiriyoruz:

“Yazarın kaynakları değerlendirebilecek bilimsel bir kültür seviyesine/hazırlığına/yetişkinliğine ihtiyacı vardır. Kaynaktan önce kaynakları değerlendirme. Toplumu tarihi/vatanı içinde değerlendirme. Yani jeopolitik/ coğrafi /tarihi koşullar etüt edilmedikçe ve derinliğine durulmadıkça, kaynakları ele alarak yalnız bu toplumun ürünü olan bir kahramana rengini vermek ve onu gerçek kimliğiyle aksettirebilmek mümkün olmuyor.

Şimdi aydına/yazara düşen görev; devrimi yeni bir açıdan ele almak, bizden sonraki nesle hissi unsurlardan temizlenmiş gerçek hazineler şeklinde bırakmaktır.”

(Ankara / 25 Mart 2026)

Remzi KOÇÖZ 



(Cumhuriyet Gazetesi, 25.3.2026, s.2)

22 Mart 2026 Pazar

VECDİ SEYFİ TOPBAŞ

             VECDİ SEYFİ TOPBAŞ

-Onurlu Bir Yaşam Öyküsü: Bir Hukuk Adamı Ardından-

 Vecdi Seyfi Topbaş; 1952 Adana/Ceyhan/Camuzağılı doğumlu, 4 çocuklu bir çiftçi ailesinin en büyük çocuğu olarak 1975 yılında İstanbul Hukuk Fakültesinden mezuniyeti sonrası, Mersin’de öğretmen olan ayni köylüsü/komşusu Mesiha hanımla 1977’de yaşamını birleştirecektir.

Hakimlik stajı/askerlik sonrası kura ile ilk görevine Ağır Ceza üyesi bir hakim olarak 1980’de başlayıp Adalet ordusuna hakim olarak hizmet verirken Türkiye’nin farklı bölge/il/ilçelerinde görev yapacaktır. 

(Mardin, İsparta/Sütçüler, Urfa/Bozova, Bitlis, Konya/Ereğli, Samsun, İstanbul/Anadolu/Üsküdar adliyeleri...) 

2010 referandumu ardından HSK yasası değişikliği sonrasında Samsun Ağır Ceza reisi olarak taşradan HSK üyeliğine seçilmesi zorda olsa tepki olarak bağımsız aday olacak, Ankara’ya istişare için geldiğinde de kendisine destek olacaktık. HSK değişimi sonrası FETÖ ekibince ilk kıyıma uğrayanlardan biri olarak 2011 yılında İstanbul/Üsküdar adliyesine sürgün niteliğinde tayin -eşinin özel okulda öğretmenlik yapması nedeniyle- aile düzenini sarsacaktı. İstanbul’daki görev sürecinde evini götürmeyip 3-4 yıl kadar dayanacak, yaş haddini beklemeden 2015 yılında erkenden emekliliğini isteyerek, kısa süreli avukatlık deneyimi sonrası 2016 gibi yeniden Samsun’a dönecektir.

Kızları Dicle’de 2014 yılında hukuk fakültesini bitirip avukatlık-evlilik ardından 2018 yılında babasının bıraktığı yerden başlayıp 2019’da Hakim olarak atanırken, Topbaş ailesi olarak Yiğit – Baran isimli 2 torun sahibi olacaklardır.

Mesleki yorgunluk dışında kendisinden küçük 2 erkek kardeşinin çok erken kaybı ardından emeklilik günlerinde ardarda babası (2015), kızkardeşi (2018), Annesinin (2020) kaybı da onu ister istemez derinden üzecektir. Emeklilik sonrası kanser tedavisini olumlu bir seyirle sürdürürken bu kez kalbi onu zorlayacaktır. Nihayetinde bu yorgunluğu kaldıramayacak, -uzun yıllar görev yaptığı Samsun’da 13 Mart 2026 gecesi kalp yetmezliğinden yaşamını yitirirken, 14 Mart günü Ceyhan/Camuzağulu köy mezarlığında ailesi yanına toprağa verilecektir.

Gerçekten kendi görev sürecinde (22031 sicilli bir hakim olarak) yargı camiasında hem kararları hemde duruşuyla örnek gösterilebilecek ve ilkler arasına girebilecek nitelikte olduğu meslektaşlarınca dile getirilen; bilgili/donanımlı/namuslu/yurtsever bir hukuk insanıdır. Makama/maddeye tamah etmeyen, çıkarsal ilişkileri/siyasi beklentisi olmayan, onurlu bir yaşam öyküsü.

Dile kolay değil 35 yıllık (1980-2015) yargıçlığının büyük bir bölümünde -1989-2011 yılları arası (Bitlis 1989-92) (Konya/Ereğli 1992-98) (Samsun 1998-2011) 22 yıllık bir süreçte- Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak yargı tarihinde takdire şayan büyük bir liyakat örneği oluşturuken, 22 yılın 13 yılı Samsun Ağır Ceza Reisi olarak O’nun meslek yaşamında bir başarı nişanıdır.

Ve bu amansız ayrılık beni 39 yıl öncesine dostlukların başlangıcına götürecekti!…

1987 yazında Çanakkale ilinden ilk şark görev yerim olan Şanlıurfa/Bozova ilçesinde karakol amiri olarak başlayıp 1988 itibariyle ilçe emniyet amirliğine bakacaktım. Bu süreçte doğal olarak mülki/adli/askeri birimlerin amirleri ile tanışacak, iletişim geliştirecektik

Hakim/savcılarla görev gereği görüşmelerimiz yanında adliye lojmanının emniyet hizmet binası lojmanı ile bitişik olması nedeniyle mesai sonrası da ister istemez diyalog ve görüşmelerimiz daha samimi bir seviyeye ulaşacaktı.

Polis Enstitüsünde Ankara Hukuk fakültesinin duayen hocalarından teorik olarak hukuk dersleri alsak da aslolan uygulamada öğreneceğimiz çok şeyler olacaktı. Urfa/Bozova biryerde mahrumiyet bölgesi. Mevzuat açısından ulaşabileceğiniz kaynak sınırlı. Özellikle canlı kaynak olarak Hakim beyden çok şeyler öğrenecektim. Tabiki sadece mesleki bilgi değil; duruş/kararlılık/tevazu/bilgelik. İstisnasız duruşması olmadığı günlerde kaymakamlık asayiş toplantısından erken çıkıp adliyedeki odasına uğrar, gündüzleri mesleki konularda akşamları ise sosyal/kültürel konularda uzun uzadıya sohbetlerimiz olur.

Bozova İlçe öğretmenevindeki Briç karesine girip, genelde Hakim Vecdi beyle ortak olurken, rakiplerimiz ise kaymakam Nurettin Yücel ile hakim Fadime hanımın öğretmen eşi rahmetli Bektaş Binboğa veya ilçe tarım müdürü olurdu. Vecdi beyin oyunlardaki sakinliği ile bizlere örnek olur, oyun masamızın bir ağırlığı olurdu. Hakim Vecdi Bey ile akşamları uzun yürüyüşlerimize arada Bektaş Bey eşlik ederken, 1989 Martında ilçeye kuradan yeni atanan hakim Halil Sezai Bilen’de bizlere katılacaktı.

Bazı akşamları bizim hizmet binamızın altındaki lokalde pinpon oynuyor, bazen onların kamelyasında ailelerle birlikte oyun ve piknikvari çay sohbetlerimiz olur, bayram/seyran/mevsim durumuna göre evlerine davet ederler.

Resmi heyetlere/etkinliklere eşlik etme yanında, haftasonu/tatil günleri Atatürk barajı dışında, Urfa merkez, Akçakale/Harran gibi ilçelere ailece gezilere beni de dahil ederler. (Vecdi beyin Isparta/32 plakalı beyaz Reno 12 otomobilinin ön koltuğu neredeyse bana tahsisliydi.)

Bozova ilçesine Ata İnşaat tarafından kazandırılan kütüphanenin en büyük müşterilerinden biri ben, biri savcı Şükran hanım, bir diğeri de Hakim Vecdi bey olurken, aramızda kitap değişimi de yaparız. Kütüphane/kitaplar bir yerde bizim kültürel dostluklarımızı da pekiştirecektir.

 1989 yerel seçimleri ve Adalet Müfettişi…

1989 Mart yerel seçimleri ilçede çekişmeli geçerken Vecdi bey, ilçe seçim kurulu başkanı olarak bizlere yardım/katkı sunarken, başımıza iş almadan o cendereden çıkmamızda kolluk olarak bizlere büyük bir destek sağlayacaktı. (Çünkü ilçenin bir önceki seçimlerinde 3 kişi siyasi saikle yaşamını yitirmiş, ilçe emniyet teşkilatı olarak bu seçim sürecinde; giriş-çıkışları kontrol/arama/konvoyları yakın takip gibi işi sıkı tutarak kanlı bir olayın yaşanmasına izin vermemiştik.)

Seçimlerin ardından adliye/icra müdürünün zimmet suçlamasıyla tutuklanmasının ardından,  hakim/savcılar hakkında bakanlığa şikayet mektupları gitmiş. İlçeye            soruşturma için gelen Adalet Başmüfettişi çay sohbetine çağırıp ardından ifademe başvurmuştu. Tabi benim dışımda birkaç daire amiri ve esnaftan kişilerinde benzer şekilde ifadesine başvurmuştu.

Hakim/savcılarla ilgili isim isim; “Hakim Vecdi bey arabayı nasıl aldı? ……. bey arabayı nasıl aldı?

……. hanım barajda bedava yemek yiyormu? ……. hanım müzik setini nasıl aldı?”

Adalet Müfettişinin bana sorduğu sorular bunlardı. Ben bu sorulara cevap verirken hicap duymuştum. Kendileriyle 1,5 yıla yakın görev yapmış, yekinen tanıdığım saygın hukuk insanlarına böyle ipe-sapa gelmez suçlamaların -adliye personelinin tutuklanması sonrası- yapılması zaten işin çamur at izi kalsın minvalinde tezgahlandığı sonucuna varacaktır. Müfettiş raporu sonucunda bir şey çıkmaz. Ama o süreçte ister istemez sıkıntılı günler yaşanırken, soruşturma geçiren hakim/savcıların pamuk ipliğine bağlı olan görevleri bağlamında gururları incinmiş/kırılmış olur.

Bozova’ya veda ve Aile dostluklarımız…

O dönem ilçe savcısı olan Şükran hanımla duygusal yakınlaşmamızın ilçeden ayrıldıktan sonra evliliğe dönüşmesinin ilk tanıkları ailece Vecdi Beyle Mesiha Hanım olacaktı. 1989 yazında Şükran hanım Denizli/Güney savcılığına atanırken benim de tayinim Yozgat iline çıkar. Ben, İlçe ve Urfa teşkilatı ile vedalaşarak son gece Vecdi beylerin misafiri olurken, haftasonu için memleketlerindeki (Adana/Ceyhan) yakınlarının düğününe davet edilirim. Ertesi gün Urfa’dan Gaziantep’e geçip Ankara’da öğrenciliğimizde ayni evi paylaştığım arkadaşıma (merhum endüstri mühendisi Cuma Delioğlu) 1-2 günlük ziyaret sonrası, Adana’ya Ceyhan ilçesi Büyük Camuzağılı köyüne Vecdi-Mesiha Topbaş ailesine misafir olur, aileleleri/yakınlarıyla tanışma nişan/düğün eğlencesi derken, 1-2 gün kadar Ceyhan çevresini ve Erzin ilçesini gezeriz.

Bizim savcı Şükran hanımla nişan/evlilik aşamasında onların tayinleri Bozova’dan Bitlis’e çıkınca nikahımıza katılamayıp, yaz tatilinde Denizli/Güney ilçesinde - daha kucakta olan kızları Dicle ile- bizleri ailece ziyaret edeceklerdir (1990).

Bizler 2. Şark görevi için Erzurum’da iken bir tatil dönüşü Samsun’da onlara misafir olurken (2000), Onlar da Erzurum’da bizi ziyaret ederler. Şark görevi bitimi 2003 sonrası Ankara’da iken daha sık görüşme fırsatı buluruz.

2013-2014 yıllarında İstanbul’a gittiğimizde ailece kendisiyle Üsküdar adliyesindeki görüşmemiz görev günlerindeki son ziyaretimiz olur.

Vecdi beyle en son Samsun’a görevli/müfettiş olarak gittiğim 2018 Temmuzunda yüzyüze görüşecek, akşam yemeğinde buluşup hasret giderecek, anılar dağarcığında güne/gündeme ilişkin sohbetimiz uzayınca Ankara’ya dönüş uçağını kaçırıp otobüsle dönecektim.

2019 yılı emeklilik sonrasında zaman zaman telefonla görüşürken, whatsap üzerinden güne-gündeme ilişkin paylaşımlarımız olacaktır. En son 2026 şeker bayramının ilk günü gündüz iyi bayramlar mesajıma akşam gelen “Kıymetli babamı kaybettik” mesajı (ayni esnada Bozova’da birlikte görev yaptığımız hakim Halil Sezai beyden telefonla öğrenmemiz) bizi ailece derinden üzecektir.  

Topbaş ailesi aile büyüklerini/kıymetlilerini, biz ise Koçöz Ailesi olarak bir görev/meslek büyüğümüz yanında candan/duayen bir ağabeyimizi kaybetmenin üzüntüsünü yaşarız.

Yaşam bir şekilde hepimiz için sonlanacak.

Sonraya kalanlar açısından bir döngü devam ederken;

Akıp giden hayat yakınlarımızı/arkadaşlarınızı/dostlarımızı alıp sonsuzluğa götürürken,

En çok da sevdikleriniz ile sınanıyor;

Bu noktada hayatın acımasızlığı ile yüzleşiyor,

Hoş sada dışında gerisi boş diye düşünüyorsunuz.

Bu bağlamda sonsuzluğa göçen adalet timsali örnek bir hukuk adamı

ve Atatürk/Cumhuriyet sevdalısı,

Sevgili Ağabeyimiz, Vecdi Seyfi Topbaş’a;

Ailece Allah'tan rahmet dilerken, ailesi/yakınları/sevenleri/dostları/meslektaşları

ve de Hukuk camiasına başsağlığı/sabırlar diliyoruz.

Toprağın bol, ışıklar yoldaşın olsun Sevgili Ağabey...

(Ankara / 22 Mart 2026)

 Remzi KOÇÖZ








 

 

 







14 Mart 2026 Cumartesi

İLBER ORTAYLI

 Atatürk ve bir grup arkadaşının Türkiye’nin ikinci sınıf değilde

Birinci sınıf toplumlar arasında yer alması iddiası çerçevesinde

‘Türk tarihini araştırmak’ çabası aslında saygın bir çabadır.

Atatürk sonrası gelen iktidar çevreleri,

Bu büyük iddia/heyecanı anlayamamıştır.

Kültürel atılım bağlamında;

Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi

Akademik politikaların değiştirilip,

Yeryüzünün kültür ulusları arasında yer almak zorundayız.

Ulusal tarih bilinci yerküreyi bilmekle oluşur.”

…….

“Genelde çağını etkileyen filozoflar/fizikçiler/sanatçılar ölümsüzdürler.

Devlet adamları/politikacılar için ise ölümsüzlük ve özlem hali pek söz konusu değildir.

Fakat aralarında bir tanesi vardır ki yüzyıl geçmesine rağmen

Ülkesinin/çevre dünyanın şartları onu hala istisnai bir mevkide tutmaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, Türkiye’nin son mareşali; 

Türk tarihini ve toplumunu değiştiren bir başbuğdur.

O ayrıştıran değil bütünleştirendir. Sığ değildir.

15 yıllık zaman dilimi bir model olarak

İnsanların hafızasında ve önünde halen durmaktadır.”

(Prof. İlber Ortaylı)


-Tarihin Gülen Yüzü-

İLBER ORTAYLI ARDINDAN...

Türk Dünyasından

-Kırım Tatarı bir Aileden-

Türk Tarihi'ne armağan.

Osmanlı ile Cumhuriyeti

Ayrıştırma yerine örtüştüren,

Tarihi harmanlayan,

Yaşamla barışık,

Bilgisini/edinimlerini,

Bilge edasıyla,

Toplumla paylaşan.

Tarihi sevdiren/sevimli kılan,

Kitaplarından öte anlatımlarıyla,

-adeta emojilerden fırlayan-

Gülen/güldüren bir yüz.

Gençlere/öğrencilere tavsiyesi:

"Kendinizi yetiştirin/okuyun/dil öğrenin,

Monotonluktan uzaklaşın,

Gezin/görün/keşfedin/sevin.”

 İlber Hoca eserleriyle yaşayacak,

-Yazılarıyla/sözleriyle/söylemleriyle-

Öğretmeye devam edecek.

Akademisyenden öte bir Aydınlanmacı,

Tarih öğrenimimizde bizlere kaynak,

Bir Cumhuriyet çınarı,

Vede doğrucu bir yaşam;

Toprağı bol ışıklar yoldaşı olsun.

Rahmet/Minnet/Saygıyla...

(13. 03. 2026)

🌷  💚  🙏

Remzi Koçöz 






Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz