28 Aralık 2025 Pazar

TARİHTEN -Tarih Sayfalarından- NOTLAR - 36

           “Önderin ve teşkilatçı kadronun göstereceği ön-sezi ile direniş gücüne ve olayları değerlendirme kudretlerine kalıyordu. Bu hesaplaşma, Son Türk toprakları üzerinde, son Türklerin zaferi ile bitti. İşte bu zafer de Atatürk, en çok payı olan Türk’tür. Ve onun içindir ki o, bizden olan, bizim içimizden çıkan, ama bize önder ve millete baş olan en büyük Türk, yani Atatürk'tür!” (Şevket Süreyya Aydemir)

Ş. SÜREYYA AYDEMİR ve TEK ADAM... 

“Bu kitap, sert bir doktrin çerçevesi içinde, Mustafa Kemal hadisesinin soyut bir tahlili değildir. Onun yerine ve her iki dünya görüşünün de ilkeleri değerlendirilerek Mustafa Kemal, hem Türk toplumunun ve çağının bir mahsulü hem bu topluma ve çağının şartlarına, karşılıklı olarak tesir eden bir tarihî şahsiyet olarak ele alınmıştır. Mustafa Kemal toplumumuzun ve devrimizin bir eseridir. Kendini yaratan bu toplumun ve çağın hayat ve kaderine tesir ederek onlara yön ve şekil veriştir. Bu yön ve şekil verişte de bit tabii ve her şeyden önce kendi beşeri varlığını ortaya koymuştur. Kendi hammaddesini, kendi kabiliyet kudret ve ihtiraslarıyla yoğurmuştur. Bu suretle ve bu akış içinde, her tarihî şahsiyet gibi o da, kendini yaratmıştır. Zaten Tek Adam demek, bu demek değil midir? Hulâsa bu kitap, şartlar, olaylar ve atmosfer yani içinde yaşadığı maddi ve manevi hava içinde, Mustafa Kemal’ in hayatıdır.” (Ş.S.Aydemir / Tek Adam)

“Kahraman Putlaştırıldığında Ölür.” (*)

Birtek irade lazım. Eh tek irade tabii en kuvvetli irade. Bi netice bunların ayrılması, yani tarihin felsefesi bakımından, bir ihtilalin kanunudur. İşin seyri/akibeti/akışı bir tek iradeye yani Atatürk’e bırakılmıştır. Ve zaten zaferden ve saltanatın ilgasından sonra artık tek adam olur. Arkadaşlara vefasızlık ama inkılabı/ihtilali kurtarmak daha büyük anlam taşır. Binanaaleyh zorunlu olarak tek irade. Tek irade çok kanlı olmadı. Rusya 40-50 milyon, Çin 50 milyon insana maloldu. Türkiye’de ise istiklal/ihtilal mahkemelerinin toplamı 1115 kişi tevkif, 115 idam, Kürt isyanı ve çeteler/eşkiyalar dahildir. Bu küçük bir rakamdır. Ve bizim şansımız olmuştur. Atatürk’ün kanı sevmemesinin bir eseridir.

Cumhuriyetten sonra İttihat Terakkinin gizli/aşikar ama bir grup şeklinde çalışmasını Atatürk önce iyi niyetle değerlendirmiş ve çağırmıştır bunları: “Evet, şimdiye kadar böyle çalıştınız kabul ediyorum. Ama şimdi gideceksiniz müdafai hukuk kurumu olarak çalışacaksınız.” Onlarda söz vermiştir ama çalışılmamıştır. Hakikaten (Kara Kemal, Cavit bey, İsmail Canbolat, Şükrü bey, eski maarif nazırı) Gürcü/Laz birtakım herifler bulup para ile bilmem ne ile Atatürk’ü öldürme teşebbüsüne girişmişlerdir.

Türkiye bir cumhuriyete gidiyor diye hariciye yazabilmiştir. Vesika imzalı/tarihli vs’li bir belgedir. Atatürk hareketi ihtilal değil inkılaptır. Din ticareti yapanların zaafı gerçek ve aydın hareket karşısında aşikardır. Çünkü bunlar yeni bir şey vadetmez ve hiçbir müessese getirmez. Atatürk’ün sezileridir. Sezmiştir/söylemiştir ama yapamamıştır. Bir insan herşeyi bitiremez. Topraksız köylü kalmamalıdır demiştir ancak yapılamamıştır.

Atatürk devriminin ideolojisini yaratmışız daha doğrusu bir kadro hareketi olmuş, tek kalmıştır. Atatürk’te bunu manevi gölgesi/kanatları altında korumaya çalışmıştır. Türk inkılabının ideolojisi bünyesinde gizli idi ama ifade edilmedi. Atatürk’te ifade etmedi.

3 çelişki vardır: Emperyalist devletlerarası çelişki, sınıflar arasındaki çelişki, sömürge ve yarı sömürgelerin sahibi devletlerarasındaki mücadele. Nihayet biz o mücadeleyi temsil ediyoruz. Bizim milli kurtuluş hareketimiz anti emperyalisttir. Çünkü inkılabı yerleştirmeliydik. Müdafasını yapmalıydık. Halka indirmeliydik. İpin ucunu bıraktığımızda Atatürk’ün ismi arka plana gitti, heykelleri kırıldı, mekteplerde resmi indirilip başkalarının resmi kondu, Anadolu’da Atatürk aleyhine neşriyat gelişmektedir. Dünyanın heryerinde inkar vardır. Kahramanlar inkar edilir. Şimdi aydına/yazara düşen görev; inkılabı yeni bir açıdan ele almak, bizden sonraki nesle hissi unsurlardan temizlenmiş gerçek hazineler şeklinde bırakmaktır. Kahraman putlaştırıldığında ölür. (*Bkz. Abdi İpekçi, “Atatürk” (Ş. S. Aydemir ile Söyleşi),  Milliyet, 10.11.1975)

Eğitimci/iktisatçı/tarihçi/yazar/ düşün insanı Şevket Süreyya Aydemir: “Atatürk, inkılaplar zincirinin başbuğu, ilk bayrağı açan adam, bir bayraktardır. Onun içindir ki şimdi biz, toplumumuzdaki bütün yoğruluşlarda ona yöneliyoruz. İleri, geri her dalgalanmada onun hatırasına yönelerek ondan bir işaret, bir mana bekliyoruz” diyerek günümüze de gönderme yaparken;

Yazımızı Atatürk’ün şu sözleriyle tamamlıyoruz: “Hiç bir zafer gaye değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan bir gayeyi elde etmek için araçtır. Gaye fikirdir. Bir fikrin üretilmesine dayanmayan zafer yaşamaz. Yoksa başlı başına zafer, boşa gitmiş bir gayrettir!”

(Ankara / 28 Aralık 2025)

Remzi KOÇÖZ






27 Aralık 2025 Cumartesi

TARİHTE BUGÜN: 27 ARALIK 1919


27 Aralık / Kızılca Gün...(*)

106 yıl önce Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyetinin Ankara'ya gelişiyle  önemli bir güne tanıklık eden Ankara, 
Milli Mücadelenin merkezi olurken yeni kurulacak Türkiye devletinin de muştusu olan
Kızılca güne tanıklık eder.
(*Kızılca gün; Türk/Oğuz geleneğinde yeni bir devletin kurulduğu ve yeni bir liderin seçildiği gün.)
Saygı/sevgi/selamlarımla...
(Ankara / 27 Aralık 2025)

24 Aralık 2025 Çarşamba

KIBRIS

'Kıbrıs Türk halkının yaşamış olduğu sıkıntıların/zulümlerin soykırım boyutunda yaygınlaşmasını Dünya seyrederken Türkiye sessiz kalmayıp 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile bu zulmü sonlandıracaktır. Ama üzerinden 50 yıl geçmesine rağmen biz Kıbrıs Türklerinin tanınması yolunda başarı sağlayamadık. Dünyaya Kıbrıs Türklerinin zulme uğramasını anlatamadık. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Bülent Ecevit, Kıbrısın doğal lideri Rauf Denktaş ile şehit/gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.' 

(14 Kasım 2025 / Şükran - Remzi Koçöz  / Türkiye *) 

KIBRIS İZLENİMLERİ

‘Kıbrıs’ın Türkiye için önemini, tarihini/gelişmelerini/acılarını ilgiyle/yakinen takip etmekle ve Kıbrıs konusunda da birden fazla yazı/makale yazmama rağmen, bu sene olmadı seneye şeklinde yıllarca ötelediğimiz ziyareti nihayet Ailece gerçekleştirirken -özellikle tarihsel açıdan- bizim için farklı bir gezi olacaktı.’

Kıbrıs Özel Bilgiler 

Akdeniz'in 3. büyük adası Kıbrıs, adını bakır madeninden alır: Copper/Kipro/Cypro/Cyrus/ Kıbrıs. 74 öncesinde Benkoperation isimli İngiliz bir firma tarafından bakır madeni çıkarılıp yurt dışına satılırmış. 74’de eşyalarını alıp kirliliğini Türklere bırakıp adadan ayrılmışlar, şu an bakır madeni çıkmıyor. Kıbrıs cumhuriyeti bayrağını hatırlayacak olursanız turuncu bir harita altında iki yeşil zeytin dalı olaraktır.

Kıbrıs'ın sahil kıyıları ve mükemmel altın kumsalları var. Aşağı yukarı 100 milyon yıldır Chelonia ve Karetta Caretta kaplumbağaları tarafından yumurtlamak için ziyaret edilmektedir. Karpaz, Karetta Karettaların doğum yeri, aynı zamanda ağustos sonu gibi carettalar kumdan yaşama buradan geçer ve çok zekidirler. Doğum yapmak için aynı topraklara gelirler.

Wikipedia'ya girdiğiniz zaman Kuzey defacto hükümet olarak geçiyor. Kıbrıs yazdığınız zaman Kıbrıs cumhuriyeti bayrağı çıkar karşınıza ve Türkler tanınmadığı için hep güney Kıbrısla/Rum yönetimi ile ilgili bilgiler geçer. Tanınmayan bir ad/adalı olmak çok daha zordur.

Nüfusu -2011'den bu yana sayım yapılmadığından- herkes gibi kendileride merak ediyor. “İçişleri bakanı: hatırı sayılır bir nüfusumuz var; Başbakan: kalabalık yaşarmışık,  cumhurbaşkanı: herkes her şeyi bilmesinmiş” cevaplarını vermişler. Rehberimize göre 1 milyonu geçmişlerdi.

Adaya daha önceden gelmiş olanların en çok dikkatini çeken iki nokta varmış: biri trafiğin çok yoğunlaşması diğeri binaların yükselmesi imiş. Trafik burada Türkiye’nin tam tersi olarak İngiliz sistemi soldan akmakta Türkiye'deki sollamak kavramı buradan hükmünü kaybediyor matematiği çağrıştıran sağlamak oluyor.

Kuzey Kıbrıs’ta bulunan 30 üniversitenin 25'i Kıbrıs’ın özel üniversitesidir. Devlet üniversitesi yoktur. Kıbrıs’ta çok iş yok, turizm ve öğrenciyle çark dönerken, Türkmenistan/Özbekistan/ Vietnam/Nijerya gibi ülkelerden ucuz iş gücü geliyor. Pazarlık kavramı yoktur. Satıcılar arkanızda dolaşmaz. AVM, büyük süper marketler yok. Küçük marketler ile Bakkalcılık devam eder.

Kıbrıs şivesi, Türkiye’ye göre farklılık gösteriyor, aksanları biraz kaba izlenimi veriyor. Çok farklı ulus/kültürlerle harmanlamanın sonucu böyle bir dilin ortaya çıktığını yine rehberimizden öğreniyoruz.

Su sorunu 2011'de başlanılıp 2015'te tamamlanan proje ile Mersin'den Kıbrıs'a 108 km’lik alandan suyun gelmesiyle çözülmüş. Şu an tek bir sıkıntıları var o da tanınmak.

“Su kenarından geçerken iki karganın kavga ettiğini görürseniz, sizden 5 dakika önce buradan bir İngiliz geçti derler.”

Rehberimizden Notlar

Rehberimiz Aslı Gönen; “Ben normalde öğretmenim, başlamadan jübilesini yapmış bir İngilizce öğretmeniyim 14 yıldır turizm ile uğraşırım. Ya bu diyardan gidecektim yada bir şeyler yapacaktım burası benim vatanım o yüzden ben misafir olmayı tercih etmedim çünkü kolay elde edilmedi bu topraklar ben de gidersem yakında misafir misafirlere rehberlik yapacak.

Tanınmak; “Tanınmadığımız için dışarıya satış yapamıyoruz elinizde kalıyor. Bu yüzden bizim derdimiz anlaşma da değil bizim derdimiz tanınmak. Bize de günde 100 uçak gelsin, Rumlara 20 avroyaa gidiş dönüş bilet buluyorlar. Kruize gemileri dönüyor onların limanlarına bize niye gelmesin onlar üreten toplum biz neden tekrardan üreten bir toplum olmayalım. İşte bu yüzden evet demiştik Annan planına, o da var olan haklarımızı kullanmak için ama olmadı.”

Rumların toprakları bizden daha fazlalık ama dağlık olduğu için birşey yetiştiremiyorlar verimli topraklar bizde ama onlar da turizmden çok iyi para kazanıyorlar, bize bir yıl içinde 1 milyon turist gelirken adamlara 6 ayda 10 milyon turist geliyor Avrupa onları tanıdığı için 20 avro sırt çantasıyla güneye geliyorlar. Bir de pazarlamayı çok iyi yapıyorlar. Mitolojiyi iyi kullanıyorlar.

Hukuk Sistemi; İngilizler ilk olarak hukuk sistemini getirmişler. Hukuki açıdan uygulanabilirlik uygulamaları var.“Yaklaşık 4 ay önce, Girne kaymakamı arkadaşlarıyla yeme içmede alkol almışlar. Misafir kadın, kaymakama şimdi polis durdurursa ne yapacaz, o da üflemeyin demiş. Kaymakamın misafirlerini 1.5 km sonra polis durdurup alkol kontrolü yapmak ister. Onlarda kaymakamın misafiri olduklarını söylemeleri ve haber vermeleri üzerine kaymakam kontrol mahalline gelir. Ancak polis alkolden cezai işlemini uygular yani kanuni gereğini yapar. Kaymakam görevi kötüye kullanmaktan kaynaklı görevden alındı. O olaydan sonra bugün Girne'nin bayan bir kaymakamı oldu.”

Atavatan;“Aslında doğru cümle atavatan, anavatanı koruyucu kollayıcı sıcak samimi olduğu için kullanıyoruz ama biz onu dedikçe Rumlar bize burada misafir gözüyle bakar annen oradaysa senin burada ne işin var der ama atavatanla biz de bu adanın bir parçasıyız demek isteriz.”

Girne

“Biz Kıbrıs'ta yalnız Türklere değil Rumlara da barış getirdik.” (Bülent Ecevit)

Kıbrıs Barış Harekatı NATO dışı silahlı kuvvetimiz olan Jandarma teşkilatı üzerinden gerçekleştirilir. 16 Ağustos 1974'te imzalanan ateşkes sonrası adada fiili bir bölünme sonucu kuzeyde Türkler güneyde Rumlar şeklinde yaşanmaya başlanılır.

Türk mücahidinin direnişini ve mücadelesini ölümsüzleştirmek amacıyla bestelenmiş ve günümüzde güvenlik kuvvetleri komutanlığı tarafından askeri vd kutlamalarda söylenen Mücahitler Marşının öyküsünü aktarır.

Bazı sokaklarda kullanılmasına rağmen biri yaşamıyormuş gibi izlenim veren evler mevcut. Bunun ana sebebi 74 barış harekatı sonrasında güneyden kuzey'e göçen halk Rum evlerine yerleşir ancak buraları benimsemedikleri için de -olur da bir gün gidersek yada Rumun malı olarak düşündüklerinden ya gelirlerse psikolojisinden kaynaklı- bir çivi çakmazlar. O yüzden bazı binalar kullanımlı ama sanki kullanılmıyormuş gibi bakımsız görünümde. Sonuç olarak, Türkler ve Rumlar aile kuramamış, kaynaşamamış hep ayrı/gayrı olmuşlar.

Yavuz Çıkarma Plajı ve Özgürlük Milli Parkı; Alsancak bölgesindeki –Barış harekatı/şehitler anısına her yıl 19’u 20 Temmuz'a bağlayan gece şafak nöbeti tutulan- “Yavuz Çıkarma Plajı ve Özgürlük Milli Parkı açık hava müzesi konumunda. Milli park içine, çıkarma gemisi/savaş uçağı ve helikopteri/tank/mücahitler anıtı konuşlandırılmış. Rumlardan ele geçirilen ağır silah/gereçlerin sergilendiği bir açık savaş müzesi oluşturulmuş. Karaoğlanoğlu Şehitliği/müzesi yapılmış. Ayrıca yürüyüş yolu, çocuk parkı, spor alanları ve sosyal tesisler inşa edilmiş.

Şehitlikler; 1974 Barış Harekatı sonrası Girne’de 3 ayrı yerde şehitlik oluşturulmuş: Karaoğlanoğlu (70)  Boğaz (326) şehidin mezarı bulunmaktadır. Girne Deniz Şehitliği ise Kocatepe Gemisi’nin içinde ulaşılamayan 68 denizcimiz anısına ouşturulmuş bir anıt şehitliktir. Türklerden; 498 mehmetçiğimiz ile 270 mücahit ve yerli halkla birlikte 2000 kişi şehit düşerken, Rumlardan 4.000 kişi hayatını kaybetmiştir.

Beşparmaklardaki Ünlü Tank; barış harekatı sonlandığında kayalıklardan indirmesi mümkün olmadığından tarihi doku olarak kalmış ve savaş anısı olarak da sergileniyor.

Lefkoşa

'Kıbrıs’ın dağlarında bayraklar açar.'

Lefkoşa, kent olarak ikiye bölünmüş hem kuzeyin hemde güneyin başkenti. Arada yeşil hat boyunca BM Barış gücünün bulunduğu 100-120 m’lik tampon bölge mevcut. Lefkoşa, yazın sakin öğrenciden kaynaklı kışın hareketli, daha yoğun kalabalık olur. Girne yaz/kış, gece/gündüz hem aktif hemde çok yoğun görünen bölgedir. İlk turizmin başladığı bölgededir.

Ercan Havalimanından Lefkoşa merkeze geldiğimizde ister istemez ilk dikkatimizi çeken dağdaki devasa KKTC Bayrağı ile yanındaki “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazısı. Dünyadadaki ender büyüklükteki bu bayrak GKRY başkanının ofisine bakıyor. Rum lider psikolojimi bozuyor diyerekten İnsan Hakları Mahkemesine şikayet etmiş, onlarda gelip araştırmışlar, dağ üzerinde bir ağaç gibi var olduğundan müdahale edemeyeceklerini söylemişler.

Rehberimiz ise “Çünkü, o bizim egemenliğimiz, biz bu bayrağın dalgalanması için çok bekledik. İngilizi geldi, Rumlar geldi bayrağımızı dalgalandırmamıza izin vermedi. O yüzden şimdi böyle canları sıkılsa da bizim gayet hoşumuza kaçar” diyecektir.

Barbarlık Müzesi; 24 Aralık 1963 tarihinde Tabip Binbaşı Nihat İlhan'ın eşi ve çocuklarının küvette katledildiği tek katlı bahçeli ev Kıbrıs’ta zamanın durdurulduğu yerlerin ilklerindendir. Yaşanan katliamlara yönelik oluşturulan müze ister istemez içimizi burkuyor. Anı defterine yukarıda/yazının girişindeki satırları yazarken biraz zorlanıyoruz. (*)

Yeşil Hat/Sınır Kapıları/Konsolosluklar; Sınır Kapıları 23.4.2003'ten itibaren 9 sınır kapımız açık. Türkiye'den gelen misafirler geçemiyor, çünkü deniz/havalimanları Rumlar tarafından tanınınmıyor. Yeşil hat yakınında İngiliz/Alman/Fansız/ İtalyan/Rus konsolosluğu var. Ancak bizi tanımıyorlar yani elçilik oluşturmuyorlar. 

Günümüzün hastalığı veba değil unutkanlık, o yüzden burayı gelen misafirlere gösteriyorlar. Yaşanmışlıklar unutulmasın diye tadilat yapılmıyor buralara. Çünkü geçmişini bilmeyen geleceğini göremez.

 (15 Kasım günü KKTC’de Cumhuriyet bayramı nedeniyle resmi tatildir. Yerleşim yerlerinde resmigeçit törenleri yapılırken, Lefkoşa’nın içerisinde de okullarda aynı zamanda yine Atatürk büstü olan birçok yerde tören düzenlenir.)

Kapalı Maraş / Hayalet Şehir

Oysaki 1970-74 yıllarında Kıbrıs'ın Lasvegası/Miamisi, turizmin ve rantın kalbinin attığı noktaymış. Hatta 74'te adanın turizm gelirinin %75'i Maraş'tan sağlanırmış o dönemlerde.

Tabelalarındaki İngilizce yazılarla, Janjanlı hayat hayali halini hayal ederseniz, 365 gün yeni yıla girermiş gibi her yerin süslü olmasından kaynaklı bir yermiş. 120.000 civarı nüfus varmış, otellerde %70'lik doluluk oranı varmış, 105 otelin yatak kapasitesi 10.000 civarıymış. (KKTC’nin bugünkü yatak kapasiteleri 14.000 civarı.)

Maraş’ta mülkiyet sıkıntısı var. 3 vakıf arazisi üzerine kurulmuş bir şehir. Vakıf malı kiralanabilir ama satılamaz. Ama ne zaman İngiltere burayı ilhak etti kendisi tapu verdi. Toprak Türklerin, evler Rumların, oteller yabancıların durumuna geçti.

8 Ekim 2020'de %3'lük bir bölüm açıldı. 5 yıldır her gün buraya turlar/turistler geliyor, aslında bu ölü/hayalet haliyle bile misafir ağırlıyor, turizme ekonomik katkı sağlıyor.

Dükkanların hepsi kapalı harabe halinde. Toyata/Singer/Hoover/Philips markalarının reklam panoları kısmen ayakta kalabilmiş. Bina/camlar/pencereler/kepenkler/panjurlar/kapılar vb ne görüyorsanız hepsi kırık dökük vaziyette. Savaşta harap olmuş bir görünümde. Hayalet şehir burası, yiyecek olmadığından burada canlı bile barınmaz diye düşünüyorum.

Zalim ne kadar pervasız olursa olsun biz yine o zulmün binasını yıkarız.

Dünyanın merkezine de atsalar bizi, yerküreyi patlatır çıkarız.(Namık Kemal)

GaziMagosa

Mağusa eski şehir merkezi/Suriçi, yüzyılların izlerini taşıyan surlarla çevrili, adeta açık hava müzesini andıran bir bölgedir. Lüzinyanlardan Osmanlı’ya, Venediklilerden İngilizlere kadar birçok medeniyetin bıraktığı mimari ve kültürel miras, dar sokaklarda, taş yapılarda ve görkemli anıtlarda hayat bulur. Gotik tarzda inşa edilmiş katedraller, tarihi camiler, hanlar, hamamlar ve meydanlar, ziyaretçilere geçmişin atmosferini hissettirir. farklı medeniyetlerin izlerini süren kültür gezginleri için benzersiz bir deneyim sunar. Magosa, Ünlü İngiliz oyun yazarı William Shakespeare (1564-1616) ile Vatan/Hürriyet Şairi Namık Kemal’in (1840-1888) anılarının/eserlerinin kitaplaştığı bir yerdir.

Magosa’dan havanın kararmasıyla güneşin kızıllığı ve ışıklandırmaların ambiansıyla akşam ayrılırken, İngiliz askerlerince katledilen (1943) Arap Ali’nin öyküsünü anlatımlarıyla vede arkasından yakılan ağıt olan Magosa türküsünü burada yeni kaybettiğimiz Volkan Konak’tan onun anısına da dinlerken biraz daha hüzünleniyoruz.

“Magusa limanı limandır liman,

beni öldürende yoktur din iman

iskeleden çıktım yan basa basa

Magusa’ya vardım kan kusa kusa

Magusa limanından aldılar beni

Üç mil uzağına attılar beni.

uyan Alim uyan, uyanmaz oldu,

7 bıçak yarasına dayanmaz oldu.”

2025 yılı sonlarında yıllardır ötelediğimiz bir geziyi nihayet gerçekleştiriyoruz.  Yavru vatan, ulusal dava, kırmızı çizgimiz dediğimiz, 2000’ler sonrasında da “ver kurtul” denilen Kıbrıs adasını (Lefkoşa/Magosa/Maraş/Girne/Beşparmak/Şehitlikler) görme/gezme şansı yaratıyoruz.

Saygı/sevgi/selamlarımla...

(24 Aralık 2025)

Remzi Koçöz







21 Aralık 2025 Pazar

TARİHTEN -Tarih Sayfalarından- NOTLAR - 35

 ‘Meşrutiyetten Milli Mücadeleye ve Cumhuriyete,  -Kurtuluştan Kuruluşa tarihin dönüşümüne- Türk toplumunun geçirdiği tarihsel değişimleri/yaşanan olayları, Türkiye’nin yakın tarihinde rol alan şahsiyetleri biyografik çerçevede ele alan ve Cumhuriyet tarihiyle birlikte kültleşen “Tek Adam ve İkinci Adam” tanımlamalarının mimarı olarak “Enver Paşa” “Menderes'in Dramı” gibi tarihe önemli ve devasa ciltler dolusu notlar düşer: Şevket Süreyya Aydemir; Kadro hareketinin Türk Devrimini ilmek ilmek işleyen, eğitimci/ekonomist/düşün insanı olarak aramızdan ayrılışının birkaç ay öncesinde Cumhuriyet Gazetesindeki makalesi; siyaseten nereden nereye geldiğimiz noktasında 50 yıl öncesinden sanki bugünlere yazılmış gibi…’  (21 Aralık 2025 / RK)

ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR 

"Keskin Kılıç Kullananlar"  

Bu yazının başlığında yer alan sözleri, şu şekilde tamamlarsak, eski ve yaygın bir gerçeği, yeniden dile getirmiş oluruz:

“- Keskin kılıç kullananlar, yanlış hamlelerden sakınmalıdır!” Evet, keskin kılıç kullananlar, yanlış hamlelerden sakınmalıdırlar. Çünkü bu yanlış hamleler bir gün gelir, ellerindeki keskin kılıcı kullananların, kendilerini de yaralar. Hatta tamamen saf dışı bırakabilir. Bu sona sürüklenenlerin niceleri tarih içinde, kendi son nefeslerini, kendi kanları içinde çırpınarak da vermişlerdir.

Çünkü onları yücelten ve toplum sahnesine atan, bir Talih Devi varmış. Bu talih devi kendine hiç durmadan, kurbanlar, ya da kahramanlar ararmış. Ama bu talih devinin, yalnız bir gözü varmış. Bu gözü de tepesindeymiş. Onun için, ayaklarının dibinde kaynaşan ve ondan, talih, şöhret, güç ve yücelik dileyen binleri, yüzbinleri, milyonları görmezmiş. Ama ellerini onların üzerinde dolaştırır gelişigüzel seçtiklerini havaya kaldırır, tepesindeki tek gözle yargılarmış. Ama adına Talih Devi denilen gizemli güç, ya da toplum kanunu, şartlar, zamanlar ve yazgılarla işleyen karışık bir çarklar alemi demek olduğu için, yücelttiği adaylar üzerindeki hükümlerini, biraz geç ve dolambaçlı yollardan uygularmış. Bir gün, nihayet yargısı tamamlanıp da, seçimdeki yanlışını sezer, seçtiği adayının kahraman değil, ancak kurban olabileceğini anlarsa, o zaman onu birden başından atarmış. Ayaklarının altına düşüp, yine ayaklar altında ezilen bu zavallı, ardından bir damla gözyaşı bile bırakmadan, unutuluşun selleri arasında, sürüklenir, gidermiş… Evet bu bir kanunmuş. Değişmez ve şaşmaz bir kanun…

Onun içindir ki toplumlar; başlarında çarklarını işleten bu kanuna ister istemez uyarlar. Gerçek kahramanlar için, ya bağlılık veya inkârlarını, değersiz insanlar için de ya aldanış veya hayal kırıklıklarını ödeyerek, tarihin çarklarını bu çelişler içinde sürdürür, giderler. Çünkü insanoğlunun, inanmak kadar, aldanmaya da ihtiyacı vardır. Nitekim şimdi Türkiye’de de Türk ulusu, hem inanışların, hem aldanışların çelişkileri içinde, yarın kim bilir hangi noktalarda düğümlenecek olan kendi yazgısına kendini bırakmıştır.

Önce şu bir gerçektir ki, ülkemizde siyaset şimdi, kahramanlardan ziyade, değersiz ve hiçbir şeye inanmayan, ama inanır görünen bir takım insanların, oyunbazlık arenası haline gelmiştir. Bunun en belirgin kanıtı, sorumluluğun yerini her alanda, sorumsuzluğun almış olmasıdır. Önce iktidar, iktidar olmak şartlarını, hatta Oligarşik dar çıkar anlaşmaları içinde dahi olsa, yitirmiş gibidir. Bunun da en büyük kanıtı, iktidar oluşturan gruplar arasında, hiçbir konuda bir dil, dilek ve eylem birliğinin mevcut görünmeyişidir.

Ana ve temel yasalar havada kalmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını, bu kararlara uymakla görevli olan makamlar tanımaz. Danıştay ki, milletle devlet arasındaki yüksek hak ve yargı organıdır. Ama onun da kararlarını hükümet uygulamaz. Sorumsuz ve ne oldukları belirsiz birtakım güçler, hiçbir engel görmeden, sahnede aktiftirler. Oysa bizim tarihimizde, böyle bir durum yaşanmamıştır. İşkence ise, tarihimizde yoktur. Yani, İspanya’da, İngiltere’de Fransa’da Rusya’da Almanya ve İtalya ile, adına yanlışlıkla Moğol İmparatorluğu denilen Hint Türk devletinde ve eski Çin’de yürütülen binbir çeşit maddi ve manevi işkence usullerinin, bizim Osmanlı Türkleri ve Cumhuriyet tarihimizde örnekleri yoktur. Gerçi ölüm uygulamaları Osmanlılar tarihinde yaygındır. Örneğin her iç duvarına çinilerle Kur’andan ayetler yazılan Topkapı Sarayının bu duvarlar dibinde, padişahlar çocuklarını, kardaşlarını, hatta kul taifesi padişahı boğdurmuşlardır. Sayısız paşalar, beyler, Divan adamları, kumandanlar ve nice yüz binlerce kul, bu tür ölüm uygulamalarında hayatlarını vermişlerdir. Ama bunlarda, haksızlık olsa da işkence yoktur.

Hele ordunun işkencelere alet edilişi, tarihimizin bilmediği, kaybetmediği bir haldir. Ordu; isyanları bastırmış. Milletin başı sıkılınca, kendisinden medet umulan bir disiplin gücü halinde tutulmuştur. Ama, Celali isyanlarındaki bazı uygulamalarla, bozulmuş Yeniçeri ocağının kaldırılmasından önceki soygunculuk ve vurgunculuk dışında ordu, böyle örnekler vermez. Hele Tanzimattan sonra ordu, ancak cephelerde savaş ve içeride dar günlerde kendisinden nizam ve disiplin müdahalesi beklenen, son güç olarak kalmıştır. Bu bakımdan Türkiye’nin son yıllarda sürüklendiği durum, yani bütün sorumsuz çıkışların da, haklı veya haksız orduya maledilişi yolundaki söylentiler, öyle sanıyorum ki, herkesten önce ordu makamlarını, bu söylentiler üzerinde harekete sevketmeli ve bu yolda yapılan yayımların ve anıların yansıttığı şikayetler incelenmelidir.

Kendilerini polis olarak gösteren, ama davranışlarına bakılınca polislikle ilişkileri şüphe uyandıran, gizli veya açık saldırganların durumu da aydınlanmalıdır. Çünkü her gün faili belli olmayan, mahkemelerde yargılanmayan, ama ardı arası kesilmeyen kurbanlar, ölüler ve yaralılar bırakan olayların gerçek yönleri de, bugün olduğu gibi, kamuoyunda gizli kaldıkça, kamuoyu bunları doğru veya yanlış, kendi eğilimine göre değerlendirecektir.

Şimdi bir de, kendi arasında hiçbir dil ve dilek birliği olmayan iktidarın, yeni baskı kanunları getireceği haber ve bildirimler; (beyanları) meydan almıştır. Bunun ifadesi kısaca hastalığın değil, hastanın üzerine çullanmaktadır. Bu da ancak aczin, çaresizliğin ve iktidarsızlığın bir kanıtı olur. Hükümeti güçlendireceği yerde yıpratır. İktidarı itibarlı kılacağı yerde, itibarsızlaştırır. Çünkü, bu davranış iktidarın, yani elinde keskin kılıç olanın, bu kılıçla yanlış hamleler yapması demektir. Keskin kılıç kullananların yanlış hamleleri ise, ergeç kendilerini yaralar. Ve Talih Dev’i, gözü görmeden seçip yücelttiği insanları bir gün yine kendi eliyle aşağıya atabilir. Bunun örneklerini yakın tarihimizde görebiliriz. Oysa devlet demek bir toplumsal kudret demektir ve bütün toplumun malıdır. Gerçi toplum yapısı, daima iç çelişkiler yaşayacaktır. Ama bu iç çelişkiler de memleket arenasında, siyaset sahnesinde yer alanların kişisel kaprisleri, bir bardak suda fırtına değerindeki iç kavgaları, gürültüleri ile değil, yine toplum bilgisinin, toplumsal değerdeki bilimsel oluşumları ile çözülür. Kısacası, millet hükümetin değil, hükümet milletin buyruğunda ve hizmetindedir.

Gerçi bugün dar bir menfaat zümresinin sosyal, yahut siyasal-ekonomik diktatoryası, bu toplumun, tepeden tırnağa kadar bütün mekanizmasına ve bu zümre menfaatına egemendir. Şimdi ise bu egemenliği pekiştirecek, yeni kanunlar, yeni ve sübjektif tedbirler alınmak üzeredir.

Ama bu baskıların ilk sonucu, toplum içi mücadeleyi keskinleştirmek olacaktır. Bugün bu mücadeleye yön ve nizam vermekten aciz olan insanların, yarın daha da yoğunlaşacak ve yeraltına da yayılacak iç kavgaları nasıl önleyebileceklerini düşünmek, hakikaten güçtür.

Sözün kısası bize artık, gittikçe çıkmazlar içine giren durumumuzu, daha da umutsuzlaştırmak yerine, milli meseleleri, milletin aydınlarını söz ve kalem sahipleri olmaktan uzaklaştırmayarak, bütün gerçekleri ile, milli sahneye sermek olmalıdır. Hele Millet ve Milli sözlerini artık, titiz bir dikkatle kullanmak gerekmektedir. Örneğin Milli Cephe ne demek? Bu nerede başlayıp, nerede bittiği bilinmeyen ve adına Mili Cephe denilen kaynaşmamış gruplar dışındaki insanlar Milli ve Milliyetçilik Tekel’i kimlerin kimlere karşı imtiyazıdır?

Kısaca, Talih Devletin kendilerini yanlış seçtiği, yücelttiği artık herkesçe bilinen insanlar, durumlarını artık tam bir gerçekçilikle bir daha gözden geçirmeli ve ellerindeki keskin kılıçla yanlış hamlelerden, hakikaten sakınmalıdırlar…

(Şevket Süreyya Aydemir, Cumhuriyet Gazetesi, 1 Aralık 1975, s.2)




14 Aralık 2025 Pazar

PSİKOVAMPİRLER

 “Herkes, başka biriyle karşılaştıktan sonra duygusal, ruhsal, zihinsel ve fiziksel enerjinin kaybolduğu hissini bilir. Günlük yaşamda, enerjimizin tükendiğini hissetsek de bu hissi daha fazla analiz etmeye zahmet etmiyoruz. İletişim kurduğumuz kişilerle olan ilişkilerimizi kaçınılmaz olarak kabul etme eğilimindeyiz ve birçok rahatsızlığı işin bir parçası olarak kabul ediyoruz. Bazılarımız bu olumsuz duygular için kendimizi bile suçluyoruz. Bunun nedeni, sürekli stres altında olmanın “moda” olduğu bir dönemde yaşamamızdır; aslında, akşam eve geldiğinizde yorgun olmak günümüzde neredeyse “normal” bir durumdur. Toplumsal olarak kabul edilebilir bu yorgunluk, aslında bir kendini kandırma eylemidir. Bu yorgunluğun altında, bizim farkında olmayan yakın çevremizde yavaş yavaş biriken derin bir duygusal stres yatmaktadır.”

PSİKOVAMPİRLER…(*)

Psikovampir kavramı; günlük yaşamda enerjiyi tüketen kişileri tasvir etme amaçlı kullanılan metaforik bir sözcüktür.

Özellikle herkesin duygusal strese neden olabilecek enerji emiciler veya psikolojik vampirlerle çevrili olduğu bağlamında; Vampir insanlarla karşılaşmalarda ortak nokta, bir dengesizlik olmasıdır. Bazıları için psikovampir patron, proje yöneticisi, eski partner, ekip arkadaşıdır; bazıları için ise ebeveynler, eş veya arkadaşlardır.

İnsanlar günlük yaşamlarında enerjilerini çalan/tüketen insanlardan şikayetçidirler. Hepimizin yaşamında varolan/olacak psikovampirleri kontrol ya da onların etkisinden uzakta yaşayabilme vede kendini özgür/bağımsız kılabilme yeteneği mevcuttur.

-Diğer insanları değiştirmek imkansızdır ancak birey olarak kendinizi değiştirme imkanınız herdaim vardır.

-Vampirler, bir şekilde kendi zayıflıklarımızın/kusurlarımızın yanısıra, mutlarımızın/şüphelerimizin de farkında olmamıza yardımcı olurlar.

-Bunlara karşı “hayır” diyemediğinizde; başkalarının isteklerini yerine getirme konusunda -uyum sağlamayı tercih ederek-, bir nevi kullanılırsınız.

-Başkaları ne der dediğinizde; yine başkaları için kendinizi öteler, kibar/nazik görünme adına kendi benlik ve özgüveninizi olumsuz yönde etkilersiniz.

Psikovampirlerle başa çıkma ve yeniden denge kurabilme bağlamında -teknik uygulamalar olsada- “Umut - Denge - Kendi Kendine Yardım” başlıklı 3 ana ilke esastır.

Umut ilkesi; zor durumlarda bile kendi öz değerimiz üzerinde düşünmemize yardımcı olur ve bize değişimin olanaklı olup mevcut durumla başa çıkabilme yeteneğine sahip olduğumuza dair güven verir.

Denge; Beden/sağlık, zihin/başarı, kalp/ilişkiler ve ruh/anlam olmak üzere 4 alanda daha güçlü olmamıza çeşitli şekillerde yardımcı olabilir ve kendimizi psikovampirlere karşı daha iyi korumamızı sağlar.

Kendi Kendine Yardım ise 5 aşamalı bir uygulamayı gerektirir; Gözlem/mesafe koyma, Envanter oluşturma, Durumsal cesaretlendirme, Sözelleştirme ve Hedef genişletme.

Kendimizi dışsal etkilere karşı koruma konusunda; “Özdenetim ve Bağışıklama” yöntemiyle olumsuzluğun üstesinden gelinebilir. Hayır diyemediğiniz durumlarda acele etmeyip zamana bırakmak/oynamak zaman kazanmak sizi olumsuz durumlardan kurtarabilir. Atasözleri/özdeyişler yada bilgece cümlelerle sorunu karşı tarafa atmış olursunuz. Kendinizi de tanıyıp özgüveninizi sağladığınızda olumlu yönde gelişme kaydedebilirsiniz. Tabiki zaman/deneyim, yaşanmışlık/ tecrübe önemlidir.

Hepimiz akılcı düşünme ile duygu kontrolü arasında bir denge kurmak isteriz. Hayat bir şekilde almak ve vermekten ibarettir. Bunu dengelediğinizde vampirizmi tolere eder, ilişkilerde karşılıklı saygılılık davranışını yakalayabilirsiniz. Hoşgörü de çok önemlidir. Herkesin zayıflıkları vardır ve bunları hoş görerek güçlü yönlere dönüştürmeye katkı sağlayabilirsiniz. Bu önemli bir değerdir. Dış koşulların sizi yönettiğini/etkilediğini hissettiğinizde bu durumu hoşgörü seviyenizi yükselterek aşabilirsiniz.

Tabiki yukarıda anlatılanlar/aktarılanlar, Batı kültürü öznelinde yetişmiş, sosyo-kültürel farklılıklar olsada kuralların insan ilişkilerine de yön verdiği toplumlar açısından uyumlu/uygulanabilir bilimsel öneriler. Bizim gibi doğu-batı kültürü arasında bocalayan, feodal yapının egemen olduğu (gelenek/görenek/töre/inanç/hemşehri gibi) ilişkilerin daha ağır bastığı “istim arkadan gelir, göç yolda düzülür” anlayışının yaygın olduğu coğrafyada -herkesin herkesin işine karıştığı, bireysellikten öte kollektif bir yaşamın sürdüregeldiği kısırdöngü sarmalında- uygulayabilmek ne derece kolay olacaktır.

Sonuçta; duru/tekdüze/sorunsuz dörtdörtlük bir yaşam yoktur, olmayacaktır da! Değişim/gelişim ve geleceği şekillendirmek ister istemez kendi elinizde. Buna bir şekilde kendi gelişmişliğirnizle/ yeterliliklerinizle/iradenizle siz yön vereceksiniz!  

Sağlıkla, Sağlıcakla vede Enerjik kalın…

(14 Aralık 2025)

(*) Psikovampirler, Hamid Peseschkian-Connie Voigt, Çev.A.Taşgın, Ed.Tuğba Sarı, Psikoolgu Yay., Ankara 2025.





7 Aralık 2025 Pazar

TARİHTEN -Tarih Sayfalarından- NOTLAR - 34

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da, Osmanlı döneminden ayırt etmek için, Kemal’in Türkiye'si deyişi çok sık kullanılır oldu. Özellikle diplomaside ve dış dünyadaki gazete haberlerinde genç Türkiye Cumhuriyeti, Kemal'in Türkiye'si olarak anıldı.

1930’lu yıllarda Ankara’da bir avuç idealist, o yıllar için bırakın Türkiye’de, Dünyada parmakla gösterilecek kalite ve içerikte -Genç Cumhuriyetin vizyon ve değerlendirmelerinden yola çıkarak Türkiye’yi dünyaya tanıtan- bir dergi çıkarır: La Turquie Kemaliste/Kemal'in Türkiyesi...

KEMALİN TÜRKİYESİ

-La Turquie Kemaliste Dergisinin Öyküsü- *

“O zaman Kemalist Türkiye o kadar canlı bir ilgi odağı idi ki, dünyanın dört bucağından en ünlü gazeteciler, yazarlar gelir, yazılı sorular ve fotoğraf istekleri yağardı.” (Vedat Nedim Tör)

Türkiye’de 1923’te Cumhuriyetin ilanının ardından yeni bir devlet/toplum oluşturma adına gerçekleştirilen devrimlerle -ülkenin çağdaş devletler seviyesine yükseltilmesi yolunda- geçen 10 yıllık süreçte modernleşme/kalkınma açısından önemli başarılar elde edilmiştir. Ancak, dünya politikasını yönetenlerin Türkiye’ye bakışı pek değişmemişti. Yıl 1933, Genç Cumhuriyet artık 10 yaşındadır. Bir yandan yepyeni bir ruh ve dinamizmle Türkiye’nin kuruluş çalışmaları devam ederken diğer yandan yapılanların dış dünyaya gösterilmesi/anlatılması için farklı yollar denenmiştir. 

Albümler/broşürler basılmış, çeşitli organizasyonlar gerçekleştirilmiştir. Söz konusu tanıtma faaliyetlerinden birisi de La Turquie Kemaliste dergisinin çıkarılması olmuştur. Dergi, Türkiye’nin yeni imajını dünyaya tanıtmak için önemli araçlardan biri halini almıştır.

Derginin çıkarılma süreci, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından Vedat Nedim Tör’ün 1933’te Matbuat Umum Müdürlüğü görevine atanması ile başlamıştır. Kurumun görevi 1934’te yayımlanan kanunda: “Memleket haricinde Türkiye’yi tanıttırmayı ve menfi propagandalarla mücadeleyi temin eylemek” ve “Ecnebi memleketlerde yapılacak propagandanın vasıtalarını hazırlamak” olarak tanımlanır.

La Turquie Kemaliste/ dergisi de bu çerçevede yayın dünyasına girecekti.

Vedat Nedim Tör’ün, “Türkiye’yi kültürü, sanatı ve devrim hareketleri ile dünyaya tanıtacak bir organa şiddetle ihtiyaç var. La Turquie Kemaliste adlı 3 ayda bir yayınlanacak bir dergi çıkaralım” önerisini başbakana ileten içişleri bakanına, Başbakan İnönü’nün, “yabancılara sunacak kalitede bir dergi basamayız” sözleri üzerine, Devlet Matbaası imkanlarıyla çıkardıkları deneme sayısı sunulunca; İnönü, dergiyi ince ince tetkik ettikten sonra, “bu burda mı basıldı Vedat?” diye ardarda sormasının ardından kalkıp, alnından öperek “Tebrik ederim, Vedat” diyecekti. Bu kişisel azim/gayret/çabaların heyecan ve mutluluğunu yaşayanlardan öte ülke açısından da gurur vericiydi.

3 yıl kadar varlığını sürdürmüş Kadro dergisinin Kadro hareketini yaratan (Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İsmail Husrev Tökin, Burhan Asaf Belge) 6’lı grup, Kadro dergisinin kapanışından kısa bir süre sonra Kemalist düşün insanı Vedat Nedim Tör'ün öncülüğünde yayın hayatına giren "La Turquie Kemaliste" dergisinin çekirdek kadrosunu oluşturmuşlardır.

Türk ve yabancı uzman kişilerce kaleme alınan (190 makale) yazılardan oluşan ve ortalama 30 sayfa olan dergi, 1934’te yayın hayatına başlayarak (önceleri 2 aylık, sonraları düzensiz aralıklarla) 1948’e kadar toplam 49 sayı olarak çıkmıştır.  6 adet farklı kapak tasarımı kullanılan derginin dili, Fransızca olmakla birlikte bazı sayılarda Almanca ve İngilizce makaleler yayınlanmış, 1940’lı yılların sonlarında ise Amerika ile yakınlaşmaların etkisiyle İngilizceye dönüşmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk, genç Cumhuriyeti, kendi fotoğraflarıyla değil, yapılan hizmetlerin kendisiyle ve hizmetlerin coşku vede kalitesiyle tanıtmayı seçmiştir. Bu tutum tarihte benzerine az rastlanabilecek bir siyasetçi ve devlet adamı tutumudur. Çok büyük bir özgüven ve bir o kadar alçakgönüllülük içermektedir.

Cumhuriyet’in 10. yılının ardından 1934’de genç Türkiye’nin yeni resmini özellikle de dünya kamuoyunun ilgisini çekebilmek için büyük bir özenle ortaya koymaya çalışan La Turquie Kemaliste dergisi, tam anlamıyla o günkü Türkiye’yi değilse de varılmak istenen hedefi göstermesi açısından yayımlandığı dönemde anlamlı bir işlev üstlenmiştir. Atatürk’ün her fırsatta dile getirdiği “çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak, hatta onun da ötesine geçmek” hedefinin bir anlayış olarak yansımasının bir aracı olacaktı.

* (Kaynakça: Atatürk Ansiklopedisi / la-turquie-kemaliste-dergisi; Bugünün Bilgileriyle Kemal’in Türkiye’si / La Turquie Kemaliste)

(7 Aralık 2025)

Remzi KOÇÖZ


Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz