15 Şubat 2026 Pazar

KARASU ÜZERİNE NOTLAR – 21

 

KARASU ÜZERİNE NOTLAR – 21

“Karasu Haber olarak yola çıkış amacımız para kazanmak değildi. Öyle veya böyle, bu güne kadar geçen sürede Karasu Haber Gazetesi, kuruluşunda önüne koyduğu ilkelere uygun bir yayın politikası izledi. Gazete olarak konularda halkın bilgi edinmesini ve süreçle ilgili fikrini ortaya koymasını sağladığımıza inanıyorum. Sadece haber anlamında değil, köşe yazarlarımızın dile getirdiği düşünceleri, kamuoyunun doğru anlamda oluşmasına büyük katkı sağladı. Başarısız olduğumuz konular da var.” (Cihan Ersöz)

CİHAN ERSÖZ ve KARASU HABER

-Eğitim Dünyasından Basın Dünyasına Bir Onur Çizgisi-

Trabzon/Of’lu baba Ferhat ile Abhaz anne Nazile Kuş Ailesinin (Şükran-Reyhan-Cihan- Özer-Nurdan) 5 çocuğunun ortancası olarak Karasu’nun -eski ismi Kobaşlar olup şu anda Kocaali ilçesine bağlı olan- Selahiye köyünde 1952’de doğar.

İlkokulu Selahiye köyünde tamamlayıp, 2 yıl ara vermesinin ardından ailece Karasu’ya Aziziye Mahallesine göçerler. 1964 yılında Akif abimlerle başladığı Karasu ortaokulunu 1967’de  bitirmesinin ardından Bolu Öğretmen okulunu kazanır. O yıllarda Karasu’da henüz lise açılmamış, okumak için en yakın yer Adapazarı yada yatılı devlet okulları için gurbete çıkılacaktır. Ve Aziziye Mahallesinden Erol Kaya, Turgut Acar, Metin Cengiz, Abdülkadir Acar, Reşat Şirin, Celalettin Öncü ağabeyleri gibi mahalle ile birlikte ilçemizin eğitimcileri olarak onur listesinde yer alacak, öğretmen olarak kendilerinden sonrakilere rol/model olacaklardı.

Öğretmenlik Yılları

O, küçük bir ilçede bir çiftçi çocuğu olarak Cumhuriyet’in sunduğu fırsat eşitliği imkanından yararlanarak, devlet parasız yatılı okulu olarak Bolu öğretmen okulunu 1970 yılında bitirip eğitim ordusuna ilköğretim öğretmeni olarak katılır. Öğretmenlik sürecinde yüksek öğrenimini Eskişehir/Anadolu Üniversitesinde tamamlayacaktır.

Öğretmen olmasının ardından 1971 yılında Aziziye mahallesinden Emine Ödül ile evlenecektir. (Emel ve Devrim isimli 2 çocuk sahibi baba olurken, sonrasında 3 torun sahibi dede olacaktır.)

Öğretmen okulunda sanatsal beceri olarak bağlama öğrenmişti. İlköğretimde öğretmen olmasına rağmen bu becerisi sayesinde lisede müzik derslerine girerek bağlama dersi verecektir.

Bolu, Kocaali, Karasu/İnönü ilkokulu, Sakarya/Göktepe Köyü gibi yerlerde görev yapmasının ardından istem dışı sürgün tayin nedeniyle öğretmenlikten istifa ederken, sonrasında  kendisini siyaset dünyasının içerisinde bulacaktır.

Siyaset ve Belediyecilik

Çok sevdiği öğretmenlik mesleğinden istifa sonrası Karasu SHP ilçe teşkilatında itibariyle sekreter olarak görev alacaktır. 1989 yılı yerel seçimler yılıdır. SHP ilçe başkanı Sedat Büyük belediye başkanlığına aday olurken, onun yerine ilçe başkanlığına atanan Enver Salman ile birlikte zorlu bir seçim sürecini birlikte kotaracaklardı. Seçim sürecinin kritik ismi olarak sözcülük ve organizasyon becerisi ile başarıya katkı sunar. Seçimlerin kazanılmasının ardından Belediye başkan yardımcısı olarak atanırken, Belediye başkan yardımcılığı ünvanı uygulamada ilçe de ilk kez onunla başlar. Sedat Büyük ile birlikte çalışma ve başkan yardımcılığı konusunda çoğu kişi kendisini uyarsa da o görevini sorumluluk çerçevesinde ciddiyetle yaparak, ayni zamanda partinin ilçe sekreterliği görevini de yürütür.

Yeniden Öğretmenlik ve Emeklilik

1989-1994 yılları arası 5 yıllık Belediye başkan yardımcılığı ardından 1994 yerel seçimlerinde ANAP adayının kazanması sonrası partiden istifa edip, -emeklilik haklarını elde etmek için tekrar öğretmenliğe dönerek-, 3 yıl daha öğretmenlik yapacaktır. İstanbul ardından Karasu/İnönü ilköğretim okulundan 25 yıllık süresini tamamlayarak 1997 yılında emekli dünyasına adım atar.

Basın / Gazetecilik

“Gazetecilik zor zanaat; Zorluklardan biri ekonomi… Yaklaşık 10 yıldır resmi ilan alamıyoruz. Gelirlerimiz gazete satışı ve sivil toplum kuruluşları, işadamları ile esnaflardan gelen ilanlarla sınırlı. Bu gelirler de basım masrafları, çalışanların maaşları, vergi, sigorta ve benzeri diğer giderleri karşılamaktan uzak. Dolayısıyla iş kalıyor emekli maaşı ile çalışan arkadaşlarımızın fedakârlığına…” (23.5.2020)

Cihan Ersöz, yaşadığı ilçenin sorunlarını (spordan/eğitime, siyasetten/yatırıma, çevreden/ turizme) Karasu Haber Gazetesi / İzlenim köşesinde yazarak, Tv oturumu/panel gibi farklı platformlarda dile getirme yanında sosyal medya ortamında paylaşarak -siyasiler/yöneticiler/ uygulayıcılarca görmezden/duymazdan gelinsede- Toplumsal sorumluluk/duyarlılık ve tarihe not düşmek adına "Söz uçar yazı kalır" minvalinde; yazmaya/çizmeye/anlatmaya sessiz çoğunluğun sesi olmaya devam eder.

“Karasu Haber”in yerel yayın çabalarını, ilçe sorunlarına ilişkin sürdüregeldiği mücadeleyi değerli bulmuş, eğitim emekçisi Cihan Ersöz ağabeyin basın emekçisi olarak koşturmacasına birebir tanık olmuş, özverili çabalarını takdire şayan bulmuştum. 

O, Aziziye mahallemize köyden gelip yerleşen bir ailenin çocuğu olarak mahalle kültürünü ilçe düzeyinden daha ötelere taşıyacak, bizim kuşağa rol model abilerden biri olacaktır. Akif ağabeyimin ortaokul arkadaşlığı abi-kardeş ortamı oluştururken, -gurbette takip ettiğim ve zaman zaman yazılar gönderdiğim- Karasu Haber, bizler için gurur kaynağı olacak, Karasu’ya gelişlerimizde aradığımız/uğradığımız bir mekan vede paylaşımlarımız yanında gündeme/güncele ilişkin sohbetlerimiz olacaktır.

3 Şubat 2003’te yayın hayatına başlayan Karasu Haber Gazetesi, salgın sürecinin yarattığı sorunlar nedeniyle 17 yıldır kesintisiz sürdürdüğü haftalık yayınına bir süreliğine ara verirken (2020),  Gazetenin internet sitesi yenilenir ve Karasu Haber yayıncılık sahibi Cihan Ersöz okurlarının kendilerini karasuhaber.com adresinden takip etmelerini ister.  Bizler gurbette yaşayan Karasulular olarak gelişmeleri/yaşananları yine Karasu Haber’den dijital ortamda izleyerek/ öğrenirken, sonraki süreçte yayın hayatını sonlandırmak zorunda kalması bizleri üzecektir.

Bu ülkede gazetecilik zor zanaattır. Hele hele yerelde.

Doğru/tarafsız haber yanında, Cumhuriyet ve demokrasi değerlerini savunmak..

Çıkar ilişkilerine girmeyip, hele hele yandaşlığın prim yaptığı, paye aldığı bir dönemde vede ekonomik krize rağmen bir basın kuruluşu olarak, ayakta kalabilmek kolay olmasa gerek.

"Karasu Haber" olarak 20 yıllık bir onur çizgisinde yürüyebilmek başlı başına takdire şayan bir başarı öyküsü.

Toplumsal sorumluluk çerçevesinde kalemini/yüreğini satmayan, basın emekçilerine selam olsun. Selam olsun Karasu Haber'e ve onu yaşatan yüreklere...

Hesap sormayan, sorgulamayan, soru sormayan topluma, görmeyen gözlere, duymayan kulaklara anlatmak zor olsa da; Tarihe not düşmek adına, toplum vicdanına seslenebilmek, sorumluluk/duyarlılıktan daha öte yürekliliktir.

Cihan Ersöz Ağabey;

Eğitim dünyasından basın dünyasına -sorumlu/duyarlı/yürekli- bir kazanım,

Yetiştiği toprakların sorunlarını ‘izlenim’iyle içselleştiren, haber/bilgi/paylaşımlarıyla;

Karasu için farkındalık yaratan bir değerden fazlası sağduyulu bir bellektir.

Saygı/sevgi/selam ve sağlıkla...

(Karasu / 15. 02. 2026)

Remzi KOÇÖZ





10 Şubat 2026 Salı

BİR TOPLUMSAL ANATOMİ

BİR TOPLUMSAL ANATOMİ
 “Toplumda kültür yok. 200 küsur üniversite var ama, hoca yok, cehalet kurbanı olarak devam ediyoruz, vasatlık her yerde. Bir kültürün birikmesi, bakkaldan mal almaya benzemez. Kentli olmak, kente her taşınanın kentli olduğu anlamına gelmez. Kentli olmak, çağdaş uygarlığı bütünüyle olmasa bile, biraz anlamış olmak demektir.”
(Prof. Doğan Kuban)

-Bir Konu, Bir Olay ve Bir Ölüm-
25 Kasım 2025 günü yaklaşık 2.5 ay kadar önce Tüvtürk Ankara/Eryaman istasyonunda 3 yaşına giren aracımın ilk muayenesi sonunda "arka sağ emniyet kemerinin aktif olmadığı şeklinde" ağır kusurlu olunduğu mesajı telefona geldiğinde ister istemez canım sıkıldı. Arka sağ koltuğa kabanımı bırakmıştım. Bagajı açıp stepneyi kontrol eden çalışanın kabanı kaldırıp emniyet kemerini görmemesi mümkün değildi.
Aklıma muayene öncesi yaşananlar geldi.
...
O gün muayene için sıramızı beklerken 1 araç kala bizim kulvar durur. Benim gibi arka sıradakiler niçin bekletildiğimizi öğrenme yanında çalışanlara pratik yolu söylememize rağmen bildiklerini uygularlar.
-önümde benimle yaşıt 60 model özel/opel otonun arka bagaj kapağını açmak için değişik anahtarlarla/elle-levyeyle /çekiçle vurarak15 dk kadar uğraş verilsede bagaj açılamayip-
sonunda bizim söylediğimiz noktaya gelirler, araç yan boşluğa alınıp bizlere sıra gelir. Ancak muayene sonucunda bana ve arkamdaki kişiye ağır kusur raporu verilmesi duygusal bir algı oluşturacaktı.
...
Duruma itiraz bağlamında;
Aracı muayene eden kişi kulvardan ayrıldığından
Kulvarda çalışanların sorumlusu olduğunu söyleyen kişiye raporda bir yanlışlık var diyerek aracın arka sağ kapısını açıp, bakmasını istediğimde; sorumlu kişi dışarıdaki araca bakamayacaklarını, yeniden işlem başlatıp tekrar muayene randevusu almam gerektiğini söyleyerek içeriye ayrıldı.
Muayene alanından ayrılıp ilk işlemleri yaptırdığım ofisteki çalışana söz konusu işlemle ilgili sorumlu/yetkili bir kişi sorduğumda son görüştüğüm kişiye yönlendirince;
Yaşımız/Yaşam tecrübemiz gereği;
söz konusu işyerinde işlerin otomasyona bağlanıp sorun çözecek muhatap olunabilecek bir ilgilinin bulunmadığı kanaatiyle;
Nalet olsun/ya sabır diyerek,
yeniden basvuru/randevu/sıra derken 3 saat daha zamanımızı heba ederek, mesai bitmeden işlemleri sonuçlandırabildik.
Anlayacağınız kendi kendime telkinle uyma çoluk çocuğa diyerek istasyondan ayrıldım.
Tüvtürk'e yazarım/iletirim düşüncemden de birşey çıkmaz duygusuyla unutmaya dönüşür.
Bu ve benzeri olayları günlük yaşam içerisinde çoğu insan farklı şekillerde yaşamakta, kimisi adliyelik/hastanelik boyutlara kimi de bir hiç uğruna istenmeyenle sonuçlanmakta.
Tıpkı geçen hafta 2 Şubat günü yaşanan bir ölüm olayı gibi..
...
Ankara/Yenimahalle/İvedik TüvTürk araç muayene istasyonunda aracını rutin muayene kontrolü için götüren kişinin  (polis me. Melih Okan Keskin) muayene işlemine itirazı sonrası
(Tüvtürk çalışanının yumrukla karşılık vermesi ardından diğer çalışanların topyekûn kişiyi linç etme girişimi) yaşananların kişinin ölümüyle sonuçlanması akıl tutulması olarak nitelenebilecek ibretlik bir vaka.
Öncelikle ortada haberlerde yazıldığı gibi olay bir kavga/darp değil 1 kişiye çok sayıda çalışan tarafından linç girişimi.

Bir güvenlik personeli olarak böyle bir zorbalıkla karşılaşabileceğini ummamış silahını çek(e)memiştir. Ve sonrasında beyin kanaması sonucu ölümü ise çok acı olmuştur.
Ailesi/sevenleri/yakınlarının başı sağolsun.
...
Özellikle büyük kentlerde;
bu ve benzeri durumlarla bir şekilde/sebeple
-sokakta/markette/okulda/stadta/
salonda/trafikte/hastanede-
öfkenin kontrolsüz şiddete dönüşmesi şeklinde;
ve bu tür olaylarla her an/ heryerde/herkesin karşılaşabilmesi yüksek bir olasılık.
Bunlar biryerde bilinçsiz ani öfke patlamaları,
Kontrolsüz güç haline dönüşmüş gruplar.

Yan/düz/niye baktından tutunda
Davranışınızdan/konuşmanızdan anlam,
Her türlü durumdan kendine vazife çıkaran
bir paranoya; psiko/patolojik bir ruh hali.
Hakkınızı aramanız/sorgulamanız durumunda da hakaret/şiddet gibi ne tür bir davranışla karşılaşabileceğiniz belirsiz.
Her an dikkati elden bırakmamak,
Aklınıza mukayyet olmak,
Sağduyulu kalabilmek ne derece mümkün!

-Zaten günlük yaşam koşuşturmacasinda sağduyu/hoşgörü/saygı/sevgi gibi değerleri unuttuk.
-Büyüğünden küçüğüne/
okumuşundan okumamışına/
gencinden yaşlısına/
kadınından erkeğine-
Akıl/izan yerine içgüdüleriyle hareket eden,
Cinnet hali,
Kuralsız/pişkinlik hak getire,
Bir anomali toplumuna dönüştük.

Her an kavgaya hazır,
İnsanlar burunlarından soluyor,
Kimseye birşey sormaya gelmiyor,
Memur/görevli yüzünüze bile bakmıyor,
Sorun çözme yerine öteleyerek,
Amca/dayı git işine gibi cevaplar.

Toplumsal travma/çürüme/yozlaşma
ne derseniz deyin!
Sonuçta gelinen nokta;
Sağlıksız/huzursuz bir toplum!
Neden / Niçin?..
(Ankara/10. 02. 2026)
Remzi Koçöz

23 Ocak 2026 Cuma

TARİHTEN -Tarih Sayfalarından- NOTLAR - 38

“Öyle görünüyor ki biz Türkiye’de bir inkılâp gerçeği ile karşı karşıyayız; ama bir inkılâp teorisi ve felsefesi ile karşı karşıya değiliz. Mademki bir inkılâp vardır, o halde bu inkılâbın bir açıklaması olmalıdır… Nitekim bir aydın kadro, hem de Mustafa Kemal’in hayatında ve onun gözleri önünde, gene de Türk inkılâbının ideolojisini kendi açısından derlemek, aydınlatmak ve birleştirmek çabasına girmiştir. Bu hareket, Kadro hareketidir.” (Şevket Süreyya Aydemir)

KADRO HAREKETİ: KADROCULAR

-Kadro Dergisinin Öyküsü- *

Kadro Dergisi; Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bir grup aydın tarafından çıkarılıp 1932-1935 yılları arası 3 yıllık sürede toplam 36 sayı yayımlanmış bir aylık düşünce dergisi. Derginin ideoloğu Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), yayın müdürü Vedat Nedim Tör (1897-1985), imtiyaz sahibi Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974), İsmail Hüsrev Tökin (1902-1993), Burhan Asaf Belge (1899-1967) ve yazılarıyla 1933’de katılan Mehmet Şevki Yazman sayılabilir. Ayrıca çeşitli sayılarda, başka yazarlar da yazılarını yayımlamışlardır.

Kadro Dergisinin yayımlanma amacı ilk sayısında (23.1.1932): “Türkiye, bir inkılap içindedir. Bu inkılap durmadı. Bugüne kadar geçirdiğimiz hareketler, şahit olduğumuz muazzam dirilme/ayağa kalkma manzaraları, onun yalnız bir safhasıdır. Bir ihtilal geçirdik. İhtilal inkılabın gayesi değil, vasıtasıdır” şeklinde açıklanmıştır.

“Kadro, bir parçalı millet rejimi, içinde bir parlamento teşekkülü değil, bir inkılâp avangardıdır. İnkılâbın bütün yöneten fikirleri, inkılâbın esasını ve gelişim istikametini tayin ve ilân eden ileri prensipler, ancak böyle bir ‘kadro’nun ideolojisinde ifadesini bulur.” (Bkz. Ş.Süreyya Aydemir, “Kadro”, 1932, S:1, s.3).

Kadro dergisinin başyazıları genellikle “Kadro” başlığı altında Şevket Süreyya Aydemir tarafından yayımlanmıştır. Dergide edebiyat yazıları yayımlayan tek isim Yakup Kadri’dir. Onun dışında Devletçilik fikrini savunan dergide yayımlanan 360 makaleden 150’si ekonomik konuları içermektedir.

1929 ekonomik bunalımı ve 1930 Serbest fırka deneyiminin ardından bu sancılı süreci toparlamak ve genç Cumhuriyet’e yeni bir ivme kazandırmak amacıyla yola çıkan Kadro Hareketi bir şekilde siyasi bir kimliğe bürünür. Şevket Süreyya Aydemir’in Türk Ocağı’nda vermiş olduğu (15.1.1931), "İnkılâbın İdeolojisi" başlıklı “İnkılap ve Kadro konferansı”, 1930'ların ilk yarısına önemli ölçüde damgasını vuracak, entelektüel/ideolojik yönelişin bir habercisi olarak, resmî ideolojinin ilgisini çekecek ölçütte geniş yankılar uyandırır.

Aydemir; Devrimin, “ilerledikçe ve derinleştikçe onun teorik özü ve ideolojik esasları etrafında yürüyen fikir araştırma ve hareketlerinin de genişleyeceğine ve derinleşeceğine” inanıyordu. Bunun da ekonomi modeli “ne bir topyekûn sosyalizm ne de totaliter bir devlet kapitalizmi idi. Bu sadece planlı ve devletçi bir düzeni” kapsıyorduPozitivizmin bir uzantısı olarak addedilen Solidarizmi (ulusal birlik/bağlılık) Halkçılık ilkesiyle bütünleştirmeye çalışıyorlardı.

Topluma karşı aydın sorumluluğunu, devlet sorumluluğuyla birleştirerek aydınlanmacı bir çaba içerisinde, yalnıza Türk toplumu değil, ezilen tüm halklara umut ve rol/model olacak bir sistemin peşindedir. Bu düşüncenin en ciddi biçimde tartışıldığı yer ise Kadro Hareketi olmuştur. Bu bağlamda, Kadrocuların Kemalizm’e ideolog olma ve yeni bir sosyo-ekonomik model yaratma çabaları özgündür.

Toplumun kültürel bilincinin yanında, tarihsel süreç içerisinde biçimlenmiş sosyolojik problemler de gündemindedir. Aydemir’e göre Türkiye’nin doğusunda yaşayan halk, bir derebeylik düzeni altında geriliğe mahkûmdu. Bu mücadelede derebeylik düzeninin tasfiyesi için gerekli olan formülü toprak reformunda görüyordu. Toprak reformu, bölge halkının ekonomik bağımsızlığa kavuşturulması ve devrimin benimsenebilmesi için gerekli bir kültürel düzeye zemin sağlaması bakımından da gerekli görülüyordu. (1932, S:6, s.44-45)

Milli Kurtuluş Hareketi ve 3. Yol Arayışı

Kadrocuların Türkiye’ye ilişkin tezleri milli olmakla birlikte, aynı zamanda tüm ezilmiş halklara da örnek olacak bir idealdir. Türk devriminin evrenselliği gibi önerdikleri ideolojinin de kapitalizm /sosyalizm gibi evrensellik iddiasını taşıdığını belirtmişlerdir.

Aydemir, Kadrocuların diğer ideolojilere yaklaşımını şöyle açıklar: “Ne sosyalizmin ne liberal demokrasinin ne parlamentarizmin ne faşizmin simsarıdır. Hatta bütün bu birleşik teorilerden sarfınazar, sadece milliyetçilik, cumhuriyetçilik, devletçilik, inkılapçılık, halkçılık, lâiklik formülünde ifadesini bulan toplumsal özelliklerin ilk belirtileri bile bizim rejimimizi tümüyle bütün rejimlerden ayırır.” Bu açıklama 3. bir yol arayışının belirtilmesi açısından önemlidir. Millî Kurtuluş Hareketi olarak nitelendirilen bu model, Batı karşısında sanayileşmesini başaramamış 3. dünya ülkelerine de rol model olacak bir sistemdi. Türkiye, bu bağlamda sömürgeliği/sömürgeciliği reddederek kendi kendine yeten yeni bir dünya düzeni içerisinde yer alacaktı. (1932, S:1, s.45-47; 1934, S:29, s.9; 1934, S:31,s.37)

Aydemir, öncü/elitist kadro olan aydınların yerine getirmesi gereken Millî Kurtuluş Hareketi’nin ana hedeflerinden birisi olan, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle" idealinin peşinden gidecektir.(1933, S:23, s.9)

Kadro Dergisinin Sonlanması

Kadro dergisi, Atatürk ve Başbakan İnönü’nün desteğine rağmen çok geçmeden (Kadrocuların görüşlerini Marksizm’e dayalı buldukları ve Komünizm ithalatı yaptıkları iddiasıyla), ağır tenkitlere maruz kalırken, CHP genel sekreteri Recep Peker ve yönetimdekilerin de benzer tepkileri Kadroculara karşı olumsuz bir hava oluştururken, Derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri’nin bir nevi sürgün niteliğinde Arnavutluk/Tiran’a elçi olarak atanması üzerine, sessizce kapanmak zorunda kalmıştır.

Kadrocular, Cumhuriyetin tek partili dönemi için teorik zemin kurma arayışı içinde olmuşlar, ancak bu süreçte CHP’nin yönetici seçkinleri/elitleri ile de bir nevi çatışmaya girmişlerdir.

Aydemir’e göre, Kadroculara yönelik tepkiler; “Kadro'nun taviz kabul etmez inkılâpçılığından ve totaliter kabul edilen yayımından doğuyordu.”

Kadro’nun son sayısında Aydemir, idealindeki devlet düşüncesinin kaynağı olan hedefle yazısını tamamlar: “Aydınlar, kendine kadar getirilen ve emanet edilen inkılabı, bundan sonraki gelişim yollarında da arızasız yürütür, genişletir ve derinleştirebilir. Her şey İnkılâp adına! Her şey inkılâp için…” (1935,S:35-36, s.22)

Sonuç olarak

Kadro’da Aydemir’in en büyük çabası Kemalizm olarak adlandırdığı Milli Kurtuluş Hareketi’nin ideolojisini yapmaktır. Türk Devrimine rehber olması beklenen bu proje, aynı zamanda tüm sömürge uluslara da örnek olacak evrensel bir modeldir. Bu yaklaşımın temelinde, ağırlıklı olarak Batı/Avrupa sistemini temsil eden liberal/sosyalist ideolojilerin tümünden farklı 3. bir yol arayışı içerisinde Türkiye’ye özgün bir sentez ortaya koymuştur.

O dönemin aydınlarından farklı olarak önerdiği toplumsal proje; Konferanslar ardından “İnkılap ve Kadro” çalışmasıyla teorik boyuta dönüştürülmüş ve “Kadro Dergisi” ile -Kemalizm’e rehber olacak bir tartışma çerçevesinde- kitlesel bir boyuta taşınmıştır.

Aydemir, tüm üretkenliğine/çabasına rağmen, “milli işbirliği” olarak da ifade ettiği “planlı bir toplum düzeni”ni ve Türkiye’ye uygun gördüğü inkılâp ideolojisini siyasi elitlere benimsetememiş, ancak Kadro Hareketi olarak Türk düşün dünyasında özgün bir yer edinmeyi başarmıştır. Kısa sürelide olsa, Kemalizmin sistematik hale getirilmesi yönünde öncü olmuştur.

Kadrocular, ulusal bağımsızlık hareketinin ideolojisini yapma idealleri yanında, bu hareketin de ilk dikkate değer temsilcileridir. Kullandıkları kavramlar 1930’ların Türkiye’sinin entelektüel / akademik çevreleri için çok çok ileridir.

Kadrocular idealist bir anlayışla yola çıkarak düşün/yazın/kültür anlamında da Cumhuriyet aydınlanmasına ve toplumsal bilinçlenmeye katkı sunarken kendilerinden sonraki kuşakları yüreklendirici geleceğe ışık tutan bir ateşi Anadolu’nun bağrında yakmışlardır.

* (Kaynakça: Kadro Dergisi, 1932-1935, Sayı:1-36; Ş.S. Aydemir, Tek Adam /Suyu Arayan Adam; C. Ünver, “Şevket Süreyya Aydemir”; İ.Tekeli ve S. İlkin, Bir Cumhuriyet Öyküsü: Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak; M. Yanardağ, Türk Siyasal Yaşamında Kadro Hareketi; Atatürk Ansiklopedisi;…)

(23 Ocak 2026)

Remzi KOÇÖZ




        

18 Ocak 2026 Pazar

TARİHTEN -Tarih Sayfalarından- NOTLAR - 37

 

‘20. yy’da Latin/Güney Amerika ABD’nin arka bahçesi, Dünya’daki heryer ise İngilizlerin kendi bahçesi idi. 21. yy’da bu değişti. Artık Dünyanın heryeri ABD’nin bahçesi…’

MONROE DOKTRİNİ VE CONDOR PLANI

Bundan 200 yıl kadar öncesinde 19. yüzyılın ilk çeyreğinde (1823) ABD Başkanı James Monroe tarafından Kongre'ye sunulan ABD'nin dış politikasına ilişkin "Amerika Amerikalılarındır" sloganıyla örtüşen ve zamanla "Amerika kıta olarak kuzeyiyle/güneyiyle ABD'nindir" manifestosuna dönüşen Doktrini, “Anti-koloniyalizm / Karışmazlık / Ayrı Etki Alanları / Kabuğuna Çekilme” 4 temel prensip üzerine inşa edilmiştir.

ABD'nin küresel duruşunu/yayılmasını uzun yıllar boyunca şekillendiren bu Doktrin, Avrupa’nın Amerika kıtasındaki hegemonyasının Latin dünyasında yeni kutsal ittifaklarla yenilenme eğilimi ile  Rusya'nın Alaska'dan güneye, kıtanın kuzeyine doğru genişleme niyetlerine karşı bir güvenlik kuşağı oluşturarak nüfuz alanını koruma kalkanı içerisine alacaktır. Zaten 20. yy çeyreğinde de güç eski dünyadan yeni dünyaya geçecek İngilizlerin yerini 100 yıl içerisinde ABD devralarak 21. yy çeyreğine değin dünyanın yeni efendisi olacaktır. Bu doktrin Güney/Latin ülkelerinde ABD/kapitalizm/ liberalizm karşıtı yeni rejimlerin oluşmaması vede Soğuk Savaş sürecinde ideolojik savaş çerçevesinde Sovyetlerin Batı Yarımküre çevresinde yayılmasını engellemek için kullanılmıştır. ABD Küba’nın ardından Vietnam çıkmazı sonrası yeni Kübalar oluşmaması için Latin dünyasında ardı ardına askeri darbelerle gücünü pekiştirecek, Condor planını devreye sokacaktır.

Condor Planı / Akbaba Operasyonu (*)

1970'li yılların ortalarında Latin/Güney Amerika’daki diktatörlüklerin ABD/CİA desteğiyle uygulamaya koyduğu operasyondur. Salvador Allende seçimle iktidara geldiğinde (Şili-1973); ABD yönetimi; "Mesele Şili halkının oylarıyla verecekleri karara terk edilemeyecek kadar önemli. Yanı başımızdaki bir ülkenin halkının sorumsuzluğu yüzünden komünizme kaymasını elimiz kolumuz bağlı izlemek anlamsız" diyecektir.

ABD Dışişleri bakanı Henry Kissinger; ABD merkezli darbelerin öncüsü/ideoloğu/uygulayıcısıdır. Onun başkanlığında 1970’lerde 40’lar meclisi toplanarak, Şili’deki siyasi gelişmelere dikkat çekecek, Domino teorisi korkusu/endişesiyle; “Şili 2. Küba’mız olur, kenarda oturup seyredemeyiz, halkı özgür iradesine bırakamayız”, denilerek bir yandan karşıt propaganda/para (ABD/CİA Şili için 8 milyon $ harcayacaktır), diğer yandan gladio/kontrgerilla aracılığıyla toplumların gelişimlerine dış müdahaleler geliştirilecektir.

(Zaten Şili öncesinde: Paraguay/1954, Brezilya/1964, Arjantin/1966, Uruguay/1971, Bolivya/1973 ülkelerinde askeri darbeler sonucu ordu yönetimlere el koymuştu.)
Seçimlerin sonucunu değiştirme, sosyal yapıyı etkileme ve demokrasiyi manipüle etme sonrasında darbeler ile iktidara el koyma süreçleri yaşanır. Ve güney/Latin Amerika’da ters domino etkisi sonucu oluşan CİA destekli diktatörler döneminde; Cuntalar emrindeki ölüm mangaları: ölümler/ sabotajlar/suikastler/infazlar gerçekleştirilir.

1975 yılında ise bu ülkelerin temsilcileri Şili/Santiago’da toplanıp devrimci/muhalif örgütlenmeleri yok etmek için birlikte hareket etme kararı alırlar. Bu ülkeler sadece birbirlerinin sınırlarındaki muhalifleri yakalamakla kalmayıp, dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış muhalifleri de yakalayıp yargısız infazlarla yok edeceklerdir.

Yaklaşık 50.000 ölü, 30.000 kayıp ve 400.000 tutuklu vardır. Kayıplar ağırlıklı olarak helikopter/uçaklardan atılan insanları kapsamakta, o günlerde gökyüzünden ölüler/ölümler yağmaktadır.

Demokrasi/insan hakları şampiyonu/öncüsü ABD, insanların en temel hakkı olan yaşam hakkını yok sayacak, Soğuk savaşta kirli bir hesaplaşma sonucu binlerce insan öldürülürken sorun teşkil etmeyecektir.

Sonuçta; Akbaba operasyonları 1975-1983 yılları arası yürütülecek, sonrasında dünyanın farklı coğrafyalarında da yeni  stratejiler devreye sokulacaktır.

Soğuk savaş sürecinde 1975-85 yılları arasında yeşil kuşak ülkelerinde de Latin/Güney Amerika benzeri bir süreç yaşanırken, Türkiye’de de 70’li yıllar siyasi/ekonomik açıdan istikrarsız yıllardır. Toplumsal açıdan olaylar/çatışmalar ile ölümler artarak iç savaş boyutuna ulaşılmış, muhtıra/darbe şeklinde demokratik yaşama yönelik askeri müdahaleler gerçekleştirilmiştir.

Peki tüm bu yaşananların/gelişmelerin ardından Diktatörlerin akıbetleri nasıl sonlanmış,

Ülkeler ise nasıl bir seyir izlemiş, nerelere savrulmuşlardır?

(*) Kaynakça: Prof. A. Kasım Han-Burak Küntay; “Condor Planı”, Tarih TV/ Nereden Nereye)

(18 Ocak 2026)

Remzi KOÇÖZ









1 Ocak 2026 Perşembe

YENİ YIL / 2026

 

YENİ YIL...

Yeni yılda,

Birey/aile/toplum/ülke/insanlık olarak;

-Hayaller /beklentiler/ umutlar çerçevesinde-

Yeni dileklerimiz muhakkak olacak.

Öncelik;

-Ümitsizliğin/kötümserliğin/karamsarlığın/karanlığın/

Adaletsizliğin/zulmün/sömürünün/

Ahlaksızlığın vede cehaletin pençesinde-

Hayat dışı kalmamak.

Sonrası;

Akıl sağlığımızı, irademizi, vicdanımızı

Ve İnsanlığımızı kaybetmeden,

Mücadele içerisinde,

Ayakta yarınlara kalabilmek,

En başat dileğimiz,

Yeni yılda da!

Saygı/sevgi/selamlarımla…

(Ankara / 01 Ocak 2026)

Remzi KOÇÖZ             

 



 

 

 

Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz