29 Nisan 2014 Salı

SPORUN SEKTÖRE DÖNÜŞÜMÜ: FUTBOL ENDÜSTRİSİ


 
(Futbol mu / Fanatizm mi?)
                                                                                                     
                                                                      
 “Topun, Konfüçyüs öncesi Çin’den Firavunlar dönemi Mısır’ına, Eski Yunan’dan Kolomb öncesi Amerika’ya dek bütün uygarlıklarda var olduğu düşünülürse, futbolun kökeninin tarihin bilinmeyen dönemlerine kadar uzandığı söylenebilir.” (1)
 Top oyunu, aşamalar sonrası modern futbol olarak kendi kurallarını yaratıp uluslararası nitelik kazanarak evrensel bir spora dönüşmüştür. Tribünler stadlara, stadlar da ev ve kahvehanedeki TV ekranlarına yansıyarak milyonları, milyarları izleyici olarak bir araya getirir.
Bir yandan spor endüstrisi olarak da nitelendirilebilen Futbol, sporun gösteri haline gelmesidir. Spor kulübü olgusu şehirle bütünleşince altyapı, tesisler, mahalli ligler, kıran kırana geçen müsabakalar; Kitleleri memnun etmek, daha ilgi çekebilmek amacıyla daha büyük stadlar (Brezilya-Rio de Janeira’daki 200 bin kişilik Maracana Stadı) yanında, yıldız futbolculara transfer piyasasında büyük paralar akıtılarak profesyonel bir anlayış piyasası yaratılır. Gösteri stadlarla sınırlı kalmaz, gazetelerin spor sayfalarına, televizyonların spor programlarına yansıyarak organizasyon, reklam ve yayın sözleşmeleri ile bütünleşerek sektör halini alır.
Yıllar önce İspanya’da Franko, Portekiz’de Salazar ülkelerini uyutmak için uzun yıllar 3 F (Futbol, Fiesta/Fado, Fatima) ile yönetmiştir. Günümüzde ise uyanık Avrupa gençliği bu 3 F’yi Free (özgür), Fair (Adil), Fearless (Korkusuz) şeklinde sloganlaştırarak farklılık oluşturmuşlardır. Kıtalar turnuvasını Dünya kupası en büyük futbol organizasyonu olarak tamamlamış; dört yılda bir yapılan Olimpiyatların yanı sıra, dört yılda bir organize edilen Dünya Kupaları da aynı ilgiye hatta daha fazlasına mazhar olmuştur. Avrupa’nın öncülüğünü İngilizler, Almanlar, İtalyanlar, Fransızlar, İspanyollar yaparken bunlara rakip olarak Güney Amerika ülkeleri çıkmış; Brezilya, Uruguay ve Arjantin ile şampiyonlukları paylaşmışlardır. Ardından Avrupa ve Dünya ligleri farklı ülkelerin oyuncu ve antrenörleri ile donanmış; futbol, kendi açısından ülkeler-kıtalararası sınırları ortadan kaldırmıştır. Futbol, spordan öte artık uluslararası yeni bir endüstri dalı olarak ortaya çıkarken onu basketbol, voleybol, tenis, boks ve başka sporlar izlemeye çalışsa da -gösteri açısından futbol kadar izleyici/ilgi görmeyerek- profesyonellikten daha çok amatör ruh taşıyacaklardır.
(Aslolan, toplumları ileriye götüren/götürecek asli unsurların başında Bilim ve Sanat yer almaktadır. Spor ise tanıtım, temsil ve görsellik açılarından önem arz eder.)
 
Ülkemizde de spor, Cumhuriyet öncesinde (1910-22) gönüllü kuruluşlar/cemiyetler tarafından yürütülmüş, Cumhuriyet sonrası Türkiye İdman Cemiyeti öne çıkmış, 1930’larda Atatürk’ün öncülüğünde sporun yurt çapında yaygılaşması için çalışmalar başlatılmış, yurtdışından uzmanlar çağırılırken, dışarıya elemanlar gönderilmiştir. 1932 yılında Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü bünyesinde Beden Eğitimi bölümü açılmış ve 1936 yılında kurulan Türk Spor Kurumu, 1938 yılında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne dönüşmüş; Beden Terbiyesi 11 spor dalını faaliyete geçirmiş ve tüm yurt sathında spor organizasyonları oluşturmuştur (2). Bu çalışmalar paralelinde KİT’ler öncülüğünde de spor teşvik edilmiş. Her kurum ve kuruluşa en az 3 dalda kulüp kurmak zorunluluğu getirilmiştir. Güreş, Binicilik, Cirit gibi geleneksel ata sporlarını sonraki yıllarda Halkevlerinin öncülüğünde diğer spor dalları takip etmiştir.
1960 sonrası Futbol diğer sporların arasından sıyrılarak kentlerle bütünleşmiş; İstanbul, Ankara, İzmir takımlarına 1970’li yıllar sonrası sanayileşen şehirlerin takımları olan Bursa, Eskişehir, Bolu, Kocaeli, Adana, Mersin, Kayseri, Diyarbakır, Balıkesir, Gaziantep, Denizli ve Karadeniz (Artvin ve Sinop dışında tüm sahil şeridi) takımları katılmıştır. Karadeniz fırtınası Trabzonspor 3 büyükler (BJK, FB, GS) efsanesini bozmuş, müzesine üst üste şampiyonluklar taşımış; tıpkı Avrupa’nın tılsımını bozan Güney Amerika efsanesi (Brezilya, Uruguay ve Arjantin) gibi Türkiye’de 4 büyükler olgusunu yaratmıştır. 2010 yılında 4 büyükler sarmalını bozan yeni bir takım çıkmış ve şampiyonluk bu kez Bursaspor ile Anadolu’ya taşınmıştır.
1980’li yıllar sonrası sanayide yaşanan Anadolu Kaplanları gelişimi futbola da ilgi gösterir. Sakarya, Antalya, Çanakkale, Aydın, Karabük, Konya, Kırıkkale, Kahramanmaraş, Yozgat, Malatya, Van, Erzurum, Elazığ, Siirt bu kervana katılır. Son olarak 2005 sezonunda Sivas, Manisa ve Erciyes vagona eklenir. Ardından İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye takımları ile Kasımpaşa, Hacettepe, Bucaspor, Akhisar Belediyespor gibi ilçe takımları süper lige renk katarlar. Bazıları istikrar sağlarken, bazıları da asansör takımı konumunda, bazıları da liglerden amatör kümeye düşer.  80’li yıllar sonrası futbol kulüpleri şirketleşirken, (3) 2000’lerde hisseleri borsada işlem görür (4). Bu da futbol endüstrisinin ekonomik boyutunu bizlere göstermektedir. Kulüp yöneticiliği için kongreler öncesi listeler çarpışacak, bu seçimler politik arenayı aratmayacaktır.  Spor kompleksleri, altyapı harcamaları, iç-dış transferler kulüp bütçelerini astronomik seviyelere ulaştırır. Bunun diğer bir ayağı da sponsorluk, menajerlik gibi yan sektörleri de kendiliğinden getirerek başlı başına bir piyasa, bir rant oluşturur. Toto, loto, bahisler diğer talih oyunlarını aratmaz.
 
Spor endüstrisinin gelişmesi dünya çapında spor gereçleri, aksesuarları, giysileri yanında menajerlik olgusunu da getirerek transfer piyasasının eksperlerini yaratır...
Futbol ve futbol yıldızları… Günümüzde gazete sayfalarını, TV ekranlarını, reklam panolarını bunlar, bunların yaşamları, yaptıkları süsler. Süslemekle kalmayıp gençliğe idol/örnek teşkil ederler. Günümüzde futbol yaşamsal bir sektör olunca gözde meslekler arasına futbolcular da dahil olur.
(1905’lerden günümüze 75’i aşkın Türk futbolcusu yurtdışına transfer olurken Vahap Özaltay ilk profesyonelimiz olarak 1932’de Fransa-Racing Paris’e transfer olmuş; 10’a yakın teknik adamımız yurtdışında futbol takımı çalıştırırken Fatih Terim en başarılı teknik direktör unvanını almıştır.)
 
Sporda Şiddet ve Kitle Psikolojisi:
Futbol kent oyunudur. Örgüt ve para işidir. Futbol fanatizminin psikozu ise, ‘tutku’dan başka bir şey değildir. Yevmiyesini ve harçlığını tuttuğu takımın maçını izleyebilmek için geceden stad önünde yatan, sabahlayan ya da sabahın erken saatlerinde kuyruğa girerek 90 dakika sürecek maratonu bir güne yayacaktır.
Öyle günler olur ki; bireysel-toplumsal tüm sorunlar, sıkıntılar unutulur. Her şey maç sonucuna, lig sonucuna kadar ertelenir. Neydi bu meşin yuvarlağın-topun tılsımı? Bir topun peşinde hakem de dahil 21 adam koşuyor, binlerce adamda tribünlerde izlemekten öte kavga ediyor. Adeta tutmuş olduğu takım ve renkleri ile özdeşleşiyor. Evini, arabasını, işyerini takımına ait resim, poster, slogan, flama vb. şeylerle donatıyor. Çocuklarına futbolcu isimleri koyuyor. “Zevk almak ve deşarj olmak” sözcükleri bu tutkuyu tam olarak anlatamaz. “Ölmeye ölmeye geldik” diye bağıran taraftarın psikozu “eksiklik duygularının giderme “ çabasıdır.
Kişinin- kişilerin kendini büyük görebilmesi için bir büyük iş yapması, ‘en büyük benim, en büyük biziz psikozu’ sonuç olarak en tehlikeli duygu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Futbol takımı taraftarlığında; ‘En büyük biz, karşı taraf düşman’ noktasına gelinerek, körü körüne bir bakış açısı oluşur. Oysa sporun özünde savaş değil; barış, sevgi, coşku vardır. Hayatın özünde olduğu gibi spor  “sevgi” gerektirir! Huzur ve mutluluklar, dostluklar; sevgiyle, dürüstlükle gelişir, karşılıklı saygıya dönüşür.
 
Günlerce konuşulan, tartışılan pozisyonlar bu işi önemsediğiniz anlamına gelmiyor mu? Ekranlar karşısında adeta kilitleniyor, hayatın diğer gerçeğinden soyutlanıyoruz. Bu açıdan spor-futbol başarılı oluyor. İnsanları bir sürede olsa rahatlatıyor ya da rahatlatmış gözükür.
Bir de işin ‘Ayak oyunu mu?’ yoksa ‘Ayakla oynanan oyun mu?’ şeklinde tanımlanması ikilemi; bir gerçeği de göz önüne sermektedir. Saha yerine masa başında sonucu etkileyecek kararlar, sporun üzerine gölge düşürmektedir. Böyle olunca da haklı haksız tartışmaları günlerce, haftalarca gündemden düşmez. Futbolun ayak oyunu olmayıp ayakla oynanan oyun olduğu konusunda yapılan tespit su götürmez. Her işte, her olayda olduğu gibi olumsuz unsurlar zaman zaman ön plana çıkmaya çalışsa da o şeyin aslını değiştiremez.
Tezahürat olgusu geliştirilmek yerine kolaycı olanı ‘Küfür’ seçilir. Toplum sıkıntılarını, kırgınlıklarını, ezilmişliklerini, horlanmışlıklarını, biriktirdiklerini müsabaka esnasında küfür ederek rahatlama yolunu seçer. Belki de günlük yaşantımızda da kızdığımızda çabukça sarılacağımız bir olgu, bir gerçek: Küfür... Bilimsel platformda aczin ifadesi, zayıflığın göstergesi olarak tanımlansa da içgüdülerimize hakim olmak zor. Deşarj olmak önemli ama deşarj oluşturacak sözcükleri seçmek de daha önemli olmasa gerek.
 
Şikeler, teşvik primleri futboldaki mücadeleyi, rekabeti kirli-karanlık atmosfere sürüklerken mafya denilen olgu rant olduğu için bu sektöre de el atar. Ardından da spor sporluktan çıkar…
Bazen futbol karşılaşmaları büyük bir rekabete yol açar. Kazanma tutkusu coşkudan öte şiddete dönüşür. Futbol tarihi kanlı sahnelere de tanıklık eder. 1964 yılındaki Peru ile Arjantin maçı sonrası 320 kişi hayatını kaybetmiş, 1970’li yıllar sonrası Avrupa’da öncelikle İngiltere ve Hollanda’da futboldaki bu şiddet örgütlü hal alarak ‘Holiganizm’ olarak kendini gösterir. İngiliz Holiganlar 1985 yılında Brüksel-Heysel stadında oynanan Avrupa şampiyon kulüpler kupa finalini kana boyar, 32 kişinin ölümüne yol açarlar. 1989 yılında bu kez Sheffield-Hillsborough stadında Liverpool ile N. Forest arasında oynanan müsabaka sonucu 95 kişi hayatını kaybeder. 1992 yılında bu kez Fransa-Fruani stadında oynanan Bastia ile Olimpic Marsilya sırasında izdiham sonucu çöken tribün 15 kişiye mezar olur.
Şiddet ülkemizde de stadyumlara yansımakta gecikmez. En trajik olanı 1967 yılındaki Kayseri şehir stadında Kayserispor ile Sivasspor müsabakası sonucu: 60 dakika, 1 gol, 40 ölü, 300 yaralı...
Sonraki yıllar şiddet olaylarına tanıklık edilse de bu tür bir trajedi yaşanmaz. Özellikle derbi maçları ya da komşu takımlar arasındaki futbol karşılaşmaları öncesi-sonrası yaralama ve münferitte olsa ölüm olayları yaşanır. (5) Türkiye’de maç başına şiddet olaylarının Avrupa ülkelerine oranla çok daha düşük bir düzeyde seyrettiği, hatta yüzde birin altında kaldığı izlenir. (6)
Özel güvenlikti, genel güvenlikti derken kulüp başkanları, yöneticiler, amigo ve taraftar dernekleri de elele verip sporda ‘şiddete hayır’ denir, Lütfen! denir… Ardından 2004 yılında “Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun” yürürlüğe girer ve 2011 yılında da yenilenir. (7) 2011 yılında yenilenen yasanın uygulamaya girmesinin 2,5 ay sonrasında da Türk futboluna “şike ve teşvik primi” çerçevesinde başlatılan operasyon ve şike soruşturması damgasını vurur. (8) 2011 Nisanında yürürlüğe giren bu yeni yasanın cezaları ağır bulunarak kamuoyunda “şike indirimi” olarak adlandırılan revize edilmiş hali 2011 Aralık ayında, -8 ay sonrasında Cumhurbaşkanı tarafından; "Düzenleme adalete güven duygusunun sarsılmasına sebep olur" gerekçesiyle veto edilerek meclise iade edilse bile aynı şekilde yasalaşarak- yürürlüğe girer. (9)
 
21.yüzyılda hem ulusal hem de uluslararası alanda insanların sosyal yaşamlarında spora daha çok zaman ayırdığı, günlük yaşamda sporun daha çok alanı kapsaması ile birlikte sporda ortaya çıkan sorunların daha çok arttığı, futbol kulüplerinin tüm Dünya'da yarattığı gelirin yıllık 24 milyar dolara ulaştığı ve ülkemizdeki futbol pastasının büyüklüğünün ise 820 milyon dolara yükseldiğine dair veriler hukuk/yargılama kararlarına geçer/yansır. (10)
 
Sporun sahada kalması, tribün ve stad dışına taşmaması için güzel gelişmeler yaşansa da rekabetin getirmiş olduğu gerilim fırsat bulundukça tetiklenmeye çalışılacaktır. Spor da olsa tedbir yine tedbirdir.
Medya, spor yazarları, spor adamları, sponsorlar, kulüp yöneticileri ve akil adamlar ne kadar sağduyulu olsa da bu sağduyu galip gelebilecek mi, spor amatör ruhuna yeniden dönebilecek midir? Yoksa günümüzde olduğu gibi Fanatizm’ tamamen öne çıkarak ‘Tutku’ yerine geçecek midir?
 
Dip Not / Kaynakça:
(1) Axis–2000 Büyük Ansiklopedi, Milliyet / Hachette yayınları, cilt-5, s.82
(2) Barbaros Talı, “Beden Terbiyesi”, 03. 01. 2009, Cumhuriyet Gazetesi, s.16
(3) Ülkemizde  ilk şirketleşen kulüpler olarak karşımıza Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray, Malatyaspor, Vanspor, Adanaspor, İstanbulspor, Çanakkalespor, Karşıyaka, Antalya ve Siirtspor çıkmaktadır. Ancak söz konusu kulüplerimizden sadece 4 büyük kulüp hisselerini borsaya açma başarısını gösterebilmiştir.” (Bkz.Tuğrul AKŞAR, “Futbol Kulüplerinin  Şirketleşmesi ve Halka Arz”, 5.5.2006,http://www.fesam.org/sur makale.php?kod=2&url= uzman / ta031.htm)
(4) “İMKB’de borsanın devleri arasında Fenerbahçe Sportif 25'inci, Trabzonspor 82’nci, Galatasaray 97'nci, Beşiktaş ise 155'inci borsa şirketi oldu.” (Bkz. “Kulüp Hisseleri Fırladı”, 05.07.2008, http://www.turkei.net/news_detail.php?id=41582)
(5) 2003 yılında İzmir Alsancak stadında (Göztepe-Karşıyaka maçı) bir taraftarın; bir yıl sonrası 2004 yılında İstanbul İnönü Stadında (Beşiktaş-Çaykur Rizespor maçı) bir taraftarın stad içersinde-tribünde bıçaklanarak öldürülmesi spor adına vahim olaylardır.
(6) Artun Ünsal, ”Tribün Cemaatinin Öfkesi”, 2005, İstanbul, İletişim yayınları, s.92-93
(7) 28/4/2004 tarihli ve 5149 sayılı “Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun” yenilenerek yerine 31/3/2011 tarihli 6222 sayılı “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun” yürürlüğe girmiştir.
(8) Türk futbolunun ve de sporunun armadası konumundaki Fenerbahçe başta olmak üzere birçok kulüp zan altındadır. 3 Temmuz 2011 tarihinde başlatılan şike soruşturması kapsamında: yöneticiler, teknik adamlar, sporcular tutuklanmış; futbol artık “organize suç örgütü” kapsamında mahkemeliktir. Türk futbolu, içeride-dışarıda itibar kaybederken kulüpler de ekonomik açıdan kayıplar yaşar. Futbol ve şike konusu diğer güncel olay ve konuların önüne geçmiş; haber ve siyaset yorumcuları da TV’lerde futbol ve şikeyi tartışır olmuşlardır. 2011-2012 sezonuna -gecikmeli de olsa- şikenin gölgesinde girilmiştir.
(9) 93 sanığın yargılandığı şike davasında, 45 sanık hakkında beraat kararı verilirken aralarında Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım'ın da olduğu 48 sanık hakkında ''çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, örgüte üye olmak, şike, teşvik, tehdit ve rüşvet vermek-almak'' gibi suçlardan hapis cezası öngörülür (2 Temmuz 2012).
(10) “Sporun profesyonel olarak icra edilmesine başlanmasıyla birlikte, spor sadece zevk için yapılan bir faaliyet olmaktan çıkıp meslek olarak değerlendirilen ve kazanç elde etme amacı güdülen bir uğraş haline de dönüşmüştür. Alan hâkimiyeti bakımından dünyada olduğu gibi Türkiye'de de büyük bir yaygınlık kazanan futbolda söz sahibi olma yarışı özellikle çıkar amaçlı suç örgütleri açısından dikkate değer bir boyut kazanmıştır. Nitekim soruşturma ve kovuşturma aşamasında elde edilen deliller ve yine soruşturma ve kovuşturmaya tabi olmamakla birlikte bağlantı sebebiyle bir şekilde dosyaya intikal eden bilgi ve belgelerden çıkar amaçlı suç örgütü yönetici ve üyelerinin bu sahaya da el atmaya çalıştıklarını gözlemlenmiştir." (İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesinin şike davasına ilişkin 10.08.2012 tarihli 682 sayfalık gerekçeli kararından - http://spor.milliyet.com.tr/sike-davasinin-gerekceli-karari-aciklandi/spor/spordetay/10.08.2012/1579102/default.htm).

 
 
 


 

Hiç yorum yok:

Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, her tür fikri mülkiyet hakkı , tarafıma aittir.
Kaynak götermeden kullanılamaz